📖 Hûd Suresi 47. Ayette “Rabbim! Hakkında Bilgim Olmayan Bir Şeyi Senden İstemekten Sana Sığınırım; Beni Bağışlamaz ve Bana Merhamet Etmezsen | M͜͡T͜͡ ❤️ Keşfet 🔎 Öğren 📚 İlham Al 💡 📿🧙‍♂️M͜͡o͜͡b͜͡i͜͡l͜͡y͜͡a͜͡T͜͡a͜͡k͜͡i͜͡m͜͡l͜͡a͜͡r͜͡i͜͡.͜͡C͜͡o͜͡m͜͡🦉İle 🖼️ Hayalindeki 🌌 Evreni ✨ Şekillendir❗

📖 Hûd Suresi 47. Ayette “Rabbim! Hakkında Bilgim Olmayan Bir Şeyi Senden İstemekten Sana Sığınırım; Beni Bağışlamaz ve Bana Merhamet Etmezsen

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,187
2,736,267
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 47. Ayette “Rabbim! Hakkında Bilgim Olmayan Bir Şeyi Senden İstemekten Sana Sığınırım; Beni Bağışlamaz ve Bana Merhamet Etmezsen Kaybedenlerden Olurum” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hz. Nûh, Allah’ın kendisini düzeltmesinden sonra savunmaya geçmedi, mazeret üretmedi ve peygamberlik makamını öne sürmedi. Bilgisinin sınırını kabul etti, Allah’a sığındı ve bağışlanma diledi. Hûd 47, gerçek tevazunun hiç hata yapmamak değil, hata veya eksik anlayış fark edildiğinde hakikatin önünde direnmemek olduğunu gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 47. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Hakkında bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum.’”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Kâle rabbi innî eûzü bike en es’eleke mâ leyse lî bihî ilm. Ve illâ tağfir lî ve terhamnî ekun mine’l-hâsirîn.”

Hûd 46’da Allah, Hz. Nûh’a oğlunun kurtuluş vaadindeki aile kapsamına dâhil olmadığını açıklamış ve “Hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme” buyurmuştu. Hûd 47’de Hz. Nûh’un bu ilahî düzeltmeye verdiği cevabı görürüz. O, tartışmaya devam etmek yerine Allah’a sığınır, bilgisinin sınırını kabul eder ve rahmet ister.

2️⃣ Hz. Nûh Neden Hemen Allah’a Sığınıyor ❓​

Hz. Nûh:

“Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım.”

der.

Bu cevap onun Allah’ın uyarısını ciddiye aldığını gösterir. Bir önceki ayette kendisine:

“Bilgin olmayan şeyi isteme.”

denilmişti. Nûh hemen kendi tavrını gözden geçirir ve aynı sınırı yeniden aşmamak için Allah’a sığınır.

Burada önemli olan, Nûh’un:

“Ama ben aslında haklıydım.”

diye kendisini savunmamasıdır.

Gerçek tevazu bazen tam olarak budur: Hakikat ortaya çıktığında kendi savunmamızı susturabilmek.

3️⃣ Hz. Nûh Günah mı İşlemişti ❓​

Bu mesele tefsir ve kelâm açısından dikkatli ele alınmalıdır. Hz. Nûh’un önceki duası, oğluna duyduğu baba sevgisi ve Allah’ın vaadini anlama çabası içinde ortaya çıkmıştı. Allah ise onun bilgisinin sınırını belirlemiş ve onu düzeltmişti.

Hûd 47’de Nûh’un bağışlanma istemesi, yaptığı şeyin Allah’ın razı olmadığı bir sınırın yakınına geldiğini fark edip hemen Rabbine yöneldiğini gösterir. Fakat bunu sıradan, bilinçli ve ısrarlı isyanla aynı seviyeye koymak doğru değildir.

Peygamberlerin ismeti konusu İslam düşüncesinde ayrıntılı biçimde tartışılmıştır. Ortak noktalardan biri şudur: Peygamberler Allah’a bilinçli biçimde yalan isnat eden veya vahyi tahrif eden kişiler değildir; Allah gerektiğinde onların bazı değerlendirmelerini düzeltir ve onlar da bu düzeltmeye teslim olurlar.

4️⃣ “Hakkında Bilgim Olmayan Şeyi İstemekten Sana Sığınırım” Ne Anlama Gelir ❓​

Bu cümle son derece güçlü bir bilgi ahlakı taşır.

Hz. Nûh şunu kabul etmektedir:

“Her şeyi bilmiyorum.”

Bu cümleyi söyleyen kişi sıradan biri değil, Allah’ın peygamberidir.

Buradan büyük bir ders çıkar:

İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, bilmediği alanlar vardır. Sorun bilmemek değil, bilmediğimiz yerde kesinlik üretmektir.

Bir insan:

“Bilmiyorum.”

dediğinde küçülmez.

Bazen tam tersine daha güvenilir hâle gelir.

5️⃣ Dinî Konularda “Bilmiyorum” Demek Neden Bu Kadar Önemlidir ❓​

Çünkü din adına konuşmak, sıradan bir konuda tahminde bulunmaktan daha ağır bir sorumluluk taşır.

Bir kişi:

“Bence böyle olabilir.”

diyebilir.

Ama:

“Allah kesin böyle hükmetti.”

dediğinde iddiasının seviyesi değişir.

Bu nedenle bir ayetin anlamını bilmiyorsak:

“Araştırmam gerekir.”

demek daha doğrudur.

Bir hadisin kaynağından emin değilsek:

“Doğrulamadan aktarmayayım.”

demeliyiz.

Bir insanın ahiretteki durumunu bilmiyorsak:

“Nihai hükmü Allah bilir.”

demek gerekir.

Hz. Nûh’un duası bize şunu öğretir:

Bilgi sahibi olmanın en önemli göstergelerinden biri, bilginin sınırını bilmektir.

6️⃣ Bu Ayet Her Bilmediğimiz Konuda Hiç Soru Sormamamızı mı Öğretiyor ❓​

Hayır.

Bir önceki ayetlerle birlikte okuduğumuzda tam tersine soru sormanın mümkün olduğunu görürüz.

Hz. Nûh Allah’a:

“Oğlum benim ailemdendir.”

diyerek sorusunu yöneltmiştir.

Allah da ona cevap vermiştir.

Dolayısıyla sorun soru sormak değildir.

Sorun, hakkında yeterli bilgi bulunmayan bir konuda:

kesin hüküm vermek

veya Allah’tan, yanlış bir varsayıma dayanarak talepte bulunmaktır.

Sağlıklı yol şudur:

Sor, araştır, öğren; fakat cevabı bilmeden biliyormuş gibi davranma.

7️⃣ “Allah’a Sığınmak” Burada Neden Kullanılıyor ❓​

Hz. Nûh yalnız:

“Bir daha yapmam.”

demiyor.

“Sana sığınırım.”

diyor.

Bu ifade, insanın yalnız kendi iradesine güvenmediğini gösterir.

İnsan bazen aynı hatayı tekrar yapabilir. Kendisini haklı görme eğilimi gösterebilir. Özellikle güçlü duygular devreye girdiğinde muhakeme etkilenebilir.

Nûh’un oğluyla ilgili meselesinde de çok güçlü bir baba sevgisi vardır.

Bu nedenle Allah’a sığınması adeta şu anlamı taşır:

“Rabbim, sevgimin ve sınırlı bilgimin beni yanlış bir talebe sürüklemesinden beni koru.”

Bu, son derece derin bir dua bilincidir.

8️⃣ Duygular İnsanın Muhakemesini Etkileyebilir mi ❓​

Evet.

Bu, duyguların kötü olduğu anlamına gelmez.

Hz. Nûh oğlunu seviyor. Bu sevgi doğaldır ve güzeldir. Fakat güçlü sevgi bazen insanın değerlendirmesini etkileyebilir.

Biz de benzer durumlar yaşayabiliriz.

Kendi çocuğumuz hata yapar, fakat:

“Benim çocuğum bunu yapmaz.”

deriz.

Yakın arkadaşımız haksızdır, ama:

“Onun kesin bir sebebi vardır.”

diye savunuruz.

Sevdiğimiz bir liderin hatasını görmezden geliriz.

Karşı taraftan biri aynı şeyi yaptığında çok sert davranırız.

İşte burada sevgi ile adaletin dengesi gerekir.

Duygu değerlidir; fakat delilin yerine geçmemelidir.

9️⃣ Nûh’un Oğluna Duyduğu Sevgi Yanlış mıydı ❓​

Hayır.

Kur’an Hz. Nûh’un oğluna sevgisini kınamaz.

Hûd 42’de:

“Yavrucuğum!”

diye seslenmesi zaten bu sevginin güzelliğini gösterir.

Sorun sevmesi değildir.

Sorun, oğlunun kurtuluş vaadine dâhil olup olmadığı konusunda bilginin sınırını aşan bir beklenti oluşmasıdır.

Bu ayrım önemlidir:

Sevgi yanlış değildir.

Ama sevdiğimiz insan için gerçekliği değiştiremeyiz.

Bir insanı çok sevmek, onun yaptığı şeyi otomatik olarak doğru hâle getirmez.

🔟 “Beni Bağışlamazsan” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Hz. Nûh:

“Ve illâ tağfir lî...”

yani:

“Eğer beni bağışlamazsan...”

der.

Bu ifade onun Allah karşısındaki kulluk bilincini gösterir.

Nûh:

“Ben peygamberim; zaten bağışlanmışımdır, hiçbir şey istememe gerek yok.”

demiyor.

Tam tersine Allah’ın mağfiretine muhtaç olduğunu kabul ediyor.

Bu bize çok önemli bir kulluk ilkesi verir:

Manevi makam yükseldikçe insanın Allah’a ihtiyacı azalmaz.

Peygamber bile:

“Beni bağışla.”

diyorsa sıradan insanın:

“Ben zaten iyi bir insanım, benim tövbeye ihtiyacım yok.”

demesi büyük bir özgüven olabilir.

1️⃣1️⃣ Bağışlanma İstemek İnsan Kendini Değersiz Görmeli Demek midir ❓​

Hayır.

Tövbe ve istiğfar, insanın sürekli kendisinden nefret etmesi anlamına gelmez.

Sağlıklı tövbe:

yanlışı fark etmek,

sorumluluğunu almak,

Allah’tan bağışlanma dilemek

ve mümkünse yanlışı düzeltmek

demektir.

Bu süreç:

“Ben bütünüyle değersizim.”

demek değildir.

Daha doğru düşünce:

“Yanlış yaptım ama Allah’ın rahmetiyle düzelebilirim.”

şeklindedir.

İslam’daki mağfiret anlayışı insanı umutsuzluğa değil, dönüşe çağırır.

1️⃣2️⃣ “Bana Merhamet Etmezsen” Neden Bağışlanmadan Sonra Geliyor ❓​

Hz. Nûh:

“Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen...”

der.

Bu iki kavram birbirine yakın olsa da birbirini tamamlayan anlamlar taşır.

Mağfiret, hatanın bağışlanmasıyla ilgilidir.

Rahmet ise bundan daha geniştir; insanın Allah’ın lütfu, koruması, yönlendirmesi ve iyiliği içinde yaşamasını kapsar.

İnsan yalnız geçmiş hatasının silinmesine değil, gelecekte de Allah’ın rahmetine muhtaçtır.

Bu nedenle dua:

“Geçmişimi bağışla ve bundan sonra da beni rahmetinle koru.”

gibi geniş bir anlam taşır.

1️⃣3️⃣ Allah’ın Rahmeti Olmadan İnsan Neden Kaybedenlerden Olur ❓​

Hz. Nûh:

“Ekun mine’l-hâsirîn”

yani:

“Kaybedenlerden olurum.”

der.

Buradaki hüsran, yalnız maddi kayıp anlamına gelmez.

Kur’an dilinde insanın:

hakikatten,

Allah’ın rızasından,

ahiret kurtuluşundan

ve manevi iyilikten

mahrum olması gibi çok daha derin anlamlar taşıyabilir.

Nûh’un duası bize şunu öğretir:

İnsanın gerçek başarısı yalnız:

para,

makam,

şöhret

veya toplumun takdiriyle

ölçülmez.

Allah’ın rahmetinden uzak bir başarı, Kur’an’ın nihai başarı anlayışı değildir.

1️⃣4️⃣ Dünyevî Başarısızlık “Hüsrana Uğramak” Demek midir ❓​

Hayır.

Bir insan işinde başarısız olabilir ama Allah katında çok değerli olabilir.

İflas edebilir.

Hastalanabilir.

Bir seçimi kaybedebilir.

Projesi tutmayabilir.

Bunların hiçbiri tek başına:

“Allah katında kaybeden oldu.”

anlamına gelmez.

Aynı şekilde çok zengin, ünlü veya güçlü bir insan da sırf bu başarıları nedeniyle ilahî kurtuluşa ulaşmış sayılmaz.

Kur’an’ın hüsran kavramı çoğu zaman daha derin bir ahlaki ve ahiret boyutuna sahiptir.

Maddi kayıp ≠ manevi hüsran.

Maddi başarı ≠ manevi kurtuluş.


1️⃣5️⃣ Hz. Nûh’un Hemen Bağışlanma Dilemesi Bize Hata Karşısında Nasıl Bir Tavır Öğretiyor ❓​

Çok önemli bir tavır öğretiyor:

Savunma yerine dönüş.

İnsan eleştirildiğinde ilk refleksi çoğu zaman kendisini korumaktır.

“Ben öyle demek istemedim.”

“Ama sen de şöyle yaptın.”

“Herkes bunu yapıyor.”

“Benim şartlarımı bilmiyorsun.”


Bazen bu açıklamalar gerçekten gerekli olabilir. Fakat bazen bunları yalnız hatayı kabul etmemek için kullanırız.

Hz. Nûh ise Allah’ın düzeltmesi geldiğinde:

mazeret yarışına girmiyor.

Hakikati kabul ediyor.

Bu, gerçek olgunluğun çok güçlü bir örneğidir.

1️⃣6️⃣ Özür Dilemek veya Hatasını Kabul Etmek İnsanı Küçültür mü ❓​

Hayır.

Tam tersine çoğu zaman insanın karakterini büyütür.

Bir yönetici:

“Burada yanlış karar verdim.”

diyebilir.

Bir ebeveyn çocuğuna:

“Sana haksızlık ettim.”

diyebilir.

Bir öğretmen öğrencisine:

“Bu bilgiyi yanlış aktarmışım.”

diyebilir.

Bir âlim:

“Önceki görüşümde hata etmişim.”

diyebilir.

Bunlar zayıflık olmak zorunda değildir.

Hûd 47 açısından gerçek zayıflık, hata ortaya çıktıktan sonra sırf egoyu korumak için yanlışta ısrar etmektir.

İtibarını korumak için hakikati feda etme.


1️⃣7️⃣ Bu Ayet Din Âlimleri ve Din Anlatanlar İçin Ne Söyler ❓​

Çok güçlü bir ölçü verir.

Hz. Nûh gibi bir peygamber bile:

“Hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım.”

diyorsa, hiçbir âlim veya din anlatıcısı:

“Benim yorumum kesinlikle hatasızdır.”

diyemez.

İlim sahibi insana saygı gösterilir.

Uzmanlık önemlidir.

Fakat:

âlim ≠ peygamber.

Tefsir ≠ vahiy.

İçtihat ≠ Allah’ın değişmez sözü.


Bu nedenle bir dinî açıklama yanlışsa düzeltilebilir.

Düzeltmek dine zarar vermez.

Yanlış bilgiyi din adına sürdürmek dine daha fazla zarar verebilir.

1️⃣8️⃣ Hûd 46 ve 47 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 46’da Allah:

“Hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme.”

dedi.

Hûd 47’de Nûh:

“Hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım.”

diyor.

Bu iki ayet birlikte Kur’an’daki çok güzel bir düzeltme ve cevap modeli oluşturur.

Allah uyarır.

Nûh dinler.

Allah sınırı gösterir.

Nûh o sınırı kabul eder.

Nûh:

“Ben peygamberim, yorumum doğrudur.”

diye direnmez.

Bu nedenle bu sahnenin özü yalnız hata değil, hata karşısındaki ahlaktır.

Bir sonraki ayette ise tufan sonrası yeni dönem başlayacak ve Hz. Nûh’a:

“Ey Nûh! Sana ve seninle beraber bulunan topluluklara bizden selam ve bereketlerle gemiden in.”

denilecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 47. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 47. ayet, insana hakikat karşısında nasıl küçülmeden tevazu gösterebileceğini öğreten olağanüstü bir ayettir.

Hz. Nûh Allah’ın büyük bir peygamberidir.

Yıllarca tebliğ etmiştir.

Kavminin baskısına dayanmıştır.

Gemi yapmıştır.

Tufanı yaşamıştır.

Oğlunu kaybetmiştir.

Bütün bunlardan sonra Allah, oğluyla ilgili değerlendirmesinde ona bir sınır gösterir.

Nûh ne yapar?

Kendisini savunmaz.

Makamını öne sürmez.

“Ben peygamberim, benim söylediğim doğrudur.”

demez.

Şöyle der:

“Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım.”

İşte burada gerçek ilim ahlakını görürüz.

Gerçek bilgi:

her sorunun cevabını bilmek değildir.

Gerçek bilgi bazen:

“Burada bilgim bitiyor.”

diyebilmektir.

Bugün insanların en büyük problemlerinden biri bilgiden çok sahte kesinlik olabilir.

Bir konu hakkında birkaç dakika okuyoruz ve kesin konuşuyoruz.

Bir video görüyoruz ve olayın tamamını çözdüğümüzü sanıyoruz.

Bir insanın tek cümlesini duyuyoruz ve karakteri hakkında hüküm veriyoruz.

Bir hastalık belirtisi görüyoruz ve teşhis koyuyoruz.

Bir dinî mesele okuyoruz ve yüzlerce yıllık tartışmayı birkaç cümlede bitiriyoruz.

Sonra:

“Kesin böyledir.”

diyoruz.

Hûd 47 bunun karşısına çok güçlü bir cümle koyar:

“Hakkında bilgim olmayan şey...”

Bu cümle insanı küçültmez.

Tam tersine onu yanlış bilgi üretmekten korur.

Bilimsel yöntemin de önemli ilkelerinden biri budur.

Bilim insanı:

“Mevcut veriler bunu destekliyor.”

diyebilir.

“Henüz bilmiyoruz.”

diyebilir.

“Yeni veri gelirse görüş değişebilir.”

diyebilir.

Bu yaklaşım zayıflık değil, entelektüel dürüstlüktür.

Dinî bilgi de dürüstlükten zarar görmez.

Tam tersine:

Allah adına bilmediğimiz şeyi söylememek, Allah’a karşı saygının bir biçimidir.

Hûd 47’nin ikinci büyük mesajı duygularımızın bilgi üzerindeki etkisidir.

Hz. Nûh’un meselesi sıradan bir akademik tartışma değildir.

Söz konusu olan oğludur.

İnsan en zor tarafsızlığı sevdiği kişiler konusunda yaşar.

Başkasının çocuğu hata yaptığında:

“Yanlış yapmış.”

demek kolaydır.

Kendi çocuğumuz yaptığında:

“Ama onun bir sebebi vardır.”

demeye başlayabiliriz.

Başka grubun lideri hata yaptığında sert eleştiririz.

Kendi desteklediğimiz lider aynı şeyi yaptığında açıklama ararız.

İnsan zihni böyle çifte standartlara açıktır.

Hûd 47 bize şunu öğretir:

Sevgi, delilin yerine geçmemelidir.

Ama yine:

“Tarafsız olmak için hiç kimseyi sevmemeliyim.”

sonucu da yanlış olur.

Nûh oğlunu sevmiştir.

Sorun sevgi değildir.

Olgunluk, severken adil kalabilmektir.

Ayetin üçüncü büyük mesajı, düzeltme karşısındaki davranışımızdır.

İnsan hata yaptığında iki seçenekle karşılaşır.

Birincisi:

egoyu korumak.

İkincisi:

hakikati korumak.

Ego şöyle der:

“Geri adım atarsam insanlar beni zayıf görür.”

Hakikat ise:

“Yanlışsa düzelt.”

der.

Hz. Nûh ikinci yolu seçmiştir.

Bu, özellikle toplum önünde konuşan insanlar için çok önemlidir.

Bir akademisyen.

Bir gazeteci.

Bir siyasetçi.

Bir din adamı.

Bir öğretmen.

Bir internet içerik üreticisi.

Hepsi zaman zaman yanlış bilgi verebilir.

Asıl soru:

Yanlış ortaya çıkınca ne yapıyor?

Silip gizliyor mu?

Başkasını mı suçluyor?

Yeni bahaneler mi üretiyor?

Yoksa:

“Burada hata etmişim, doğrusu budur.”

diyebiliyor mu?

Hûd 47’nin ahlakı ikinci davranıştır.

Yanlışını düzeltmek itibar kaybı değil, karakter göstergesi olabilir.

Ayetin dördüncü büyük mesajı, insanın Allah’ın mağfiret ve rahmetine olan ihtiyacıdır.

Hz. Nûh:

“Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum.”

diyor.

Bu söz çok yüksek bir kulluk bilinci taşır.

Peygamber bile kendi makamına güvenmiyor.

Allah’ın rahmetine yöneliyor.

Bu bize dinî kibirden kaçınmayı öğretir.

İnsan çok ibadet etmiş olabilir.

Çok bilgi öğrenmiş olabilir.

Yıllarca hayır yapmış olabilir.

Bunların hepsi değerlidir.

Ama bunlar insana:

“Ben artık Allah’a muhtaç değilim.”

deme hakkı vermez.

Tam tersine insan ne kadar ilerlerse, kendi sınırlılığını daha fazla fark edebilir.

Kulluk, Allah’a ihtiyacın bitmesi değil; o ihtiyacın daha bilinçli hâle gelmesidir.

Bu ayet aynı zamanda tövbeyi yalnız büyük günah işleyen insanların işi gibi görmememiz gerektiğini öğretir.

Bazı insanlar:

“Ben kimseyi öldürmedim, çalmadım; neden istiğfar edeyim?”

diyebilir.

Oysa insanın:

kibri,

kırdığı kalpler,

acele hükmü,

yanlış bilgisi,

ihmali,

bencilliği

ve fark etmediği birçok kusuru

olabilir.

Tövbe yalnız suçlu insanların değil, kendini sürekli gözden geçiren insanların da kulluk biçimidir.

Hz. Nûh'un istiğfarı bunun çok güçlü bir örneğidir.

Fakat tövbeyi de sağlıksız bir suçluluk döngüsüne dönüştürmemek gerekir.

İnsan her düşüncesinden dolayı:

“Acaba büyük günah mı işledim?”

diye sürekli korku içinde yaşamamalıdır.

Özellikle istem dışı düşünceler, zihne gelen vesveseler ve kontrol dışı dürtüler insanın bilinçli iradesiyle aynı şey değildir.

Tövbe:

insanı iyileştiren dönüş

olmalıdır;

sürekli psikolojik işkence

değil.

Allah’ın mağfireti ve rahmeti birlikte anılıyorsa, kulun tövbesinde de ümit bulunmalıdır.

Hûd 47'nin “kaybedenlerden olurum” ifadesi de başarının ne olduğunu yeniden düşünmemizi sağlar.

Bugün başarı denildiğinde çoğu insanın aklına:

para,

ev,

iş,

ün,

sosyal statü

ve güç

geliyor.

Bunlar hayatın meşru parçaları olabilir.

Fakat Kur’an’ın başarı ve kayıp ölçüsü daha büyüktür.

Bir insan dünyada çok şey kazanıp:

adaletini,

vicdanını,

imanını

ve insanlığını

kaybedebilir.

Böyle bir insan gerçekten kazanmış mıdır?

Başka biri dünyada çok büyük servete sahip olmayabilir fakat:

dürüst,

merhametli,

Allah’a yönelen

ve insan hakkını gözeten

biri olabilir.

Kur’an’ın terazisi yalnız banka hesabına bakmaz.

Gerçek hüsran, maddi eksiklikten daha derin olabilir.

Hûd 47 aynı zamanda dua ahlakını da öğretir.

Nûh:

“Rabbim...”

diye başlar.

Hatasını veya bilgisinin sınırını kabul eder.

Sonra:

“Beni bağışla.”

der.

Ardından:

“Bana merhamet et.”

der.

Bu dua çok dengelidir.

Önce sorumluluk.

Sonra mağfiret.

Sonra rahmet.

İnsan dua ederken yalnız:

“Bana şunu ver.”

demek zorunda değildir.

Bazen en büyük dua:

“Beni yanlışta ısrar etmekten koru.”

olabilir.

“Bilmediğim yerde susmayı öğret.”

olabilir.

“Sevdiğim biri yüzünden adaletten ayrılmamı engelle.”

olabilir.

“Hatalıysam bunu görebilme cesareti ver.”

olabilir.

Bunlar da büyük dualardır.

Ayetin belki de günümüz için en güçlü mesajlarından biri dinî kesinlik ile dinî tevazu arasındaki dengedir.

Müslüman inancına güvenebilir.

Ama:

“Benim bütün yorumlarım yanılmaz.”

diyemez.

Kur’an’a güvenmek başka, kendisini Kur’an’ın kusursuz yorumcusu ilan etmek başkadır.

Allah’ın hükmüne teslim olmak başka, kendi kanaatini:

“Allah’ın kesin hükmü.”

diye sunmak başkadır.

Hz. Nûh bile Allah tarafından düzeltiliyor ve hemen:

“Bilmediğim şeyden Sana sığınırım.”

diyor.

Bu durumda bizim daha da dikkatli olmamız gerekir.

Birinin dinî yorumuna katılmayabiliriz.

Eleştirebiliriz.

Delil isteyebiliriz.

Kendimiz de görüş belirtebiliriz.

Ama her görüşümüzün başına görünmez bir şekilde:

“Ben yanılabilirim.”

tevazusunu koymak, bizi hakikate daha açık hâle getirir.

Bu, relativizm değildir.

Doğru vardır.

Yanlış vardır.

Fakat bizim doğruyu kavrama kapasitemiz sınırlıdır.

Bunu kabul etmek hakikatten vazgeçmek değil, hakikate karşı daha dürüst olmaktır.

Hûd 47'nin en güzel taraflarından biri de şudur:

Allah'ın düzeltmesiyle Nûh'un ilişkisi bozulmuyor.

Tam tersine Nûh Allah'a daha fazla yöneliyor.

Bu bize eleştiriyi nasıl algıladığımız konusunda da ders verir.

Birisi bizi düzelttiğinde onu düşman mı görüyoruz?

Yoksa:

“Belki burada öğrenmem gereken bir şey var.”

diyebiliyor muyuz?

Elbette her eleştiri doğru değildir.

Eleştiriyi de değerlendirmek gerekir.

Ama sırf eleştirildik diye savunmaya geçmek, öğrenme kapasitemizi azaltabilir.

Gerçek olgunluk:

her eleştiriyi kabul etmek değil, doğru eleştiriyi tanıyıp ondan yararlanabilmektir.

Hz. Nûh bunu Allah’ın vahyi karşısında en yüksek düzeyde gösterir.

Hûd 47 böylece bize çok sade ama çok güçlü bir hayat ilkesi bırakır:

Bilmediğin yerde dur.

Yanlışın ortaya çıktığında dön.

Sevginin adaletini bozmasına izin verme.

Bağışlanma istemekten utanma.

Allah’ın rahmetinden ümit kesme.


Ve belki Hûd Suresi 47. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Bir konuda yanlış olduğumuz ortaya çıktığında gerçeği kabul etmek yerine kendimizi savunmak için yeni bahaneler mi üretiyoruz? Bilmediğimiz konularda “Bilmiyorum” diyebiliyor muyuz? Sevdiğimiz kişiler söz konusu olduğunda aynı adalet ölçüsünü koruyabiliyor muyuz? Ve hata yaptığımızı fark ettiğimizde, Hz. Nûh gibi “Rabbim, beni bağışla ve bana merhamet et” diyebilecek kadar hem tevazu hem de umut taşıyabiliyor muyuz?

“Hz. Nûh’un büyüklüğü yalnız tufana karşı gemi yapmasında değil, Allah tarafından düzeltildiğinde hakikatin önünde direnmemesinde de görülür. Bilmediğini biliyormuş gibi söyleme, sevdiğinin hatasını sevgin uğruna doğru ilan etme ve yanlışın ortaya çıktığında egonu hakikatin önüne koyma. ‘Bilmiyorum’ diyebilmek ilmin, ‘yanıldım’ diyebilmek karakterin, ‘Rabbim beni bağışla’ diyebilmek ise kulluğun olgunluğudur.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1
Geri
Üst Alt