Hicr Suresi 73. Ayette “Güneş Doğarken Onları Korkunç Çığlık Yakaladı” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hicr Suresi 72. ayette Lût kavminin ‘sarhoşlukları içinde bocalayıp durdukları’ bildirilmişti. 73. ayette ise uzun süredir küçümsedikleri uyarının artık gerçekleşme aşamasına geldiği anlatılır: ‘Güneş doğarken onları korkunç çığlık yakaladı.’ Ayette geçen ‘sayha’, şiddetli ses, korkunç haykırış veya sarsıcı çığlık anlam alanına sahiptir. Kur’an burada bunun modern bilimsel anlamda hangi fiziksel mekanizmayla oluştuğunu açıklamaz. Bu nedenle ayeti deprem, meteor, volkanik patlama, ses dalgası veya başka bir doğal olayla kesin biçimde özdeşleştirmek doğru değildir. Vahyin bize kesin olarak söylediği şey, Lût kavmine yönelik ilahî hükmün geldiğidir; söylemediği teknik ayrıntıları ise kesin bilgi gibi üretmemek gerekir.”
Ersan Karavelioğlu
Hicr Suresi 73. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası “Fe-ehazethumu’s-sayhatu muşrikîn.” şeklindedir. Genel anlamı ise “Güneş doğarken onları korkunç çığlık yakaladı.” veya “Sabaha girdikleri sırada o şiddetli ses onları yakaladı.” diye ifade edilebilir.Bir önceki ayetlerde Hz. Lût ve kurtarılacak kişilere gece şehirden ayrılmaları emredilmişti. Şimdi sabah olmuş ve kavme yönelik ilahî hüküm gerçekleşmeye başlamıştır.
Böylece gece kurtuluş, sabah ise hüküm sahnesine dönüşür.
Ayetteki “Sayha” Ne Anlama Gelir
“Sayha”, yüksek ve sarsıcı ses, korkunç çığlık, güçlü haykırış anlam alanına sahiptir.Kur’an’ın başka kıssalarında da bu kelime ağır ilahî hüküm bağlamlarında kullanılabilir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kelime bize olayın etkisini anlatır; modern fiziksel mekanizmasını açıklamaz.
Dolayısıyla Kur’an’ın söylediğinden daha fazlasını teknik kesinlik içinde söylememek gerekir.
“Sayha” Bir Ses Dalgası Silahı mıydı
Böyle bir şey söylemek için elimizde Kur’an’dan açık delil yoktur.Modern teknoloji üzerinden:
“Bu kesinlikle çok güçlü bir sonik patlamaydı.”
veya:
“Kur’an burada ses silahını anlatıyor.”
demek spekülasyon olur.
Kur’an’ın amacı burada fizik mühendisliği öğretmek değildir.
Ayetin amacı ahlaki ve ilahî hükmü anlatmaktır.
Bu Olay Bir Deprem miydi
Kur’an’ın farklı ayetlerinde Lût kavmine yönelik hükmün çeşitli yönleri anlatılır. Ancak Hicr 73 tek başına:“Bu kesin bir depremdi.”
deme imkânı vermez.
Jeolojik açıklamalar, arkeolojik teoriler veya tarihsel araştırmalar ayrıca incelenebilir.
Fakat bilimsel hipotez ile vahyin açık ifadesi aynı şey değildir.
En güvenli ifade şudur:
Kur’an olayın ilahî hüküm olduğunu bildirir; fiziksel mekanizmanın bütün ayrıntılarını açıklamaz.
Meteor veya Göktaşı Olduğu Söylenebilir mi
Kesin biçimde hayır.Sonraki ayetlerde üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar yağdırıldığı anlatılacağı için çeşitli doğal açıklamalar ileri sürülebilir.
Ancak:
“Kesin meteor yağmuruydu.”
demek başka,
“Böyle bir ihtimal modern araştırmalarda tartışılabilir.”
demek başka şeydir.
Tefsir, bilimsel teoriyle zorla doldurulmamalıdır.
Kur’an’ı modern bilimsel keşiflerle eşleştirmek için metnin söylemediği ayrıntıları üretmek doğru değildir.
“Güneş Doğarken” İfadesi Neden Özellikle Belirtiliyor
Ayetteki “muşrikîn”, sabah vaktine girdiklerinde, güneş doğmaya başladığı sırada anlamındadır.Bu zaman vurgusu önceki ayetteki gece tahliyesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Hz. Lût ve beraberindekiler gece çıkmıştır.
Kavmin hükmü ise sabah yaklaşırken gerçekleşmiştir.
Bu, kurtuluş planının ne kadar zamanlı olduğunu gösterir.
Buradan “Felaketler Sabah Gelir” Sonucu Çıkar mı
Hayır.Bu ayetteki sabah, belirli tarihsel olayın zamanıdır.
Buradan:
“İlahî cezalar genellikle sabah gelir.”
gibi genel bir yasa çıkarılamaz.
Doğal afetlerin belirli bir dinî saat kuralı yoktur.
Deprem gece de olabilir.
Gündüz de.
Sel herhangi bir saatte gelebilir.
Özel kıssayı evrensel fizik kuralına dönüştürmemek gerekir.
Lût Kavminin Başına Gelen Olay Doğal Sebeplerle Açıklanırsa İlahi Olmaktan Çıkar mı
Hayır.İslam düşüncesinde doğal sebep ile Allah’ın yaratması zorunlu olarak birbirine karşıt değildir.
Bir yağmurun meteorolojik nedenini bilmek:
“Allah yaratmadı.”
demek değildir.
Bir depremin fay hareketleriyle açıklanması da yaratılış inancını ortadan kaldırmaz.
Lût kavmi kıssasında ise ayrıca vahyin özel hüküm bildirmesi vardır.
Doğal mekanizma bulunması, ilahî anlamı otomatik olarak yok etmez; fakat mekanizma hakkında Kur’an’ın söylemediği kesinlikler de üretilmemelidir.
Bugünkü Depremlere “Sayha Gibi Azap” Diyebilir miyiz
Hayır.Hz. Lût’un kavmine yönelik hükmün ilahî azap olduğunu vahiy bildiriyor.
Bugün meydana gelen bir deprem hakkında böyle özel vahiy yoktur.
Bu yüzden:
“Şu deprem o halkın günahlarına ceza olarak geldi.”
demek doğru değildir.
Deprem jeolojik bir olaydır.
İnsanların bina güvenliği, imar düzeni ve afet hazırlığı gibi sorumlulukları da zararın büyüklüğünü etkileyebilir.
Mağdurları günahkârlıkla suçlamak yerine yardım etmek gerekir.
Doğal Afet Sonrası “Allah Cezalandırdı” Demek Neden Tehlikelidir
Çünkü felakette:Çocuklar.
Yaşlılar.
İyiler.
Kötüler.
Farklı inançlardan insanlar.
Aynı anda zarar görebilir.
Biz onların Allah katındaki durumunu bilmiyoruz.
Bir çocuğun enkaz altında ölmesini:
“Şehrin günahı yüzünden oldu.”
diye açıklamak hem delilsiz hem de son derece yaralayıcı olabilir.
Vahyin açıkça azap dediği olay başka, bizim bugünkü felaketlere yorum eklememiz başkadır.

Ayetteki Azap Anlatısından Korku mu, Ders mi Çıkarmalıyız
Korku unsuru vardır; fakat amaç yalnız insanı dehşete düşürmek değildir.Asıl amaç:
Kötülüğün sonuçsuz olmadığını, uyarıların ciddiye alınması gerektiğini ve insanın kendi davranışlarını sorgulamasını sağlamaktır.
Kur’an kıssasını:
“Bakın nasıl öldüler.”
diye başkasının acısından haz alarak okumak doğru değildir.
Daha doğru soru:
“Bu toplum hangi ahlaki aşamalardan geçerek bu noktaya geldi ve benim hayatımda bunların benzeri var mı?”
olmalıdır.

İlahi Azabı Anlatmak Şiddetten Zevk Almayı Meşrulaştırır mı
Hayır.Azap ayetleri sadistik bir eğlence değildir.
İnsan bir başkasının acısından keyif almamalıdır.
İlahi adaletin gerçekleşmesiyle insanın işkence arzusundan haz alması aynı şey değildir.
Allah’ın adaleti kusursuzdur.
İnsan ise öfkesinde hata yapabilir, ölçüyü aşabilir ve masumu suçluya katabilir.
Bu nedenle ilahî azap anlatıları insanın kendi şiddet arzusuna meşruiyet sağlamaz.

“Onlar Bunu Hak Etti” Diyerek Her Türlü Acıya Kayıtsız Kalabilir miyiz
Hayır.Belirli bir tarihsel topluluğun vahiy tarafından bildirilen hükmü başka şeydir.
Bugün acı çeken insana karşı bizim sorumluluğumuz başka şeydir.
Bir insan suçlu bile olsa hukuk içinde temel insan hakları vardır.
Bir mahkûm işkenceye uğrarsa:
“Zaten suçluydu.”
demek işkenceyi doğru yapmaz.
Adalet cezasızlık değildir; ama sınırsız zulüm de değildir.

Lût Kavminin Son Anda Haberi Var mıydı
Onların Hz. Lût tarafından daha önce uyarıldığı kıssanın bütününden açıktır.Ancak ilahî hükmün sabah tam olarak nasıl ve hangi dakikada geleceğini kavmin bildiğini söyleyemeyiz.
Hz. Lût ve kurtarılacak kişiler ise özel olarak bilgilendirilmiş ve gece çıkarılmıştır.
Kavim bir önceki sahnede hâlâ arzularının peşinden koşmaktadır.
Bu, uyarının uzun süre ciddiye alınmamasının trajik sonucudur.

İnsan Sonuç Gelene Kadar Yanlışının Ciddiyetini Fark Etmeyebilir mi
Evet.Bu günlük hayatta da görülebilir.
İnsan yıllarca sağlığını ihmal eder.
Sonra ciddi teşhis gelir.
Borçları sürekli erteler.
Sonra ödeme krizi oluşur.
İlişkide sürekli güveni bozar.
Sonra karşı taraf ayrılır.
Bu olayların hepsi ilahî azap değildir.
Fakat ortak ders şudur:
Bir sonucun ortaya çıkmasını beklemek, uyarıyı ciddiye almak için en iyi yöntem değildir.
Akıllı insan mümkünse sonucu büyümeden önce davranışını düzeltir.

Lût Kavmi Kıssası “Anında Ceza” Yasası mı Öğretiyor
Hayır.Her günah işleyen kişi hemen dünyada cezalandırılmaz.
Bazı zalimler uzun süre güçlü kalabilir.
Bazı dürüst insanlar büyük sıkıntılar yaşayabilir.
Dolayısıyla dünya hayatında:
“Başına kötü şey geldi, demek günahkâr.”
veya:
“Çok başarılı, demek Allah ondan razı.”
şeklinde doğrudan denklem kurulamaz.
Dünyevî sonuçlar Allah katındaki nihai değerle otomatik olarak aynı değildir.

Bu Ayet Bilim ile Din Arasında Çatışma Gerektirir mi
Hayır.Bilim:
“Olay fiziksel olarak nasıl gerçekleşmiş olabilir?”
sorusunu araştırabilir.
Vahiy ise burada:
“Bu olayın ilahî ve ahlaki anlamı nedir?”
sorusuna yönelir.
Bu iki soru her zaman aynı değildir.
Sorun, bilimin bilmediğini dine zorla söyletmek veya Kur’an’ın söylemediği teknik ayrıntıyı:
“Bilimsel mucize budur.”
diye kesinleştirmekle ortaya çıkabilir.
Kur’an’ı bilim kitabına, bilimi de tefsirin hizmetçisine dönüştürmemek gerekir.

Hicr Suresi 72 ve 73. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hicr Suresi 72. ayette kavmin:“Sarhoşlukları içinde bocaladığı”
anlatılmıştı.
- ayette ise:
buyrulur.
Bir tarafta insanın tutkularının içinde sonucu görememesi vardır.
Diğer tarafta ise artık sonucun gelmesi vardır.
Bu iki ayet birlikte çok güçlü bir karşıtlık oluşturur:
Arzu onları anlık hazza kilitlemiş, fakat gerçek sonuç yaklaşmayı sürdürmüştür.
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 74. ayette ilahî hükmün başka bir boyutu anlatılacak ve “Oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar yağdırdık” buyurulacaktır. Bu ayeti ele alırken özellikle şehirlerin altının üstüne getirilmesi ifadesinin anlamı, ‘siccîl’ taşlarının ne olduğu konusundaki açıklamalar, bunların modern jeoloji veya meteor teorileriyle kesin biçimde özdeşleştirilmemesi, azap tasvirinin insanlara yönelik şiddet çağrısı olmadığı ve doğal felaketlerle özel vahiy kaynaklı ilahî hükmün birbirine karıştırılmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Hicr Suresi 73. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hicr Suresi 73. ayet kısa ama son derece ağır bir geçiştir:“Güneş doğarken onları korkunç çığlık yakaladı.”
Artık uyarı sona ermiştir.
Hz. Lût konuşmuştur.
Kavmini uyarmıştır.
Misafirlerini korumuştur.
Allah’tan sakınmalarını istemiştir.
Meşru yolu göstermiştir.
Fakat kavim taşkınlığında ısrar etmiştir.
Şimdi sonuç gelmektedir.
Burada önemli bir ahlaki gerçek vardır:
Gerçeği görmezden gelmek, gerçeği ortadan kaldırmaz.
Bir insan borcunu görmezden gelebilir.
Borç yine vardır.
Sağlık sorununu inkâr edebilir.
Sorun yine vardır.
Bir ilişkide güveni sürekli bozabilir ve:
“Bir şey olmaz.”
diyebilir.
Ama sonuç birikir.
Lût kavmi de uzun süre uyarıyı küçümsemiştir.
Bir önceki ayette hâlâ kendi tutkularının içinde bocalamaktadırlar.
Ama onların inanıp inanmaması ilahî hükmün gerçekliğini değiştirmemiştir.
Bu, insan hayatında önemli bir ölçüdür:
Hakikat bizim onayımıza muhtaç değildir.
Fakat bunun tersi de doğrudur.
Bir şeye çok güçlü biçimde inanmak onu gerçek yapmaz.
İnsan:
“Ben kesin böyle hissediyorum.”
diyebilir.
Yine de yanılabilir.
Bu nedenle sağlıklı düşünce:
Duygu, arzu ve kanaati gerçekle ayırabilmeyi gerektirir.
Hicr 72’de kavmin sorunu tam olarak buydu.
Arzuları gerçekliği görmelerine engel oluyordu.
Hicr 73’te ise gerçeklik artık onları yakalamıştır.
Ayetin sabah vurgusu da insan hayatının kırılganlığını düşündürür.
Gece bir plan vardır.
Sabah her şey değişebilir.
İnsan yatağa yatar.
Sabah telefon gelir.
Bir haber.
Bir teşhis.
Bir ölüm.
Bir fırsat.
Bir kriz.
Hayat bir anda yön değiştirebilir.
Bu, insanın plan yapmaması gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine plan yaparız.
Ama planlarımızı mutlak garanti sanmayız.
İnsan:
“Gelecek yıl kesin şöyle olacak.”
diye çalışabilir.
Fakat hayatın tamamını kontrol edemez.
Bu bilinç insana hem sorumluluk hem tevazu kazandırır.
Plan yap ama kendini geleceğin sahibi sanma.
Hicr 73’ün başka önemli bir mesajı, azap anlatısının teknik merak uğruna ana mesajından koparılmamasıdır.
İnsan:
“Bu ses kaç desibeldi?”
“Deprem kaç büyüklüğündeydi?”
“Meteorun çapı neydi?”
diye spekülasyon yapabilir.
Kur’an bunları söylemiyor.
Belki tarih, arkeoloji ve jeoloji çeşitli teoriler geliştirebilir.
Bu araştırmalar değerlidir.
Ama tefsirin görevi bilinmeyen boşlukları hayal gücüyle doldurmak değildir.
Bilmediğimiz yerde ‘bilmiyoruz’ diyebilmek ilimdir.
Bu, özellikle Kur’an ile modern bilimi zorla eşleştiren yorumlarda önemlidir.
Bir dönem bir teori çok popüler olabilir.
İnsan ayeti o teoriye bağlar.
Sonra bilimsel teori değişir.
Bu kez sanki ayet değişmiş gibi görünür.
Oysa problem ayette değil, bizim fazla kesin eşleştirmemizdedir.
Kur’an’ın söylediği kadarını söylemek daha sağlamdır.
Hicr 73 bize:
Korkunç bir sayha geldi.
der.
Bu yeterlidir.
Nasıl oluştuğu konusunda kesin bilgi yoksa kesin konuşmaya gerek yoktur.
Bu yaklaşım dini bilimin rakibi yapmaz.
Tam tersine her bilgi alanının sınırını korur.
Bilim fiziksel süreçleri araştırır.
Tefsir metnin anlamını inceler.
Tarih olayın yerini ve zamanını araştırabilir.
Arkeoloji maddi kalıntıları inceler.
Bunların sonuçları birbirini aydınlatabilir.
Ama biri diğerinin yerine geçmez.
Ayetin en önemli yanlış okumalarından biri de bugünkü felaketleri otomatik ilahî ceza ilan etmektir.
Bu çok ciddi bir meseledir.
Bir deprem olur.
İnsanlar ölür.
Birileri hemen:
“Orada şu günah çoktu.”
der.
Peki çocuk?
Peki o şehirdeki iyilik sahibi insanlar?
Peki aynı günahın bulunduğu ama deprem olmayan şehirler?
Bu tür sorular mekanik ceza anlayışının ne kadar yetersiz olduğunu gösterir.
Hz. Lût’un kavmi hakkında:
“İlahî azaptı.”
diyebiliyoruz.
Çünkü vahiy bunu açıkça söylüyor.
Modern bir şehir için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Bu nedenle afet sonrasında görevimiz kehanet üretmek değil, yardım ve sorumluluk olmalıdır.
Enkazda insan varsa çıkar.
Açsa yemek ver.
Üşüyorsa barınma sağla.
Bina yanlış yapıldıysa sorumlusunu araştır.
İmar hatası varsa düzelt.
Bilim insanını dinle.
Yeni felakete hazırlan.
İşte gerçek sorumluluk budur.
Afeti ahlak dersi anlatmak için mağdurun başına vurulan sopaya dönüştürmek doğru değildir.
Hicr 73’ün ilahî hüküm anlatısı insanın kendi şiddet arzusunu da meşrulaştırmaz.
Birisi:
“Allah Lût kavmini böyle cezalandırdı; biz de bugün şu kişilere aynısını yapalım.”
diyemez.
Bu büyük bir yetki gaspıdır.
Ayette cezayı uygulayan insan kalabalığı değildir.
İlahi hüküm gerçekleşmektedir.
Bugün insanların görevi hukuk ve adalet içinde davranmaktır.
Özel ilahî azap kıssası, bireysel veya toplu infaz ruhsatı değildir.
Aksi hâlde insan kendi öfkesini Allah’ın iradesi gibi sunmaya başlar.
Bu son derece tehlikelidir.
Tarih boyunca pek çok grup kendi şiddetini:
“Tanrı bizimle.”
diyerek meşrulaştırmıştır.
Oysa insan yanılabilir.
Propagandaya kapılabilir.
Masumu suçlu sanabilir.
Kendi çıkarını kutsallaştırabilir.
Bu nedenle vahiy bulunmayan yerde:
“Allah kesin bu grubu cezalandırmamızı istiyor.”
gibi iddialar son derece dikkatle ele alınmalıdır.
Hicr 73’ün başka önemli bir dersi uyarı ile korku arasındaki dengedir.
İnsan yalnız korkutularak uzun vadede sağlıklı dinî hayat kuramayabilir.
Kur’an’da rahmet de vardır.
Tövbe de.
Cennet de.
Umut da.
Fakat hesap da vardır.
Bu denge önemlidir.
Sadece:
“Allah affeder.”
deyip her sorumluluğu hafife almak nasıl eksikse,
sadece:
“Allah cezalandırır.”
diyerek insanı sürekli paniğe sürüklemek de eksiktir.
Hicr Suresi’nin yakın ayetlerinde bunun çok güzel dengesi vardı:
“Ben çok bağışlayıcı, çok merhametliyim.”
Ardından:
“Benim azabım da elem verici azaptır.”
buyrulmuştu.
İslamî ahlak umut ile sorumluluğu birlikte taşır.
Hicr 73 sorumluluk tarafının ciddiyetini gösterir.
Ayetin günlük hayata düşündürdüğü başka bir şey de sonuçların bazen gecikmesiyle yok olduklarının sanılmasıdır.
İnsan yanlış yapar.
Bir şey olmaz.
Tekrar yapar.
Yine bir şey olmaz.
Sonra:
“Demek ki sorun yok.”
diyebilir.
Oysa sonuç bazen gecikebilir.
Bir insan yıllarca kötü beslenir.
İlk gün hastalanmaz.
Bu davranış sağlıklı olduğu anlamına gelmez.
Şirket yıllarca kötü yönetilebilir.
Hemen batmayabilir.
Bu yönetimin doğru olduğu anlamına gelmez.
İlişkide güven yıllarca küçük küçük aşınabilir.
İlk yalanla ilişki bitmez.
Ama birikim bir gün büyük kırılma yaratabilir.
Sonucun gecikmesi, davranışın sonuçsuz olduğu anlamına gelmez.
Bununla birlikte bunu mekanik:
“Her günahın dünyada kesin şu şekilde cezası çıkar.”
formülüne dönüştürmemek gerekir.
Dünya her hesabın eksiksiz kapandığı yer değildir.
İnsan bazen iyilik yapar ve dünyada karşılığını göremez.
Bazen kötülük yapar ve uzun süre rahat yaşayabilir.
Ahiret inancı tam da nihai adaletin dünya sınırlarını aşmasıyla ilişkilidir.
Bu yüzden dünya başarısını Allah’ın kesin onayı, dünya acısını da Allah’ın kesin öfkesi sayamayız.
Hicr 73’ün özel hükmü vahiy tarafından açıklandığı için farklıdır.
Ayet aynı zamanda insanın ölümü ve faniliği düşünmesini sağlar.
Sabah geliyor.
Bir toplum için dünya hayatının bildikleri düzeni sona eriyor.
Bu, insanın kendi ölümünü sürekli korkuyla düşünmesi gerektiği anlamına gelmez.
Ama ölüm gerçeğini tamamen bastırmak da sağlıklı olmayabilir.
İnsan ölümlü olduğunu bildiğinde bazı şeylerin değer sıralaması değişebilir.
Kırgınlığın gerçekten ne kadar önemli?
Biriktirdiğin eşyanın ne kadarı gerekli?
Sevdiğin insana söylemen gereken sözü neden erteliyorsun?
Özür dilemen gerekiyorsa neden yıllarca bekliyorsun?
Tövbe etmek istiyorsan neden:
“Bir gün.”
diyorsun?
Ölüm bilinci insanı hayattan koparmak yerine hayatı daha bilinçli yaşatabilir.
Ancak bu da obsesif ölüm korkusuna dönüştürülmemelidir.
Din, insanın her sabah:
“Bugün kesin öleceğim.”
paniğiyle yaşamasını istemez.
İnsan çalışır.
Plan yapar.
Sever.
Üretir.
Ve faniliğini bilir.
Denge budur.
Hicr 73 ayrıca korkunç bir olay anlatmasına rağmen insanı şiddete çağırmaz.
Bu ayrım üzerinde özellikle durmak gerekir.
Kur’an’da bir olayın anlatılması:
“Siz de aynısını uygulayın.”
anlamına gelmez.
Tarihsel kıssa ile normatif emir farklı şeylerdir.
Bu ayette:
“Gidin ve insanlara korkunç sesle saldırın.”
diye bir emir yoktur.
Olay anlatılıyor.
Bu nedenle kıssadan insanlara zarar verme yöntemi çıkarmak doğru değildir.
Aynı şekilde cehennem tasvirleri de insanlara işkence yöntemi öğretmez.
İlahî ceza tasviri, insan zalimliğinin kullanım kılavuzu değildir.
Hicr Suresi 73. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Sayha” kelimesini modern fizik teorileriyle zorla özdeşleştirme. Deprem, meteor veya ses silahı gibi açıklamaları Kur’an’ın kesin sözü gibi sunma. Hz. Lût kavmine yönelik özel ilahî azabı bugünkü doğal afetlere otomatik olarak uygulama. Felaket mağdurlarını günahlarıyla suçlama ve azap anlatısından başkasının acısına yönelik haz üretme. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Lût kavminin uzun süre küçümsediği uyarı sonunda gerçekleşmiştir. İnsan hakikati görmezden gelebilir ama onu yok edemez; akıllı insan sonucu beklemeden uyarıyı ciddiye alır, kendi davranışlarını gözden geçirir ve Allah’ın tarihsel hükmünü başkalarına zulmetmek için değil, kendi ahlaki sorumluluğunu güçlendirmek için okur.”
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 74. ayette, hükmün başka bir yönü anlatılacak ve şöyle buyurulacaktır: “Oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar yağdırdık.” Bu ayeti ele alırken özellikle “altını üstüne getirmek” ifadesinin anlamı, şehirlerin tamamen yıkılması, ‘siccîl’ kelimesinin ne anlama geldiği, pişmiş balçıktan taşların mahiyeti konusunda kesin olmayan ayrıntılar, bunların meteor, volkanik taş veya başka bir fiziksel olayla zorla özdeşleştirilmemesi, Kur’an’ın teknik jeoloji kitabı olmadığı ve tarihsel ilahî azabın modern insanlara şiddet ruhsatı vermediği üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Hicr Suresi 73. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Biz uyarıyı ancak sonuç kapımıza geldiğinde mi ciddiye alıyoruz? Sağlığımızın, borçlarımızın, ilişkilerimizin veya karakterimizin verdiği işaretleri sürekli erteliyor muyuz? Bir felaket olduğunda mağdura yardım etmek yerine hemen Allah adına hüküm mü veriyoruz? Kur’an’ın söylemediği bilimsel ayrıntıları ayete ekleyip bunu “kesin mucize” diye mi sunuyoruz? Başkalarının cezalandırılmasını düşünmekten kendi ahlakımızı sorgulamayı mı unutuyoruz? Ve en önemlisi, Lût kavminin başına geleni okurken “Onlara ne oldu?” sorusundan önce “Ben hangi uyarıları hâlâ ciddiye almıyorum?” diye kendimize sorabiliyor muyuz?
“Hicr 73, ‘Güneş doğarken onları korkunç çığlık yakaladı’ buyurarak Lût kavminin küçümsediği ilahî uyarının artık gerçekleştiğini bildirir. Kur’an bunun modern fiziksel mekanizmasını ayrıntılı biçimde açıklamaz; bu nedenle ‘sayha’yı deprem, meteor veya başka bir olayla kesin biçimde özdeşleştirmek doğru değildir. Ayetin büyük dersi şudur: Hakikati ertelemek onu ortadan kaldırmaz. Uyarıyı sonuç gelmeden önce ciddiye almak hikmettir; ilahî azap kıssalarını ise başkasının acısından haz almak veya modern insanlara şiddet uygulamak için değil, kendi sorumluluğumuzu ve ahlakımızı sorgulamak için okumak gerekir.”
Ersan Karavelioğlu