📖 Hûd Suresi 56. Ayette “Ben, Benim de Rabbim Sizin de Rabbiniz Olan Allah’a Tevekkül Ettim. Hiçbir Canlı Yoktur ki O, Onun Perçeminden Tutmuş Olma

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,194
2,736,268
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 56. Ayette “Ben, Benim de Rabbim Sizin de Rabbiniz Olan Allah’a Tevekkül Ettim. Hiçbir Canlı Yoktur ki O, Onun Perçeminden Tutmuş Olmasın. Şüphesiz Rabbim Dosdoğru Bir Yol Üzerindedir” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hz. Hûd’un bir önceki ayetteki cesaretinin kaynağı şimdi açıklanır: Kendine değil, Allah’a güvenmektedir. Fakat Hûd 56’daki tevekkül, tedbirsizlik veya kadercilik değildir. ‘Her canlının perçeminden tutmak’ ifadesi de Allah’ı insan biçiminde tasvir etmez; bütün varlığın O’nun hâkimiyetinden çıkamayacağını anlatan güçlü bir ifadedir. Ayetin sonundaki ‘Rabbim dosdoğru yol üzerindedir’ sözü ise ilahî kudretin keyfî değil, adalet ve hikmetle birlikte anlaşılması gerektiğini gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 56. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Şüphesiz ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“İnnî tevekkeltu alallâhi rabbî ve rabbikum. Mâ min dâbbetin illâ huve âhızun binâsiyetihâ. İnne rabbî alâ sırâtın mustakîm.”

Hûd 55’te Hz. Hûd, Âd kavmine son derece güçlü biçimde meydan okumuş ve Allah dışında ortak koştukları varlıklarla birlikte kendisine karşı plan kurabileceklerini söylemişti. Hûd 56, bu cesaretin kişisel güç gösterisinden kaynaklanmadığını açıklar: “Ben Allah’a tevekkül ettim.”

2️⃣ “Ben Allah’a Tevekkül Ettim” Ne Anlama Gelir ❓​

“Tevekkül”, insanın sorumluluğunu yerine getirdikten sonra sonucunu Allah’a bırakması ve nihai güvenini O’na bağlamasıdır.

Hz. Hûd’un tevekkülü:

“Ben çok güçlüyüm, bana bir şey yapamazsınız.”

anlamına gelmez.

Tam tersine kendi şahsını merkeze koymaz. Güveninin kaynağını açıkça:

Allah

olarak belirtir.

Bu nedenle tevekkül, insanın kendisini yenilmez görmesi değil, kendi gücünün sınırlı olduğunu bilerek Allah’a dayanmasıdır.

3️⃣ Tevekkül Hiçbir Tedbir Almamak mıdır ❓​

Hayır.

Kur’an kıssalarının bütünü bunun böyle olmadığını gösterir. Hz. Nûh Allah’a tevekkül etmiş fakat yine de gemi yapmıştır. Tehlike geldiğinde gemiye binmiş, gerekli hazırlığı yerine getirmiştir.

Dolayısıyla:

Tevekkül ≠ tedbirsizlik.

Bir insan Allah’a güvenebilir ve aynı zamanda doktoruna gidebilir, aracının bakımını yaptırabilir, işini planlayabilir, sigorta yaptırabilir, güvenlik önlemleri alabilir ve hukuki hakkını arayabilir.

Allah’a güvenmek, Allah’ın insana verdiği aklı ve sebepleri kullanmayı bırakmak değildir.

4️⃣ “Allah’a Güveniyorum” Diyerek Tehlikeye Atılmak Doğru mudur ❓​

Her durumda hayır.

Hz. Hûd’un durumu özel bir peygamberlik bağlamıdır. Bir önceki ayette yaptığı meydan okumayı sıradan insanın bütün tehlikeli durumlarda taklit etmesi doğru olmaz.

Birisi seni ciddi biçimde tehdit ediyorsa:

“Allah’a tevekkül ettim, hiçbir önlem almayacağım.”

demek zorunda değilsin.

Güvenli yere gidebilir, yardım isteyebilir ve yasal yolları kullanabilirsin.

Tevekkül, insanın gereksiz risk aramasını değil, gerekli tedbirleri alırken korkunun kölesi olmamasını öğretir.

5️⃣ “Benim de Rabbim Sizin de Rabbiniz” İfadesi Neden Önemlidir ❓​

Hz. Hûd:

“rabbî ve rabbikum”

yani:

“Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz”

der.

Âd kavmi Hz. Hûd’un tevhid çağrısını reddetmektedir. Buna rağmen onların da yaratıcısının ve Rabbinin Allah olduğu ifade edilir.

Bu çok önemli bir teolojik ayrımdır:

Bir insan Allah’a iman etmeyebilir; fakat onun inkârı Allah’ın yaratıcılığını ve rab oluşunu ortadan kaldırmaz.

İnsan Allah’ı reddederek Allah’ın varlığı üzerinde hüküm kurmuş olmaz.

Kur’an’ın iddiası şudur:

Allah yalnız müminlerin değil, bütün varlığın Rabbidir.

6️⃣ “Rab” Ne Demektir ❓​

“Rab” kelimesi yaratma, sahip olma, yönetme, yetiştirme, düzenleme ve varlığın devamını sağlama anlam alanları taşır.

Bu nedenle Allah’a:

“Rabbim”

demek yalnız:

“Benim Tanrım.”

demekten daha zengin bir anlam içerir.

İnsan:

varlığını,

hayatını,

imkânlarını

ve nihai sorumluluğunu

Allah ile ilişkilendirir.

Hz. Hûd ayrıca:

“Sizin de Rabbiniz.”

diyerek Allah’ın rabliğinin insanın kabulüne bağlı olmadığını hatırlatır.

7️⃣ “Hiçbir Canlı Yoktur ki…” İfadesindeki “Dâbbe” Ne Demektir ❓​

Ayette:

“mâ min dâbbetin...”

ifadesi geçer.

“Dâbbe”, yeryüzünde hareket eden canlı varlıklar için kullanılan geniş bir kelimedir. Bağlama göre insanları ve diğer canlıları kapsayabilir.

Ayet böylece Allah’ın hâkimiyetini yalnız Âd kavmiyle sınırlamaz.

Mesaj çok daha geniştir:

Canlı varlıkların hiçbiri Allah’ın yaratıcı ve hükmedici egemenliğinin dışında değildir.

Bu, yaratılmış bütün güçlerin sınırını gösterir.

8️⃣ “Allah Onun Perçeminden Tutmuştur” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“huve âhızun binâsiyetihâ”

yani:

“O, onun perçeminden tutmuştur.”

ifadesi kullanılır.

“Nasiyet”, alnın ön kısmındaki saç, yani perçem anlamına gelir. Arap dilinde birinin perçeminden tutmak, üzerinde tam hâkimiyet ve kontrol sahibi olmak anlamını taşıyan güçlü bir ifade olabilir.

Buradaki temel mesaj:

Hiçbir canlı Allah’ın egemenliğinden kaçamaz.

Bu ifade Allah’ın kudretini anlatır; insanın başıboş ve Allah’tan tamamen bağımsız bir varlık olmadığını vurgular.

9️⃣ Bu İfade Allah’ın Fiziksel Bir Eli Olduğunu mu Söylüyor ❓​

Ayet Allah’ı insan biçiminde düşünmemizi gerektirmez.

Kur’an’daki Allah’ın sıfatları ve benzetmeli ifadeler, İslam düşüncesinde uzun bir teolojik tartışma alanıdır. Ancak temel ilke şudur:

Allah yaratılmışlara benzemez.

Dolayısıyla:

“Allah fiziksel olarak insan eliyle birinin saçını tutuyor.”

şeklinde antropomorfik bir tasvir yapmak doğru değildir.

İfade, bağlamında Allah’ın mutlak hâkimiyetini anlatmaktadır.

Allah’ın kudretini insan bedenine benzeterek sınırlamamak gerekir.

🔟 Allah Her Canlı Üzerinde Hâkimse İnsanların Özgür İradesi Yok mudur ❓​

Bu ayet insanın ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kur’an aynı insanlar hakkında:

iman etmelerini,

tövbe etmelerini,

doğruyu seçmelerini

ve yanlışlarından sorumlu olduklarını

söyler.

Eğer insan hiçbir anlamda irade ve sorumluluk sahibi olmasaydı, Hz. Hûd’un kavmine:

“Tövbe edin.”

demesinin anlamı kalmazdı.

Dolayısıyla ilahî hâkimiyet ile insan sorumluluğunu birbirinin düşmanı hâline getirmemek gerekir.

Allah’ın mutlak egemenliği ≠ insanın robot olması.

İslam düşüncesi bu iki gerçek arasındaki ilişkinin ayrıntılarını farklı kelâm ekollerinde farklı biçimlerde açıklamıştır; fakat insanın ahlaki sorumluluğu Kur’an’ın temel ilkelerindendir.

1️⃣1️⃣ “Her Şey Allah’ın Kontrolündeyse Ne Yaparsak Yapalım Sonuç Aynı” Denebilir mi ❓​

Hayır.

Bu, ayetten çıkarılabilecek en problemli kaderci sonuçlardan biri olur.

Kur’an Hz. Hûd’a:

tebliğ et

der.

Kavmine:

tövbe edin

denilir.

Nûh’a:

gemi yap

denilir.

İnsanlara:

adalet,

dürüstlük

ve sorumluluk

yüklenir.

Bütün bunlar insan eyleminin anlam taşıdığını gösterir.

Allah’ın hâkimiyeti:

“Sen hiçbir şey yapma.”

demek değildir.

Daha doğru anlayış şudur:

Eylemin gerçek ve sorumluluğun var; fakat varlığın ve nihai sonuç üzerinde mutlak hâkimiyet sana ait değildir.

1️⃣2️⃣ Tevekkül ile Kadercilik Arasındaki Fark Nedir ❓​

Kadercilik çoğu zaman:

“Ne olacaksa olur, benim yapacağım hiçbir şey yok.”

şeklinde anlaşılır.

Tevekkül ise:

“Ben üzerime düşeni yaparım, fakat bütün sonucu kontrol ettiğimi sanmam.”

der.

Bu iki tavır aynı değildir.

Sınava çalışmadan:

“Allah ne yazdıysa olur.”

demek tevekkül değildir.

Tedaviyi reddedip:

“Ecel değişmez.”

demek sağlıklı tevekkül değildir.

Çürük binayı güçlendirmeyip:

“Allah korur.”

demek de sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Tevekkül çalışmayı bırakmak değil, çalışmayı ilahlaştırmamaktır.

1️⃣3️⃣ “Rabbim Dosdoğru Bir Yol Üzerindedir” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda:

“inne rabbî alâ sırâtın mustakîm”

denilir.

Kelime olarak:

“Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

şeklinde çevrilebilir.

Burada Allah için fiziksel anlamda bir yol üzerinde yürümek kastedilmez.

Tefsirlerde bu ifade genel olarak Allah’ın:

adalet, hak, hikmet ve doğru hüküm

üzere oluşuyla ilişkilendirilmiştir.

Yani Allah’ın hâkimiyeti keyfî değildir.

Bu, ayetin önceki kısmıyla çok önemli bir denge oluşturur:

Allah mutlak kudret sahibidir ve O’nun hükmü adaletsiz değildir.

1️⃣4️⃣ Allah İçin “Yol Üzerindedir” Denmesi Mekân Bildirir mi ❓​

Hayır.

Allah’ın:

“sırât-ı müstakîm üzerinde”

oluşunu, insanın bir cadde veya yol üzerinde yürümesi gibi fiziksel bir mekân tasvirine dönüştürmemek gerekir.

Buradaki ifade ahlaki ve ilahî hükmün doğruluğunu anlatır.

Allah’ın:

adaletten sapmadığı,

zulmetmediği

ve hükmünün hak olduğu

vurgulanmaktadır.

Bu nedenle ayeti:

“Allah şu mekânda bulunuyor.”

şeklinde fiziksel konum bilgisine çevirmek, bağlamı aşar.

1️⃣5️⃣ Allah’ın Mutlak Gücü Keyfî Davranabileceği Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır.

Hûd 56’nın en dikkat çekici taraflarından biri, Allah’ın hâkimiyetini anlattıktan hemen sonra:

“Rabbim dosdoğru yol üzerindedir.”

demesidir.

Yani kudret ile adalet birbirinden ayrılmaz.

İnsan gücü arttıkça bazen:

“İstediğimi yaparım.”

diye düşünebilir.

Kur’an’ın Allah tasavvurunda ise mutlak kudret:

keyfî zulüm

anlamına gelmez.

Allah'ın hükmü adalet ve hikmetle ilişkilidir.

Mutlak güç ≠ keyfî haksızlık.

Bu ayrım ilahî adalet anlayışı açısından son derece önemlidir.

1️⃣6️⃣ Başımıza Gelen Her Şeyi “Allah Böyle İstedi, O Hâlde Hiçbir İnsan Sorumlu Değil” Diye Açıklayabilir miyiz ❓​

Hayır.

Bir insan sana haksızlık yaparsa:

“Allah’ın kontrolü altındaydı, o hâlde suçsuz.”

diyemeyiz.

Bir katil öldürme fiilinden sorumludur.

Bir dolandırıcı dolandırıcılığından sorumludur.

Bir mühendis ağır ihmali varsa bu ihmalden sorumlu tutulabilir.

İlahî egemenlik, insanın ahlaki ve hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kader anlayışı suçun mazereti değildir.

Aynı nedenle mağdura:

“Demek Allah böyle istedi, şikâyet etme.”

demek de zulmü normalleştirebilir.

İnsan hakkını arayabilir.

1️⃣7️⃣ Hûd 56 Mağdurlara “Başına Gelen Her Şeye Sessizce Katlan” mı Diyor ❓​

Hayır.

Tevekkül:

zulme teslim olmak

demek değildir.

Bir insan şiddet görüyorsa güvenli yere gidebilir. Hukuki destek alabilir. Hakkını arayabilir. Yardım isteyebilir.

Hz. Hûd’un Allah’a güvenmesi onun pasifleşmesine yol açmamıştır. Tam tersine kavminin karşısında açık biçimde konuşmaya devam etmiştir.

Bu nedenle:

tevekkül + eylem

bir aradadır.

İman insanın sorumluluğunu yok etmez; gerektiğinde ahlaki cesaretini güçlendirebilir.

1️⃣8️⃣ Hûd 55 ve 56 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 55’te Hz. Hûd:

“Hepiniz bana karşı tuzak kurun ve bana mühlet vermeyin.”

demişti.

Tek başına okunduğunda bu söz yalnız büyük bir cesaret gösterisi gibi anlaşılabilir.

Hûd 56 ise hemen cevabı verir:

“Ben Allah’a tevekkül ettim.”

Demek ki Hûd’un cesaretinin kaynağı:

bedensel üstünlük,

kalabalık destek,

servet

veya siyasi güç

değildir.

Onun güveni Allah’adır.

Ardından:

“Hiçbir canlı yoktur ki O onun perçeminden tutmuş olmasın.”

diyerek hiçbir yaratılmış gücün Allah’tan bağımsız olmadığını açıklar.

Son olarak:

“Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

der ve ilahî kudretin adaletle birlikte anlaşılması gerektiğini gösterir.

Bir sonraki ayette ise Hz. Hûd, kavminin yine yüz çevirmesi ihtimaline karşı “Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ettim” diyerek kendi sorumluluğunun sınırını açıklayacaktır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 56. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 56. ayet, bir önceki ayetteki güçlü meydan okumanın arkasındaki sırrı tek cümleyle açıklar:

“Ben Allah’a tevekkül ettim.”

Hz. Hûd:

“Ben çok güçlüyüm.”

demiyor.

“Beni kimse yenemez.”

demiyor.

“Kavmimden daha zekiyim.”

demiyor.

Bütün güvenini:

“Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah”

üzerine kuruyor.

Bu, tevekkülün insan egosuyla arasındaki farkı gösterir.

Kendine güven insanın:

“Elimden geleni yapabilirim.”

demesidir.

Tevekkül ise buna şu cümleyi ekler:

“Ama mutlak kontrol bende değil.”

Bu iki bilinç birbirinin düşmanı değildir.

İnsan kendine güvenebilir ve Allah’a tevekkül edebilir.

İnsan güçlü olabilir ama gücünü mutlak sanmayabilir.

İnsan plan yapabilir ama planın her ayrıntıyı garanti etmediğini bilir.

İnsan çalışabilir ama başarısını yalnız kendi zekâsının ürünü gibi görmeyebilir.

Hûd 56’nın insanı özgürleştiren tarafı tam olarak burada ortaya çıkar:

Mutlak kontrol sahibi olmak zorunda değilsin.

Modern insan bazen her şeyi kontrol etmesi gerektiğini düşünüyor.

İşini.

Parasını.

Çocuğunun geleceğini.

Sağlığını.

İlişkilerini.

İnsanların kendisi hakkında ne düşündüğünü.

Oysa bunların hiçbirini yüzde yüz kontrol edemeyiz.

Bu gerçek bazı insanlarda ciddi kaygı oluşturabilir.

Tevekkül burada:

“Hiçbir şeyi umursama.”

demez.

Şunu söyler:

“Kontrol edebildiğin alanın sorumluluğunu al; kontrol edemediğin şeyi Tanrı olmaya çalışarak yönetemezsin.”

Bu çok önemli bir psikolojik ve manevi dengedir.

Bir anne baba çocuğunu eğitir, sever ve yönlendirir. Ama yetişkin çocuğun bütün kararlarını kontrol edemez.

Bir işletmeci iyi plan yapar. Ama bütün ekonomik koşulları belirleyemez.

Bir doktor elinden gelen en iyi tedaviyi uygular. Ama her hastanın sonucunu garanti edemez.

Bir insan ilişkisini korumak için çaba gösterir. Ama karşı tarafın kalbini zorla yönetemez.

Tevekkül, sorumluluğun bittiği yerde kontrol takıntısının başlamasını engelleyebilir.

Ayetin:

“Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.”

sözü de insanın dünyadaki güçleri gereğinden fazla büyütmesini önler.

Âd kavmi güçlüdür.

Hz. Hûd yalnız görünmektedir.

Dışarıdan bakıldığında güç dengesi onun aleyhinedir.

Ama Hûd’un tevhid anlayışında bütün bu insanlar da Allah’ın yaratılmış kullarıdır.

Bu, onların gerçek gücünü inkâr etmez.

Âd kavmi zarar verebilir.

Tehdit edebilir.

Plan yapabilir.

Fakat hiçbir yaratılmışın gücü mutlak ve bağımsız değildir.

İşte tevhid insanın korkularını burada yeniden ölçeklendirir.

İnsan bazen bir kişiyi zihninde o kadar büyütür ki sanki o kişinin gücü sınırsızdır.

Patron:

“Bütün hayatımı mahvedebilir.”

diye düşünür.

Bir siyasi otorite:

“Her şeyi kontrol ediyor.”

gibi görülür.

Para:

“Param yoksa hiçbir şeyim yok.”

seviyesine çıkarılır.

Toplumun görüşü:

“İnsanlar beni sevmezse değersizim.”

noktasına gelir.

Hûd 56 bütün bunlara:

“Bunların hepsi yaratılmış ve sınırlıdır.”

diye cevap verir.

Fakat yine dikkatli olmalıyız.

Bu ayet gerçek güç ilişkilerini küçümsemek için kullanılamaz.

Bir işveren gerçekten işten çıkarabilir.

Bir devlet gerçekten ciddi yaptırımlar uygulayabilir.

Bir saldırgan gerçekten zarar verebilir.

Bunları:

“Allah’tan başka güç yok, hiçbir önlem almayayım.”

diye yok saymak doğru değildir.

Kur’an'ın dengesi daha olgundur:

Gücü gerçek kabul et ama mutlaklaştırma.

Bu, tevekkül ile gerçekçiliğin buluştuğu noktadır.

Ayetin insan özgürlüğü açısından başka bir yönü de vardır.

“Allah her canlının perçeminden tutmuştur.”

ifadesi ilk bakışta insanın hiç iradesi olmadığı şeklinde anlaşılabilir.

Fakat aynı Hz. Hûd birkaç ayet önce kavmine:

“Tövbe edin.”

dedi.

Eğer onların hiçbir seçimi olmasaydı bu çağrının ahlaki anlamı kalmazdı.

Kur’an insanı hem Allah’ın yaratılmış kulu hem de seçimlerinden sorumlu varlık olarak görür.

Bu iki gerçek birlikte tutulmalıdır.

İlahî hâkimiyet insan sorumluluğunu yok etmez.

Bu özellikle kötülük probleminde önemlidir.

Bir insan suç işlediğinde:

“Allah zaten her şeyi kontrol ediyor.”

diye suçun sorumluluğunu Allah’a yükleyemez.

Kişi kendi tercihinin hesabını taşır.

Aynı şekilde mağdurun yaşadığı haksızlığı:

“Kaderinde varmış, sus.”

diyerek meşrulaştıramayız.

Bu tür kader söylemi zulmü koruma aracına dönüşebilir.

Kur’an’ın ahlakı bunun aksine:

adalet istemeyi

ve haksızlığın sorumlularını belirlemeyi mümkün kılar.

Hûd 56’nın son cümlesi bu nedenle özellikle önemlidir:

“Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

Eğer ayet yalnız:

“Allah her şeyi kontrol ediyor.”

deyip bitseydi bazı insanlar bunu keyfî güç anlayışına çevirebilirdi.

Fakat hemen ardından Allah'ın:

dosdoğru yol üzere

olduğu söyleniyor.

Yani:

kudret + adalet.

Bu ikisi beraber düşünülmelidir.

Allah güçlüdür ama zalim değildir.

Allah hükmeder ama keyfî değildir.

Allah'ın bilgisi tamdır; insanınki gibi eksik verilerle karar vermez.

Bu nedenle ilahî egemenliği:

“Gücü olan istediğini yapar.”

mantığıyla karıştırmamak gerekir.

Aslında ayet insan yönetimleri açısından da güçlü bir ahlaki düşünce üretir.

İnsan toplumunda:

güçlü olmak haklı olmak değildir.

Bir devlet çok güçlü olabilir ama yanlış yapabilir.

Bir lider milyonların desteğine sahip olabilir ama haksız davranabilir.

Bir şirket devasa olabilir ama çalışanlarının hakkını yiyebilir.

Güç, kendi başına ahlaki meşruiyet oluşturmaz.

Eğer Allah’ın mutlak kudreti bile Kur’an anlatısında adalet ve dosdoğrulukla birlikte anılıyorsa, sınırlı insan gücünün adaletten bağımsızlaştırılması çok daha problemli olur.

Hûd 56 bu açıdan gücü kutsallaştıran anlayışlara karşı da derin bir mesaj taşır:

Güç, adaletle anlam kazanır.

Ayet tevekkülün bir başka yönünü de gösterir:

Toplumun onayına bağımlı olmamak.

Hz. Hûd’un kavminin önemli bir kısmı ona inanmıyor.

Onu suçluyor.

İlâhlarının ona zarar verdiğini söylüyor.

Ama Hûd sırf yalnız kaldığı için hakikat olarak bildiği şeyi terk etmiyor.

Bu, insanın toplumsal baskı karşısındaki karakteri için önemli bir örnektir.

Fakat yine bunu:

“Herkes bana karşıysa kesin ben haklıyım.”

şeklinde çeviremeyiz.

Yalnızlık haklılık kanıtı değildir.

Hûd'un haklılığının kaynağı vahiydir.

Bizim için ise delil ve dürüst değerlendirme gerekir.

Tevekkül insanı:

eleştiriden bağışık

hâle getirmez.

Birisi sana yanlışını gösterirse:

“Ben Allah’a tevekkül ettim, seni dinlemem.”

demek tevekkül değil, kibir olabilir.

Hûd 47’de Hz. Nûh’un Allah tarafından düzeltildiğinde hemen döndüğünü hatırlamak gerekir.

Kur’an'ın peygamber modeli aynı anda iki şeyi taşır:

Hakikatte sebat ve düzeltmeye açıklık.

Bu, son derece değerli bir dengedir.

Hûd 56 ayrıca korkularımızla ilişkimizi de yeniden düşünmemizi sağlar.

İnsan bazen gerçek riskten değil, riskin zihninde büyüttüğü görüntüsünden korkar.

“Ya her şey kötü giderse?”

“Ya insanlar beni reddederse?”

“Ya bütün planlarım çökerse?”


Bu sorular insanidir.

Tevekkül bu soruları sihirli biçimde yok etmeyebilir.

Ama insanın kendisine şunu söylemesine yardımcı olabilir:

“Ben bütün geleceği kontrol etmek zorunda değilim. Bugünkü sorumluluğumu yerine getirebilirim.”

Bu yaklaşım ne tembelliktir ne de kadercilik.

Tam tersine insanı kontrol edebildiği şeye daha fazla odaklayabilir.

Bugün benim sorumluluğum ne?

Doğruyu söylemek mi?

İşimi iyi yapmak mı?

Birinden özür dilemek mi?

Doktora gitmek mi?

Bir haksızlığı hukuken takip etmek mi?

Aileme karşı daha adil olmak mı?

Bunları yaparım.

Yarınki bütün ihtimalleri ise ben yönetemem.

İşte tevekkülün günlük hayata inen taraflarından biri budur.

Ancak bu ayeti insanlara:

“Kaygılanma, tevekkül et.”

diyerek ruhsal sorunları küçümsemek için de kullanmamalıyız.

İnsan ciddi kaygı bozukluğu yaşayabilir.

Panik atak geçirebilir.

Travma sonrası belirtiler yaşayabilir.

Bunlar:

“Allah’a güvenmiyor.”

etiketiyle açıklanamaz.

İnsan hem Allah’a inanabilir hem psikolojik destek alabilir.

Gerekirse tıbbi tedavi görebilir.

Ruhsal hastalık ≠ tevekkül eksikliği.

Bu ayrımı korumak, dinî dilin insana zarar vermemesi açısından önemlidir.

Hûd 56’nın belki de en güzel tarafı, üç cümlede üç büyük denge kurmasıdır.

İlk cümle:

“Allah’a tevekkül ettim.”

İnsana güvenin nihai adresini gösterir.

İkinci cümle:

“Her canlı O’nun hâkimiyetindedir.”

Yaratılmış güçlerin mutlak olmadığını gösterir.

Üçüncü cümle:

“Rabbim dosdoğru yol üzerindedir.”

Bu mutlak kudretin adaletten kopmadığını gösterir.

Böylece ayetin bütünlüğünde:

güven, kudret ve adalet

birleşir.

Bu üç kavram birbirinden ayrıldığında din anlayışımız kolayca bozulabilir.

Sadece kudreti görürsek Allah’ı keyfî güç gibi düşünebiliriz.

Sadece güveni görürsek tevekkülü pasifliğe çevirebiliriz.

Sadece insan eylemini görürsek kendimizi hayatın mutlak hâkimi sanabiliriz.

Ayet bunların hepsini dengeler:

Çalış; fakat mutlak kontrolün sende olmadığını bil.

Allah’a güven; fakat tedbirini terk etme.

Allah’ın kudretini kabul et; fakat O’na zulüm isnat etme.

İnsanların gücünü ciddiye al; fakat onları Allahlaştırma.


Ve belki Hûd Suresi 56. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Hayatımızın kontrol edemediğimiz tarafları karşısında kendimizi tüketiyor muyuz, yoksa sorumluluğumuzu yerine getirip sonucunu Allah’a bırakmayı öğrenebiliyor muyuz? İnsanların, paranın, makamın veya teknolojinin gerçek gücünü kabul ederken onlara mutlaklık mı veriyoruz? Ve kaderi, haksızlığa sessiz kalmak için bir bahane hâline getirmek yerine, Allah’ın egemenliğine güvenip kendi ahlaki ve hukuki sorumluluğumuzu taşımaya devam edebiliyor muyuz?

“Hz. Hûd’un cesareti ‘Ben yenilmezim’ düşüncesinden değil, ‘Ben Allah’a tevekkül ettim’ bilincinden doğuyordu. Hûd 56 bize sebepleri terk etmeyi değil, sebepleri mutlaklaştırmamayı; kaderciliği değil, sorumluluk içinde güvenmeyi öğretir. Allah’ın kudreti sınırsızdır fakat keyfî değildir; insanın iradesi gerçektir fakat mutlak değildir. Tedbirini al, adaleti koru, görevini yap ve kontrol edemediğin sonucun Allah’ın elinde olduğunu unutma.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt