Nâziât Suresi 20. Ayette “Sonra Ona En Büyük Mucizeyi Gösterdi” Buyrulması Ne Anlama Gelir Ve Hz. Mûsâ’nın Firavun’a Gösterdiği Büyük Mucize Neydi
“Nâziât Suresi’nin yirminci ayetinde Hz. Mûsâ’nın çağrısı yalnızca sözle bırakılmaz; Firavun’un karşısına ilâhî görevin doğruluğunu destekleyen açık bir işaret çıkarılır. Fakat ayetin düşündürdüğü asıl mesele mucizenin büyüklüğünden daha derindir: İnsan görmek istemediğinde, gözünün önündeki olağanüstü işaret bile kibrin duvarını aşamayabilir.”
Ersan Karavelioğlu
Nâziât Suresi 20. Ayet Ne Söyler
Nâziât Suresi’nin 20. ayetinde:
“Fe erâhu’l-âyete’l-kübrâ.”
buyrulur.
Bu ifade genel olarak:
“Sonra ona en büyük mucizeyi gösterdi.”
şeklinde anlamlandırılır.
Burada Hz. Mûsâ’nın Firavun’a yalnızca sözlü bir çağrı yapmadığı, aynı zamanda peygamberlik görevinin doğruluğunu destekleyen çok açık bir ilâhî işaret gösterdiği anlatılır.
“Âyet” Kelimesi Burada Ne Anlama Gelir
Kur’an’daki “âyet” kelimesi yalnızca Kur’an ayeti anlamına gelmez.
Kelime:
işaret, delil, mucize ve Allah’ın kudretini gösteren olağanüstü belirti
anlamlarında da kullanılabilir.
Nâziât 20’deki “âyet” bu anlamdadır.
Yani Firavun’a:
Hz. Mûsâ’nın sıradan bir siyasi rakip olmadığını gösteren olağanüstü bir delil
sunulmuştur.
“El-Âyetü’l-Kübrâ” Ne Demektir
İfade:
“en büyük işaret”
veya:
“çok büyük mucize”
anlamına gelir.
“Kübrâ” kelimesi büyüklüğü vurgular.
Bu nedenle ayetin kastettiği şey sıradan bir olağanüstülük değil, Firavun’un dikkatini güçlü biçimde çekecek ve Hz. Mûsâ’nın iddiasını destekleyecek çok açık bir mucizedir.
Hz. Mûsâ’nın Gösterdiği Büyük Mucize Neydi
Klasik tefsirlerde en güçlü açıklamalardan biri:
Hz. Mûsâ’nın asasının büyük bir yılana dönüşmesi
mucizesidir.
Kur’an’ın başka surelerinde Hz. Mûsâ’nın asasını yere bıraktığında onun açıkça hareket eden büyük bir yılana dönüştüğü anlatılır.
Bu nedenle Nâziât 20’deki:
“en büyük mucize”
ifadesi çoğunlukla bu olayla ilişkilendirilmiştir.
Hz. Mûsâ’nın Parlayan Eli De Bir Mucize Değil Miydi
Evet.
Kur’an’ın başka bölümlerinde Hz. Mûsâ’nın elini koynundan çıkardığında onun bembeyaz ve parlak biçimde görünmesi de mucize olarak anlatılır.
Bu nedenle bazı yorumlarda:
asa mucizesi ve beyaz el mucizesinin birlikte
kastedilmiş olabileceği düşünülmüştür.
Ancak “en büyük mucize” ifadesinin özellikle asanın yılana dönüşmesiyle açıklanması oldukça yaygındır.
Asa Nasıl Yılana Dönüşmüştür
Kur’an bu olayın fiziksel mekanizmasını açıklamaz.
Dolayısıyla:
hangi biyolojik süreç yaşandı,
maddenin dönüşümü nasıl gerçekleşti,
asa gerçekten hangi yapıya dönüştü
gibi bilimsel ayrıntılar verilmez.
Kur’an olayı mucize olarak sunar.
Yani olağan tabiat düzeninin içinde açıklanması beklenen sıradan bir olay değil, Allah’ın Hz. Mûsâ’ya verdiği olağanüstü bir işaret olarak anlatılır.
Mucizeye Neden İhtiyaç Vardı
Firavun’un karşısına bir insan çıkmış ve ona:
“Ben Allah tarafından gönderildim.”
anlamına gelen bir iddiada bulunmuştur.
Böylesine büyük bir iddianın doğruluğunu destekleyecek bir işaret göstermesi önemlidir.
Mucize bu bağlamda:
peygamberin iddiasını destekleyen olağanüstü delil
işlevi görür.
Firavun Mucizeyi Gerçekten Görmüş Müdür
Kur’an anlatısına göre Hz. Mûsâ ona bu büyük işareti göstermiştir.
Dolayısıyla Firavun’un itirazı artık yalnızca:
“Bana hiçbir delil gelmedi.”
şeklinde açıklanamaz.
Bir işaret görür.
Fakat sonraki ayette göreceğimiz üzere:
yine de yalanlar ve karşı çıkar.
Bu nokta kıssanın en önemli psikolojik boyutlarından biridir.
İnsan Açık Bir Delili Görüp Neden Yine De Reddedebilir
Çünkü insanın kararlarını yalnızca bilgi belirlemez.
Bazen:
kibir, çıkar, korku, iktidar kaygısı ve mevcut konumunu kaybetme endişesi
de güçlü biçimde etkili olabilir.
Firavun Hz. Mûsâ’yı kabul ederse yalnızca yeni bir fikir kabul etmeyecektir.
Kendi:
üstünlük iddiasını ve iktidar anlayışını
da sorgulaması gerekecektir.
Bu nedenle hakikatin bedeli onun açısından son derece büyüktür.
Mucize İnsanı İnanmaya Mecbur Bırakır Mı
Kur’an anlatılarında mucize görmek her zaman imanla sonuçlanmaz.
Bu çok önemli bir noktadır.
İnsan olağanüstü bir olay gördüğünde bile onu:
sihir,
aldatmaca,
tehdit
veya başka bir biçimde yorumlamaya çalışabilir.
Dolayısıyla mucize:
delil sunar,
fakat insanın iradesini ortadan kaldırmaz.
Firavun kıssası bunun en güçlü örneklerinden biridir.

Firavun Neden Hz. Mûsâ’yı Sihirbaz Olarak Görmüş Olabilir
Eski toplumlarda sihir ve büyü kavramları olağanüstü olayları açıklamak için önemli bir yere sahipti.
Firavun da Hz. Mûsâ’nın gösterdiği mucizeyi ilâhî bir işaret olarak kabul etmek yerine onu:
sihirle ilişkilendirerek etkisizleştirmeye
çalışmıştır.
Bu psikolojik olarak anlaşılabilir bir savunmadır:
Eğer olayı başka bir kategoriye yerleştirirse Hz. Mûsâ’nın mesajını kabul etmek zorunda kalmaz.

Mucize İle Sihir Arasındaki Temel Fark Nedir
Dinî anlayışta mucize:
peygamberin kendi kişisel yeteneğiyle yaptığı bir gösteri değildir.
Allah’ın izni ve kudretiyle gerçekleşen olağanüstü bir işarettir.
Sihir ise insanın yaptığı bir eylem olarak düşünülür.
Bu nedenle Hz. Mûsâ’nın asasının dönüşmesi kıssada:
Mûsâ’nın kişisel gücünün değil, onu gönderen Allah’ın kudretinin göstergesi
olarak sunulur.

Neden En Büyük Mucize Firavun’un Kibrini Kırmaya Yetmemiştir
Çünkü insanın problemi her zaman delil eksikliği olmayabilir.
Bazen problem:
delilin sonucunu kabul etmek istememektir.
Firavun işareti kabul ederse şu gerçeği de kabul etmesi gerekir:
“Ben mutlak otorite değilim.”
İşte bu düşünce onun bütün dünya görüşünü sarsar.
Dolayısıyla asıl engel gözde değil:
kibirli benlikte
olabilir.

Ayet Akıl İle İman Arasında Nasıl Bir İlişki Kurar
Mucize bir işarettir.
İşaret insanı:
düşünmeye ve sonuç çıkarmaya
çağırır.
Fakat düşünme sürecine insanın karakteri de katılır.
Bu nedenle Kur’an açısından hakikate ulaşmak sadece:
“yeterince şey görmek”
meselesi değildir.
Aynı zamanda:
gördüğünün gerektirdiği sonucu dürüstçe kabul etmeye hazır olmak
meselesidir.

Firavun Mucizeyi Kabul Etseydi Ne Olacaktı
Ayetlerin ortaya koyduğu davete göre Firavun’dan beklenen:
arınması, Rabbini tanıması ve haşyet duymasıydı.
Yani mucizenin amacı Firavun’u şaşırtmak değildir.
Amaç:
dönüşüm
oluşturmaktır.
Gerçek mucize karşısında asıl mesele:
“Ne kadar olağanüstü!”
demek değil,
“Bu işaret benim hayatımda neyi değiştirmeli?”
sorusuna ulaşmaktır.

Ayetin Felsefi Mesajı Nedir
Ayet çok önemli bir bilgi problemi ortaya çıkarır:
İnsan bir gerçeği reddettiğinde bunun nedeni gerçekten delilin yetersizliği midir, yoksa bazen o gerçeğin sonuçlarını istememesi midir?
Bu soru yalnızca din alanında değildir.
İnsan bazen:
kendi hatasını,
bir ilişkinin gerçeğini,
bir davranışının zararını
gösteren açık işaretleri bile reddedebilir.
Çünkü kabul etmek değişmek zorunda kalmak anlamına gelir.

Mucizenin Büyüklüğü İle İnsanın Kibri Arasında Nasıl Bir Karşıtlık Vardır
Firavun kendisini büyük görmektedir.
Karşısına ise:
“âyetü’l-kübrâ”
yani büyük mucize çıkar.
Burada dikkat çekici bir karşıtlık vardır:
Firavun’un:
sahte büyüklüğü
ile Allah’ın:
gerçek kudretinin işareti
karşı karşıyadır.
Firavun büyüklüğünü iktidarından alır.
Mucize ise onun iktidarının ötesinde bir kudrete işaret eder.

18, 19 Ve 20. Ayetler Birlikte Ne Söylüyor
Bu üç ayette çok güzel bir sıra vardır:
Önce:
“Arınmak ister misin?”
Sonra:
“Seni Rabbine yönelteyim de haşyet duyasın.”
Ardından:
“Ona en büyük mucizeyi gösterdi.”
Yani Firavun’a:
davet, bilgi ve delil
birlikte sunulur.
Bu önemlidir.
Çünkü onun daha sonra vereceği karar, hiçbir şey görmeden verilmiş bir karar değildir.

Sonuç: Hz. Mûsâ’nın Gösterdiği En Büyük Mucize Neydi Ve Bunun Asıl Mesajı Nedir
Nâziât Suresi 20. ayette:
“Fe erâhu’l-âyete’l-kübrâ.”
buyrulur:
“Sonra ona en büyük mucizeyi gösterdi.”
Klasik yorumlarda bunun özellikle:
Hz. Mûsâ’nın asasının Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşmesi
olduğu açıklanmıştır.
Parlayan el mucizesinin de bu büyük deliller bütünü içinde değerlendirilmesi mümkündür.
Fakat ayetin asıl çarpıcı yönü, mucizenin ne olduğundan sonra başlar.
Çünkü Firavun:
görür.
Fakat görmek tek başına onu değiştirmez.
Bu durum insan hakkında son derece derin bir gerçeğe işaret eder:
Hakikatin önünde duran en büyük engel her zaman bilgisizlik olmayabilir; bazen kibirdir.
Bir insanın karşısına ne kadar büyük işaret çıkarsa çıksın, eğer kabul etmek onun:
iktidarını,
egosunu,
çıkarlarını
ve kendisi hakkında oluşturduğu hikâyeyi yıkacaksa, insan yine de direnebilir.
Bu yüzden belki Nâziât 20’nin en büyük sorusu:
“Mucize nedir?”
sorusundan bile daha derindir:
“İnsan gerçeği gördüğünde, gerçeğin kendisini değiştirmesine izin verebilir mi?”
“Firavun’un karşısına büyük bir mucize çıkar; fakat onun asıl sınavı gözleriyle gördüğü şey değil, gördüğü gerçeğin karşısında egosundan vazgeçip vazgeçemeyeceğidir. Bazen insanın hakikate ulaşması için daha fazla delile değil, gördüğü delili kabul edecek kadar tevazuya ihtiyacı vardır.”
Ersan Karavelioğlu