Nahl Suresi 35. Ayette “Allah Dileseydi Ne Biz Ne de Atalarımız O’ndan Başkasına Kulluk Ederdik” Sözü Ne Anlama Gelir
⠀“Nahl Suresi 34. ayette insanın yaptığı kötülüklerin sonuçsuz kalmayacağı ve alaya aldığı hakikatle sonunda yüzleşeceği anlatılmıştı. 35. ayette ise başka bir kaçış yolu eleştirilir: ‘Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına kulluk ederdik ve O’nun dışında hiçbir şeyi haram saymazdık.’ Burada kader, sorumluluğu ortadan kaldıran bir mazerete dönüştürülmektedir. Oysa Allah’ın bir şeye izin vermesi, o şeyden razı olduğu anlamına gelmez; insanın seçim yapabilmesi de sorumluluğun temelidir. Ayetin sonunda peygamberlerin görevinin açıkça tebliğ etmek olduğu bildirilerek çok önemli bir sınır daha konur: Hakikat anlatılır; fakat iman zorla üretilmez.”
Ersan Karavelioğlu
Nahl Suresi 35. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası şöyledir:وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ نَّحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ ۚ كَذَٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
Okunuşu:
“Ve kâlellezîne eşrakû lev şâallâhu mâ abednâ min dûnihî min şey’in nahnu ve lâ âbâunâ ve lâ harramnâ min dûnihî min şey’. Kezâlike feale’l-lezîne min kablihim. Fe hel ale’r-rusuli ille’l-belâğu’l-mubîn.”
Genel anlamı:
“Şirk koşanlar, ‘Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmezdik ve O’nun dışında hiçbir şeyi haram saymazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen, açıkça tebliğ etmekten başka nedir?”
Ayet iki önemli konuyu bir araya getirir: Kaderi sorumluluktan kaçış bahanesine çevirmek ve din adına Allah’ın haram kılmadığı şeyleri haramlaştırmak. Son cümlede ise peygamberlerin görevinin zorla iman ettirmek değil, hakikati açıkça ulaştırmak olduğu bildirilir.
“Allah Dileseydi Biz Böyle Yapmazdık” Sözü Neden Eleştiriliyor
Çünkü burada söylenen şey teorik bir kader tartışması değil, yapılan tercihin sorumluluğunu Allah’a yükleme girişimidir.İnsan yanlış yapıyor, sonra:
“Allah istemeseydi yapamazdım; demek ki böyle olmam gerekiyordu.”
diyor.
Bu mantık kabul edilirse ahlaki sorumluluk büyük ölçüde anlamsızlaşır. Çünkü hırsız da, zalim de, yalancı da aynı şeyi söyleyebilir.
Bir kişi:
“Ben onu dolandırdım ama Allah dilemeseydi yapamazdım.”
dese, yaptığı haksızlık ortadan kalkmaz.
Ayetin eleştirdiği tam olarak budur: İlâhî kudreti, insanın kendi tercihinin bahanesi hâline getirmek.
Allah’ın Dilemesi ile Allah’ın Razı Olması Aynı Şey midir
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Bir şeyin dünyada gerçekleşmesine Allah’ın izin vermesi veya onu yaratılmış düzen içinde mümkün kılması, Allah’ın o davranıştan ahlaken razı olduğu anlamına gelmez.
Dünyada:
Yalan vardır.
zulüm vardır.
hırsızlık vardır.
cinayet vardır.
Bunların gerçekleşebilmesi, Allah’ın bunları sevdiği anlamına gelmez.
İnsanlara belli bir seçim alanı verilmiştir. Bu alan içinde insan iyi veya kötü tercih yapabilir.
İzin verilmiş olmak, onaylanmış olmak değildir.
Allah Her Şeyi Biliyorsa İnsan Nasıl Özgür Olabilir
Allah’ın bir şeyi bilmesi ile insanı o şeyi yapmaya zorlaması aynı şey değildir.Bilgi:
Zorlama değildir.
Bir öğretmen öğrencisinin aylarca çalışmadığını görüyor ve:
“Bu öğrenci büyük ihtimalle sınavdan kalacak.”
diyor.
Öğrenci gerçekten kalınca öğretmenin bilgisi öğrenciyi zorlamış olmaz.
Allah’ın bilgisi elbette insan bilgisinden sonsuz derecede farklı ve kuşatıcıdır; ancak temel ayrım yine korunur:
Allah’ın bilmesi, insanın seçimini zorla meydana getirmesi anlamına gelmez.
İnsan kendi iradesiyle tercih eder; Allah ise tercih edileni ezelden bilir.
“Kaderimde Vardı” Demek Her Durumda Geçerli Bir Açıklama mıdır
Bir olayın Allah’ın bilgisi ve kaderi dışında olmadığına inanmak başka, kişinin kendi hatasını kaderle aklaması başkadır.Örneğin bir kişi emniyet kemeri takmadı ve kaza yaptı. Sonra:
“Kader.”
dedi.
Kaza elbette Allah’ın bilgisi dışına çıkmış değildir. Ama emniyet kemerini takmama tercihi yine onun sorumluluğudur.
Bir müteahhit malzemeden çaldı, bina çöktü ve:
“Takdir-i ilahî.”
dedi.
Bu da insan ihmalini ortadan kaldırmaz.
Kader, sorumluluğu yok etmek için kullanılan bir kaçış kapısı değildir.
Tevekkül ile Kadercilik Arasında Ne Fark Vardır
Tevekkül, insanın yapabileceği tedbiri aldıktan sonra sonucu Allah’a bırakmasıdır. Kadercilik ise bazen insanın yapması gerekeni yapmadan:“Nasıl olsa ne olacaksa olur.”
demesine dönüşür.
Bir hasta dua eder ve doktora gider.
Bir çiftçi Allah’a güvenir ve tarlasını eker.
Bir öğrenci dua eder ve ders çalışır.
Bir iş insanı tevekkül eder ve hesap yapar.
Bunlar çelişki değildir.
Tevekkül, sebepleri terk etmek değil; sebepleri kullanırken onları mutlaklaştırmamaktır.
Ayette Ataların Anılması Neden Önemlidir
Müşriklerin sözünde:“Biz ve atalarımız...”
ifadesi vardır.
Bu, geleneğin savunma aracı hâline getirildiğini gösterir. İnsan:
“Biz hep böyle yaptık.”
diyebilir.
Ama bir şeyin uzun zamandır yapılması onun otomatik olarak doğru olduğunu kanıtlamaz.
Atalardan:
Güzel ahlak.
bilgelik.
kültür.
gelenek.
miras alınabilir.
Fakat ataların her yaptığı vahiy değildir.
Gelenek değerli olabilir; ama hata ihtimalinden bağımsız değildir.
Ataları Takip Etmek Yanlış mıdır
Hayır, tek başına yanlış değildir.İnsan birçok şeyi ailesinden ve toplumundan öğrenir. Dilini, kültürünü, birçok ahlaki alışkanlığını nesillerden devralır.
Sorun, geleneği sorgulanamaz mutlak ölçü hâline getirmektir.
Bir uygulama:
Adilse.
faydalıysa.
vahye aykırı değilse.
devam ettirilebilir.
Ama:
“Atalarımız yaptı, o hâlde Allah da bunu kesin emretmiştir.”
denemez.
Ataların uygulaması ile Allah’ın hükmü aynı kategori değildir.
“Allah’tan Başkasına Kulluk Etmezdik” İfadesi Ne Anlama Gelir
Buradaki konu, Allah dışında ilahî konum verilen varlıklara ibadet edilmesidir. Müşrikler kendi şirklerini:“Allah dilemiş olsaydı bunu yapamazdık.”
diyerek savunmaya çalışırlar.
Bu savunma, fiilin gerçekleşmiş olmasından Allah’ın onu onayladığı sonucunu çıkarır.
Oysa Kur’an tam tersine onları tevhid çağrısıyla uyarmaktadır.
Bu bize genel bir ilke öğretir:
Bir davranışın dünyada yaygın veya mümkün olması, Allah’ın o davranışı sevdiğinin delili değildir.
“Allah’ın Dışında Bir Şeyi Haram Kılmak” Ne Demektir
Ayette ikinci iddia şudur:“Allah’tan bağımsız biçimde hiçbir şeyi haram saymazdık.”
Cahiliye toplumunda bazı hayvanlar, ürünler veya uygulamalar hakkında din adına keyfî yasaklar konulduğu bilinmektedir. İnsanlar kendi geleneklerini kutsallaştırıp:
“Allah bunu yasakladı.”
diyebiliyorlardı.
Ayet bu tavrı da eleştirir.
Çünkü haram koymak ciddi bir dinî iddiadır.
Bir şey hoşumuza gitmiyor diye:
“Haram.”
diyemeyiz.
Bir kültürel alışkanlığı:
“Allah’ın kesin emri.”
diye sunamayız.
Din adına hüküm verirken delil gerekir.

Her Hoşlanmadığımız Şeye “Haram” Demek Doğru mudur
Hayır.Bir şey:
Bize göre gereksiz.
zevksiz.
sağlıksız.
israf.
uygunsuz.
olabilir.
Ama bunların her biri otomatik olarak fıkhî anlamda haram değildir.
Örneğin bir insan belirli bir yiyeceği sağlıksız bulabilir. Bu:
“Allah bunu haram kıldı.”
demek değildir.
Bir kıyafeti beğenmeyebilir.
Bir müzik türünü sevmeyebilir.
Bir yaşam tarzını kendisi için uygun görmeyebilir.
Bunları Allah adına kesin yasak ilan etmek için ayrıca delil gerekir.
Kişisel tercih ile ilahî hüküm birbirine karıştırılmamalıdır.

Fıkıh Âlimlerinin Haram Hükmü Vermesi Allah Adına Hüküm Uydurmak mıdır
Hayır, bu kadar basit değildir.Fıkıh, Kur’an, sünnet ve usul ilkelerinden hareketle hüküm çıkarma disiplinidir. Âlimler delilleri değerlendirerek:
Haram.
mekruh.
mubah.
farz.
gibi hükümler verirler.
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:
Fıkıh içtihadı, vahyin kendisi değildir.
Bir konuda âlimler farklı görüşlere ulaşabilir. Bu durumda kendi mezhep veya içtihat görüşünü:
“Allah kesin böyle dedi ve başka ihtimal yok.”
diye sunmak doğru olmayabilir.
İnsan yorumunun yanılabilirliği korunmalıdır.

Din Adına Gereksiz Yasaklar Üretmek Ne Gibi Sorunlara Yol Açar
İlk olarak Allah’ın koymadığı bir yük insanlara yüklenebilir. İkinci olarak din gereğinden daha dar ve zor gösterilebilir. Üçüncü olarak insanlar kültürel tercihlerle ilahî hükmü ayıramaz hâle gelebilir.Örneğin bir toplumda:
“Bizim ailede kadınlar bunu yapmaz; demek dinen de haram.”
denebilir.
Başka yerde:
“Bizim köyde böyle giyilmez; Allah da bunu yasaklamıştır.”
denebilir.
Bu tür geçişlerde dikkat gerekir.
Kültür değerlidir, fakat kültür vahiy değildir.
Din adına konuşurken:
“Benim tercihim.”
ile:
“Allah’ın hükmü.”
arasındaki sınırı korumak büyük bir sorumluluktur.

“Allah Dileseydi Böyle Yapmazdım” Sözü Günümüzde Nasıl Karşımıza Çıkabilir
Modern biçimleri çok tanıdıktır.Bir kişi:
“Ben böyle yaratılmışım, değişemem.”
diyebilir.
Bir başkası:
“Kaderimde bu varmış.”
diyerek sürekli aynı yanlışa dönebilir.
Başka biri:
“Allah istemeseydi bu kadar para kazanmazdım.”
diyerek haksız kazancını meşrulaştırabilir.
Oysa başarı, güç veya bir işin gerçekleşmiş olması onun ahlaken doğru olduğunu kanıtlamaz.
Bir dolandırıcı da para kazanabilir.
Bir zalim de güç sahibi olabilir.
Gerçekleşmiş olmak, meşru olmak değildir.

Başarı Allah’ın Onayının Kanıtı mıdır
Hayır.Bu çok önemli bir ilkedir.
Bir insan çok zengin olmuş olabilir.
Bu:
“Allah yaptığı her şeyden razı.”
anlamına gelmez.
Bir şirket büyümüş olabilir.
Ama haksız yöntemler kullanmış olabilir.
Bir siyasi lider güçlü olabilir.
Bu da onun bütün kararlarının Allah tarafından onaylandığını göstermez.
Dünyevî başarı:
İmkân.
imtihan.
sebep-sonuç.
içinde ortaya çıkabilir.
Servet, güç ve başarı ilahî ahlak sertifikası değildir.

Peygamberlerin Görevinin “Açık Tebliğ” Olması Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda çok önemli bir soru vardır:“Peygamberlere düşen açıkça tebliğ etmekten başka nedir?”
Bu, peygamberin görevinin:
Hakikati bildirmek.
açıklamak.
uyarmak.
müjdelemek.
olduğunu gösterir.
Peygamber insanın kalbini zorla değiştirmez.
Birini fiziksel baskıyla iman ettirmek, gerçek iman üretmez.
İman kalbin ve iradenin yönelişidir; zorlamayla ortaya çıkan söz aynı şey değildir.

Bu Ayet Din Özgürlüğü Açısından Ne Söyler
Ayetin doğrudan konusu modern anayasal din özgürlüğü teorisi değildir; fakat tebliğ ile zorlamanın farklı şeyler olduğu açık biçimde görülür.Peygamber:
Anlatır.
delil sunar.
uyarır.
Fakat insanların her birini zorla mümin yapma görevi verilmemiştir.
Bu, İslam’ın başka ayetlerindeki:
“Dinde zorlama yoktur.”
ilkesiyle de uyumludur.
İnsan dinî fikrini anlatabilir; fakat karşısındakinin iradesini ortadan kaldıracak baskıyı iman üretme yöntemi olarak kullanamaz.

Nahl Suresi 34 ve 35. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Nahl 34’te insanların yaptıkları kötülüklerin sonuçlarıyla yüzleştikleri anlatılmıştı. Nahl 35’te ise onların sorumluluktan kaçmak için:“Allah dileseydi böyle yapmazdık.”
dedikleri görülür.
Yani önce:
Sonuç.
Sonra:
Mazeret.
vardır.
Kur’an ise bu mazereti kabul etmez. Çünkü peygamberler açıkça tebliğ etmiş, insanlara tercih alanı bırakılmıştır.
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 36. ayette, Allah’ın her ümmete bir elçi gönderdiği ve temel çağrının “Allah’a kulluk edin, tâğuttan kaçının” olduğu bildirilecektir. Bu ayeti ele alırken özellikle her topluma peygamber gönderilmesi, ‘tâğut’ kelimesinin anlamı, her siyasi rakibi veya sevmediğimiz kişiyi kolayca ‘tâğut’ ilan etmemek, Allah’a kulluğun insan otoritelerini mutlaklaştırmamayı gerektirmesi, hidayet ve sapma meselesinin kadercilik şeklinde okunmaması ve yeryüzünde geçmiş toplumların sonuçlarından ibret alma çağrısı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Nahl Suresi 35. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Nahl Suresi 35. ayet insanın sorumluluktan kaçarken kullandığı en eski mazeretlerden birini ortaya çıkarır:“Allah istemeseydi ben bunu yapmazdım.”
İlk bakışta bu söz çok dindarca gelebilir.
Çünkü Allah’ın kudretini kabul ediyor gibi görünür.
Ama bağlamda aslında başka bir iş yapmaktadır:
Kendi tercihini Allah’a yüklemektedir.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Bir insan yalan söyledi.
Sonra:
“Kaderimde varmış.”
dedi.
Yalanın sorumluluğu yok mu oldu?
Hayır.
Bir insan arkadaşına ihanet etti.
“Demek böyle olması gerekiyormuş.”
dedi.
Bu söz ihaneti doğru yapar mı?
Hayır.
Bir patron çalışanının hakkını yedi.
İşi de büyüdü.
Sonra:
“Allah istemeseydi bu kadar başarılı olmazdım.”
dedi.
Bu başarı, çalışanın hakkını yediği gerçeğini silmez.
İnsan bazen başarıyı Allah’ın onayı sanır.
Oysa Allah insana:
İmkân verebilir.
Süre verebilir.
Seçim alanı bırakabilir.
Bunların hiçbiri:
“Yaptığın her şeyi onaylıyorum.”
anlamına gelmez.
Nahl 35 bu nedenle insanın dindar görünen mazeretlerini de sorgular.
Dinî kelimeler kullanmak bir davranışı otomatik olarak dinî yapmaz.
Bir kişi:
“Kader.”
diyor.
Peki gerçekten teslimiyet mi gösteriyor, yoksa sorumluluktan mı kaçıyor?
Bir başkası:
“Allah böyle istedi.”
diyor.
Peki bunu nereden biliyor?
Belki olan şeyi, Allah’ın ahlaki onayıyla karıştırıyor.
Bu ayrım yapılmazsa çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabilir.
Bir zalim:
“Allah bana güç verdi, demek beni destekliyor.”
diyebilir.
Bir zengin:
“Allah beni zengin yaptı, demek fakirden üstünüm.”
diyebilir.
Bir lider:
“Ben burada olduğuma göre Allah beni seçti.”
diyebilir.
Bunların hiçbiri zorunlu sonuç değildir.
Dünyevî konum, ilahî ahlaki onayın kesin göstergesi değildir.
Bu, ayetin en önemli modern derslerinden biridir.
Nahl 35’in başka büyük mesajı insanın değişebilme sorumluluğudur.
İnsan bazen karakter özelliklerini kader gibi sunar:
“Ben sinirliyim, yapacak bir şey yok.”
“Ben kıskancım, karakterim bu.”
“Ben böyleyim.”
Elbette mizacın biyolojik ve psikolojik yönleri vardır. İnsanların kişilikleri farklıdır.
Ama bu, zarar veren davranışların hiç değişemeyeceği anlamına gelmez.
Öfkeli olmak bir duygu olabilir.
Hakaret etmek ise davranıştır.
Kıskançlık hissi gelebilir.
Ama başkasına zarar vermek yine seçim alanıdır.
İnsan her duygusunu seçmez; fakat duygusuna nasıl karşılık vereceği konusunda belli ölçüde sorumluluk taşıyabilir.
Bu ayrım çok değerlidir.
Nahl 35’in kader eleştirisi insanı:
“Her şeyi kontrol edebilirsin.”
gibi gerçek dışı bir iddiaya da götürmemelidir.
İnsan bazı şeyleri seçmez.
Nerede doğduğunu seçmez.
Ailesini seçmez.
Genetik özelliklerini seçmez.
Çocuklukta yaşadığı birçok şeyi seçmez.
Hastalığı her zaman seçmez.
Ama bu şartların içinde bazı tercihler yapar.
İslamî sorumluluk da imkân ve kapasiteyle bağlantılıdır.
Bu yüzden kader ile sorumluluk arasındaki denge son derece önemlidir.
İnsana:
“Her şey senin elinde.”
demek de yanlış.
“Hiçbir şey senin elinde değil.”
demek de.
Daha gerçekçi olan şudur:
Bazı şeyleri seçemezsin; ama seçebildiğin yerde sorumlusun.
Allah da insanı gücünün ötesinde, bilmediği veya kontrol edemediği şeyden keyfî biçimde sorumlu tutmaz.
Nahl 35’in başka önemli mesajı ataların otoritesidir.
İnsan ailesine ve geçmişine saygı duyabilir.
Bu güzeldir.
Ama saygı, eleştirisiz kutsallaştırma olmamalıdır.
Dedemiz:
İyi bir insan olabilir.
Ama yanılmış olabilir.
Babamız:
Bizi seviyor olabilir.
Ama bazı düşünceleri yanlış olabilir.
Toplumumuz:
Çok değerli gelenekler taşıyabilir.
Ama her gelenek adil olmayabilir.
Bu ayrım aile bağını yok etmez.
Tam tersine daha olgun hâle getirir.
Bir insanı sevmek, onun her fikrini doğru saymak değildir.
Bazen atalarımızın güzel mirasını devam ettirmek, onların yaptığı bir hatayı devam ettirmemeyi gerektirebilir.
Bu da sadakatin başka biçimidir.
Nahl 35’in başka önemli mesajı din adına yasak üretme tehlikesidir.
İnsanlarda yasak koyma eğilimi bazen güçlü olabilir.
Çünkü yasak koymak kişiye otorite hissi verebilir.
Bir kişi:
“Bu haram.”
dediğinde çok güçlü bir dinî hüküm kullanır.
Fakat bu sözün ağırlığı vardır.
Allah’ın haram demediği bir şeye kolayca haram demek, insanları Allah adına sınırlamak anlamına gelebilir.
Bu yüzden dinî hükümlerde:
Delil.
bağlam.
fıkıh usulü.
önemlidir.
Bir konuda farklı görüşler varsa:
“Benim benimsediğim görüş budur.”
demek ile:
“Bunun dışındaki herkes Allah’a karşı geliyor.”
demek aynı değildir.
Bu özellikle çağdaş meselelerde önemlidir.
Yeni teknoloji.
finans.
tıp.
dijital hayat.
gibi alanlarda hüküm verirken acele etmemek gerekir.
Bir konuda yeterli bilgi yoksa:
“Bilmiyorum.”
demek, Allah adına yanlış hüküm vermekten daha güvenli olabilir.
Nahl 35’in başka önemli mesajı dinin kültürden ayrılması gerektiği anlamına gelmez; fakat kültürün dinle özdeşleştirilmemesi gerektiğidir.
Türk kültüründe bir uygulama var.
Güzel olabilir.
Endonezya’da başka bir uygulama var.
O da güzel olabilir.
Arap toplumunda başka bir gelenek olabilir.
Bunların her biri İslam’a aykırı olmadığı sürece yaşayabilir.
Fakat bir kültür:
“Bizim yaptığımız tek İslam biçimidir.”
demeye başladığında problem çıkar.
Çünkü din evrensel olabilir; kültürel biçimler ise çeşitlidir.
Vahyin özü ile kültürün biçimini ayırabilmek dinî olgunluk ister.
Nahl 35’in başka önemli mesajı peygamberin görevinin sınırıdır.
Peygamber bile insanın kalbini zorla değiştirmiyor.
Bu çok güçlü bir ilkedir.
Peygamber:
Anlatıyor.
örnek oluyor.
uyarıyor.
müjdeliyor.
Ama:
“Mutlaka inanacaksın.”
diye insan iradesini yok etmiyor.
Bu bize din anlatımında büyük bir ahlak öğretir.
Çocuğuna din anlatabilirsin.
Ama onun her sorusunu:
“Sus, sorgulama.”
diye bastırırsan inanç değil korku üretebilirsin.
Arkadaşına anlatabilirsin.
Ama baskı kurarsan ilişkiyi bozabilirsin.
Dinî davet:
Zorlama değil açıklama üzerine kurulmalıdır.
Bu, hakikati önemsizleştirmez.
Tam tersine hakikate güvendiğini gösterir.
Çünkü doğru olduğuna inandığın şeyi anlatırsın, delilini sunarsın ve karşıdakinin düşünmesine izin verirsin.
Nahl 35’in başka önemli mesajı insanın Allah’ı kendi tercihlerinin onay mührü hâline getirmemesidir.
İnsan bir karar veriyor.
Sonra:
“Allah da böyle istedi.”
diyor.
Belki gerçekten dua etmiş ve iyi niyetle karar vermiştir. Ama yine de kendi kararını ilahî vahiy seviyesine çıkaramaz.
Bir insan:
“Allah bana bu kişiyle evlenmemi söyledi.”
diyebilir.
Rüya görmüş olabilir.
İçine doğmuş olabilir.
Bunlar kişisel deneyimlerdir; bağlayıcı vahiy değildir.
Başka insanı:
“Allah bana söyledi, o hâlde kabul etmek zorundasın.”
diye baskı altına alamaz.
Kişisel his ile ilahî emir aynı şey değildir.
Bu ayrım, dinî manipülasyona karşı çok önemlidir.
Nahl 35’in başka önemli mesajı başarı sonrasında tevazudur.
Bir proje tuttu.
İnsan:
“Allah nasip etti.”
diyor.
Bu güzel bir şükür ifadesidir.
Ama aynı kişi:
“Allah bana bunu verdiğine göre yaptığım her şey doğru.”
derse başka bir noktaya geçer.
Şükür:
“Bu nimetin sahibi değilim, bana imkân verildi.”
bilincidir.
Kibir ise:
“Bu başarı benim doğruluğumun ilahî kanıtıdır.”
diyebilir.
İkisini ayırmak gerekir.
Nahl 35’in başka önemli mesajı başarısızlığın da ilahî reddedilme anlamına gelmemesidir.
Bir proje olmadı.
Bir sınav kazanılmadı.
Bir iş kapandı.
İnsan:
“Allah beni sevmiyor.”
dememelidir.
Belki ekonomik sebep vardır.
Belki plan yanlıştı.
Belki zamanlama kötüydü.
Belki başka bir kapı açılacaktır.
Biz bütün ilahî hikmeti bilemeyiz.
Dünyevî sonuçları:
Allah’ın sevgisinin anlık puan tablosu
gibi okumak sağlıklı değildir.
Nahl 35 bu açıdan da büyük denge sağlar:
Gerçekleşme, ilahî onay değildir; gerçekleşmeme de otomatik ilahî reddediş değildir.
Ayetin başka önemli mesajı sorumluluğun başkasına devredilememesidir.
Müşrikler:
“Atalarımız da böyleydi.”
diyor.
Bugün insan:
“Ailem böyle öğretti.”
diyebilir.
Bu açıklama önemlidir. İnsan yetiştiği çevreden etkilenir.
Ama yetişkinlikte düşünme ve öğrenme imkânı varsa, insan kendi görüşünü de değerlendirmek durumundadır.
Aynı şekilde:
“Patron emretti.”
“Lider söyledi.”
“Herkes yapıyordu.”
gibi cümleler de her zaman bütün sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Baskı ve zorlanma varsa elbette durum değişir. Allah bunların tümünü bilir.
Ama genel ilke şudur:
Otorite, vicdanı tamamen devre dışı bırakmaz.
Nahl 35’in başka güçlü mesajı Allah’ın iradesini yanlış anlayarak kötülüğü normalleştirmemektir.
Bir toplumda büyük bir haksızlık var.
Birileri:
“Allah izin verdiğine göre vardır bir hikmeti, karışmayalım.”
diyor.
Bu yanlış olabilir.
Allah’ın dünyada kötülüğün gerçekleşmesine izin vermesi, bize kötülüğü düzeltmeme emri vermez.
Zulüm varsa:
Karşı çıkılır.
Mağdur korunur.
Adalet aranır.
İlâhî izin ile ahlaki görev birbirine karıştırılmaz.
Allah’ın kötülüğe geçici olarak izin vermesi, bizim kötülüğü onaylamamız anlamına gelmez.
Bu, ayetin kader anlayışının çok önemli toplumsal sonucudur.
Nahl 35’in başka önemli mesajı dinin zorla kabul ettirilemeyeceğidir.
İnsan dışarıdan:
Dua ediyor gibi görünebilir.
İbadet ediyor gibi davranabilir.
Ama bunları yalnız baskıdan yapıyorsa iç dünyası farklı olabilir.
Gerçek iman:
Kalbin yönelişi.
ikna.
teslimiyet.
içerir.
Bunlar zorla üretilemez.
Bu nedenle aile içinde bile dinî eğitimde:
Anlatmak.
örnek olmak.
soruya cevap vermek.
çok önemlidir.
Sadece:
“Yapacaksın, çünkü ben dedim.”
dili kısa vadede davranış üretebilir ama uzun vadede sağlıklı iman üretmeyebilir.
Peygamberlerin görevi bile “belâğu’l-mubîn”, yani açık tebliğ ise, sıradan insanın kendisini başkalarının kalbine zorla hükmeden otorite gibi görmesi çok daha problemli olur.
Nahl 35’in başka önemli mesajı dinî sorumluluğun bilgiyle bağlantısıdır.
Tebliğ açık yapılır.
İnsan neye çağrıldığını öğrenir.
Bu bize şu ilkeyi düşündürür:
Bir insan hakkında hüküm verirken onun:
Ne duyduğunu.
Ne anladığını.
Nasıl bir temsil gördüğünü.
bilmeden acele etmemeliyiz.
İslam hakkında yalnız kötü örneklerle karşılaşmış biriyle, mesajı açık ve adil biçimde öğrenmiş ama bilinçli biçimde reddeden bir insanın şartları aynı olmayabilir.
Bütün ayrıntıları Allah bilir.
Bu yüzden belirli insanların ahiret durumunu bizim kesinleştirmememiz gerekir.
Allah’ın adaleti bilgi şartlarını da kuşatır.
Nahl Suresi 35. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına kulluk eder ve hiçbir şeyi haram sayardık” sözü, kaderi sorumluluktan kaçış aracına dönüştürmenin örneğidir. Ayetin büyük mesajı şudur: Allah’ın bir davranışın dünyada gerçekleşmesine izin vermesi, ondan razı olduğu anlamına gelmez. İnsan seçebildiği ölçüde sorumludur; ataların geleneği vahiy değildir; Allah’ın haram kılmadığını keyfî biçimde haramlaştırmak doğru değildir. Peygamberlerin görevi de insanları zorla inandırmak değil, hakikati açıkça tebliğ etmektir. Kaderi bahane yapma, kültürü Allah’ın hükmü yerine koyma ve dini zorlamaya dönüştürme.”
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 36. ayette, insanlık tarihindeki tevhid çağrısının temel özeti verilecek ve şöyle buyurulacaktır: “Andolsun, biz her ümmete ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet etti, kimine de sapıklık hak oldu. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın.” Bu ayeti ele alırken özellikle her ümmete peygamber gönderilmesinin anlamı, “tâğut” kelimesinin kapsamı, her siyasi rakibi veya sevmediğimiz kişiyi gelişigüzel tâğut ilan etmenin yanlışlığı, Allah’a kulluğun insan otoritelerini ilahlaştırmamak anlamı, hidayet ve sapmanın kadercilik şeklinde okunmaması, tarih ve medeniyetlerin sonuçlarından ibret alma çağrısı ve geçmiş toplumların yıkımını modern milletlere keyfî biçimde ilahî ceza diye uygulamamak üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Nahl Suresi 35. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Hatalarımızı gerçekten sahipleniyor muyuz, yoksa kaderi mi suçluyoruz? Başarılı olduğumuzda bunu Allah’ın yaptığımız her şeyi onayladığının işareti mi sanıyoruz? Ailemizin veya toplumumuzun bir geleneğini sırf eski olduğu için Allah’ın kesin hükmü gibi mi görüyoruz? Kendi hoşlanmadığımız şeylere kolayca “haram” mı diyoruz? Din anlatırken karşıdakini anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu zorlamaya mı yöneliyoruz? Ve en önemlisi, Allah bize seçim yapabileceğimiz bir alan ve açık bir tebliğ vermişse, yaptığımız tercihin sorumluluğunu neden tekrar Allah’ın üzerine yükleyelim?
“Nahl 35, ‘Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına kulluk eder, hiçbir şeyi de haram saymazdık’ sözünü aktararak kaderin sorumluluktan kaçış bahanesi yapılamayacağını gösterir. Allah’ın bir davranışın gerçekleşmesine izin vermesi, onu ahlaken onayladığı anlamına gelmez; ataların yaptığı da sırf gelenek olduğu için vahiy hâline gelmez. Ayetin büyük dersi şudur: Seçebildiğin yerde sorumluluğunu üstlen, kişisel veya kültürel tercihlerini Allah’ın kesin hükmü gibi sunma, din adına keyfî yasak üretme ve iman konusunda zorlamayı tebliğin yerine koyma. Çünkü peygamberlere bile düşen görev açıkça anlatmaktır; kalpleri zorla değiştirmek değil.”
Ersan Karavelioğlu