Yûsuf Suresi 39. Ayette “Ey Zindan Arkadaşlarım! Ayrı Ayrı Birçok Rab mi Daha Hayırlıdır, Yoksa Tek ve Kahhâr Olan Allah mı?” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Yûsuf Suresi 38. ayette Hz. Yûsuf, İbrahim, İshak ve Yakup’un tevhid yoluna uyduğunu, Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmanın kendilerine yakışmayacağını ve bunun Allah’ın insanlara lütfu olduğunu açıklamıştı. 39. ayette ise tevhidi yalnız aile geleneğine dayandırmakla kalmaz; zindan arkadaşlarına düşündürücü bir soru yöneltir: ‘Ayrı ayrı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa tek ve Kahhâr olan Allah mı?’ Buradaki karşılaştırma, insanlara hakaret etmek veya farklı inanç sahiplerine düşmanlık üretmek için değil, nihai kulluk ve ilahlık makamının birden fazla bağımsız varlığa dağıtılmasının mı, yoksa bütün varlığın üzerinde tek Allah’ın bulunmasının mı daha tutarlı olduğunu düşündürmek içindir. Yûsuf’un yöntemi dikkat çekicidir: Önce insanlara ‘zindan arkadaşlarım’ diye yakınlıkla seslenir, sonra düşünmeye çağırır.”
Ersan Karavelioğlu
Yûsuf Suresi 39. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa tek ve Kahhâr olan Allah mı?” Ayetin Arapçası ise “Yâ sâhibeyi’s-sicni e-erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhu’l-vâhidu’l-kahhâr.” şeklindedir.Hz. Yûsuf hâlâ zindandadır ve karşısındaki iki genç ondan rüyalarını yorumlamasını beklemektedir. Fakat Yûsuf onların sorusunu yalnız teknik bir rüya tabiri olarak cevaplamaz; önce sahip olduğu bilginin kaynağını Allah’a bağlar, ardından kendi tevhid inancını açıklar ve şimdi de muhataplarını düşünmeye davet eden bir soru sorar.
Ayetin merkezindeki mesele şudur: Nihai kulluk ve ilahlık birden fazla bağımsız otoriteye mi ait olmalıdır, yoksa bütün varlığın Rabbi tek Allah mıdır? Yûsuf’un cevabı elbette tevhiddir; fakat bunu muhataplarını düşünmeye çağıran bir soru biçiminde sunması son derece dikkat çekicidir.
“Ey Zindan Arkadaşlarım” Hitabı Neden Önemlidir
Yûsuf “Yâ sâhibeyi’s-sicn”, yani “Ey iki zindan arkadaşım” diye hitap eder. Onları aşağılayan, küçümseyen veya inançlarından dolayı insanlık değerlerini yok sayan bir dil kullanmaz. Aynı zindanı paylaşmalarından doğan insanî yakınlığı önceleyen bir ifade kullanır.Bu çok önemli bir davet üslubudur. Yûsuf onlarla aynı inancı paylaşmadığını zaten söylemiştir; fakat inanç ayrılığı, insani ilişkiyi ortadan kaldırmaz. Teolojik anlaşmazlık ile kişisel düşmanlık aynı şey değildir.
İnsan başka birinin inancını yanlış bulabilir ve yine de ona nezaketle, adaletle ve saygıyla hitap edebilir. Yûsuf’un dili, hakikati savunmak için hakaret etmek gerekmediğini gösterir.
Yûsuf Neden Rüyaları Hemen Yorumlamıyor da Tevhidi Anlatıyor
Çünkü zindan arkadaşlarının ona duyduğu güven, yalnız rüya yorumundan ibaret değildir. Onlar Yûsuf’u daha önce “muhsinlerden”, yani iyilik sahibi kişilerden biri olarak gördüklerini söylemişlerdir. Yûsuf da bu güven ortamını, sahip olduğu bilginin kaynağını ve dünya görüşünü açıklamak için kullanır.Fakat burada bir manipülasyon yoktur. Yûsuf “Önce benim inancıma geçerseniz rüyanızı yorumlarım” şeklinde bir şart koşmaz. Rüyalarını biraz sonra yorumlayacaktır. Araya giren tevhid anlatımı, kendisini gizemli bir falcı gibi göstermemek ve bilgisini Allah’la ilişkilendirmek içindir.
Bu, dinî konuşmanın insanın ihtiyacını sömürmeden yapılabileceğini gösterir. İnsanların çaresizliği, onların vicdanını zorlamak için kullanılmamalıdır.
“Ayrı Ayrı Birçok Rab” İfadesindeki “Erbâb” Ne Anlama Gelir
“Erbâb”, “rab” kelimesinin çoğuludur. Burada Allah’ın dışında ilahlık veya kulluk makamı verilen varlıkları ifade eder. Yûsuf’un sorusu, birden fazla bağımsız ilah veya nihai otorite anlayışını tevhidle karşılaştırmaktadır.Bu ifadeyi günlük hayattaki bütün otorite biçimlerine yaymak doğru olmaz. Bir öğretmenin öğretmenlik yetkisi, hâkimin hukuki yetkisi, doktorun uzmanlığı veya yöneticinin sınırlı görevi ilah edinmek değildir.
Tevhidin reddettiği şey, yaratılmış bir varlığa Allah’a ait mutlak ilahlık ve kulluk hakkını vermektir. İnsanlar arasındaki sınırlı görev ve otorite ilişkileri başka bir konudur.
“Muteferrikûn” Yani “Ayrı Ayrı” İfadesi Neyi Vurguluyor
Ayetteki “muteferrikûn”, dağılmış, ayrı ayrı, birbirinden farklı anlamına gelir. Yûsuf yalnız sayı çokluğunu değil, birbirinden bağımsız ve farklı ilahların varlığı fikrini sorgulamaktadır.Birden fazla nihai ilah fikrinde her birinin bağımsız mutlak irade sahibi olduğu varsayılırsa, “Nihai otorite gerçekte kime aittir?” sorusu ortaya çıkar. Tevhid ise nihai ilahlıkta bölünme olmadığını söyler: Allah birdir.
Ancak buradan toplumdaki bütün farklılıkların kötü olduğu sonucu çıkarılamaz. İnsanların farklı uzmanlıklara, kurumlara, fikirlere ve yöneticilere sahip olması ile birden fazla ilah kabul etmek aynı şey değildir.
Ayet Siyasi Olarak “Tek İnsan Yönetici Olmalıdır” mı Diyor
Hayır. “Allah tektir” ifadesinden “O hâlde dünyada tek bir insan bütün yetkiyi elinde bulundurmalıdır” sonucu çıkarılamaz. İlahi birlik ile insan siyasetindeki yönetim biçimleri aynı kategori değildir.Allah’ın mutlak otoritesi yaratıcıya aittir; insan otoriteleri ise sınırlı, hesap verebilir ve yanılabilir olmalıdır. Bir hükümdar, lider veya dinî otorite kendisini sorgulanamaz ve mutlak hâle getirirse, insanın sınırlı konumunu aşmış olur.
Dolayısıyla Yûsuf 39, insan otoriterliğini meşrulaştırmak için kullanılmamalıdır. Allah’ın birliği, bir insanın mutlaklaştırılması anlamına gelmez; tam tersine hiçbir insanın Allahlaştırılmaması gerektiğini hatırlatır.
“Hangisi Daha Hayırlıdır?” Sorusu Gerçekten İki Eşit Seçeneği mi Karşılaştırıyor
Ayette “hayrun”, yani “daha hayırlı / daha iyi” ifadesi kullanılır. Bu, Arapça belagatte karşı tarafı düşünmeye yönelten retorik bir karşılaştırma olarak anlaşılır. Yûsuf, birçok rab ile tek Allah’ı eşit derecede doğru iki seçenek gibi sunmuyor.Sorunun yönü tevhidi göstermek içindir. Daha önce kendi inanç çizgisini açıklamış ve Allah’a ortak koşmanın doğru olmadığını söylemiştir. Dolayısıyla burada “İki seçenek de aynı derecede haklı olabilir” şeklinde bir relativizm yoktur.
Ancak Yûsuf yine de muhatabın aklına seslenir. Hakikate inanmak, düşünmeyi gereksiz hâle getirmez.
Yûsuf’un Soru Sorarak Anlatması Neden Önemlidir
Bir insana yalnız sonuç söylemek ile onu sonuç üzerine düşündürmek arasında fark vardır. Yûsuf burada “Böyle inanacaksınız” diye bağırmak yerine karşılaştırmalı bir soru sorar.Soru muhatabın zihnini aktif hâle getirir. Birden fazla ayrı ilah fikrinin tutarlılığını düşünmesini sağlar ve tek Allah inancını değerlendirmeye çağırır.
Bu, dinî eğitim açısından önemli bir ilkedir. Soru sormak imansızlık değildir. Tam tersine doğru sorular, insanın inancını daha bilinçli hâle getirebilir. Yûsuf’un kendisi de muhatabını soru yoluyla düşünmeye davet etmektedir.
“El-Vâhid” Ne Anlama Gelir
“El-Vâhid”, Allah’ın bir ve tek olduğunu ifade eder. Bu birlik yalnız matematiksel anlamda “bir tane” olmak değildir; Allah’ın ilahlığında, mutlak egemenliğinde ve kulluk hakkındaki eşsizliğini ifade eder.Allah yaratılmışların arasındaki bir varlık gibi “birinci birey” değildir. O, yaratılmışlarla aynı kategori içinde sayılan bir nesne değildir. Tevhid, Allah’ın yaratılmışlardan farklı ve eşsiz olduğunu da içerir.
Bu nedenle Allah’ın birliğini insan veya nesne birliğiyle tamamen aynı biçimde düşünmek eksik kalır. Allah’ın birliği, O’nun eşsiz ve ortaksız ilahlığıdır.
“El-Kahhâr” Ne Anlama Gelir
“El-Kahhâr”, bütün varlık üzerinde mutlak üstünlüğe sahip olan, hiçbir şeyin hükmünden kaçamadığı, her şeyi kudreti altında tutan anlamlarına gelir. “Kahhâr” Allah’ın mutlak egemenliğini vurgulayan güçlü isimlerinden biridir.Bu isim insan dilindeki zalimce zorbalık kavramıyla karıştırılmamalıdır. İnsan bir başkasını haksız yere ezdiğinde zulmedebilir; Allah için kullanılan “el-Kahhâr” ise keyfî zulüm anlamında değildir. Allah’ın adaleti ve hikmetiyle birlikte anlaşılır.
Dolayısıyla “Allah Kahhâr’dır”, “Allah sebepsiz yere insanlara eziyet eder” anlamına gelmez. Anlamı, hiçbir yaratılmışın O’na karşı bağımsız ve eşit bir mutlak güç sahibi olmadığıdır.

“Kahhâr” İsmi İnsanlara Zorbalık Yapmayı Meşrulaştırır mı
Hayır. Allah’a ait bir sıfatı insanın kendi zorbalığına kalkan yapmak ciddi bir yanlış olur. İnsan “Allah Kahhâr’dır, ben de güçlü olduğum için istediğimi yaparım” diyemez.Allah’ın mutlak egemenliği ile insanın sınırlı yetkisi aynı değildir. İnsan gücü ahlaki ve hukuki sınırlarla çevrilidir; başkasına zulmetme hakkı yoktur.
Hatta tevhidin önemli sonuçlarından biri, insanın başka insanları mutlaklaştırmamasıdır. Hiçbir hükümdar, din adamı veya başka otorite Allah’ın yerine geçemez ve sorgulanamaz ilahî statü kazanamaz.

Allah’ın Kahhâr Olması İnsan İradesini Yok mu Eder
Hayır. Allah’ın mutlak egemenliği ile insanın ahlaki sorumluluğu birlikte düşünülmelidir. Yûsuf kıssasının kendisi bunun açık örneğidir: İnsanlar seçim yapar, Yûsuf seçim yapar, kardeşler seçim yapar ve Aziz’in eşi seçim yapar; herkes yaptığı tercihlerin ahlaki sorumluluğunu taşır.Allah’ın egemenliği “İnsan zaten ne yaparsa zorla yaptırılıyor” anlamına indirgenirse kıssadaki sorumluluk dili anlamsızlaşır. Kur’an insanı gerçek tercihler yapan sorumlu bir varlık olarak ele alır.
Dolayısıyla kader veya ilahî egemenlik fatalizm değildir. Allah mutlak Rab’dir; insan ise yaratılmış ve sorumlu bir faildir.

Birçok Rab Anlayışı İnsan Psikolojisinde Bölünmüşlük Anlamına mı Gelir
Ayetin temel konusu teolojik tevhiddir. Buradan doğrudan modern psikoloji teorileri çıkarmak doğru olmaz. Bununla birlikte tevhidin insanın nihai bağlılığını tek bir ilahî merkeze yönelttiği söylenebilir.İnsan hayatında para, şöhret, makam veya başkalarının onayı çok güçlü etkiler oluşturabilir. Fakat bunların her birini kelimenin teknik anlamıyla otomatik olarak “ilah” veya “şirk” diye nitelemek doğru değildir. Dinî kavramları her mecazî bağlılığa gelişigüzel uygulamak ağır hükümler doğurabilir.
Daha ölçülü ifade şudur: Tevhid insana hiçbir dünyevî değeri mutlaklaştırmaması gerektiğini öğretir. Para değerlidir ama mutlak değildir; makam önem taşıyabilir ama insanın nihai Rabbi değildir.

Tevhid İnsan Özgürlüğüyle Nasıl İlişkilidir
Allah’ın tek Rab kabul edilmesi, insanın başka yaratılmışları mutlak otorite hâline getirmemesine güçlü bir zemin sağlar. İnsan başka insanlara itaat edebilir, kurumların kurallarına uyabilir ve uzmanlardan yardım alabilir; fakat bunların hepsi sınırlı otoritelerdir.Bir insan veya kurum “Benim sözüm Allah’ın sözü gibi sorgulanamaz” konumuna yükseldiğinde ciddi bir problem ortaya çıkar. Tevhid bu açıdan insanı insanların ilahlaştırılmasına karşı korur.
Bu yüzden tevhid yalnız metafizik bir fikir değil, insan onurunu da destekleyen bir ilkedir: Kul Allah’a kulluk eder; başka kulları tanrılaştırmaz.

Bu Ayet Farklı İnançtaki İnsanlarla Barış İçinde Yaşamaya Engel midir
Hayır. Yûsuf zindan arkadaşlarının inancına katılmıyor ve bunu açıkça ifade ediyor; fakat onlara düşmanlık yapmıyor. Tam tersine onların sorularını dinliyor, kendilerine yardım ediyor ve “zindan arkadaşlarım” diye insani bir yakınlık kuruyor.Bu bize çok önemli bir ayrım öğretir. Bir Müslüman “Ben tevhidin doğru olduğuna inanıyorum” diyebilir ve bununla birlikte farklı inanç mensuplarının insanlık onuruna, güvenliğine ve haklarına saygı gösterebilir.
Teolojik doğruluk iddiası ile toplumsal düşmanlık zorunlu olarak aynı şey değildir. Farklı inanmak, otomatik düşman olmak değildir.

“Bütün İnançlar Aynıdır” Demeden Saygılı Olmak Mümkün müdür
Evet. Saygı göstermek için bütün inançların teolojik olarak aynı olduğunu söylemek gerekmez. Yûsuf kendi inancının doğru olduğunu açıkça savunmakta ve birçok rab anlayışını sorgulamaktadır.Bununla birlikte muhataplarına hakaret etmez ve onları insanlık dışına çıkarmaz. Bu, iki uç arasında önemli bir denge kurar: Teolojik relativizme düşmeden insanî saygıyı korumak mümkündür.
İnsan kendi inancını doğru bulabilir; karşı taraf da kendi inancını savunabilir. Bu fikir ayrılığı, şiddet veya zorlamanın meşru hâle gelmesi anlamına gelmez. İnanç, zorla kalbe yerleştirilemez.

Yûsuf’un Daveti Zorlama İçeriyor mu
Hayır. Yûsuf zindanda karşısındaki iki kişiye düşünsel bir soru yöneltmektedir. Onları dövmek, tehdit etmek veya rüyalarının yorumunu iman şartına bağlamak gibi bir davranış yoktur.Bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Yûsuf’un elinde bilgi vardır ama bu bilgiyi vicdanları zorlamak için kullanmaz. Tevhidi açıklar, gerekçe sunar ve sorular sorar.
Dinî davetin özü, hakikati anlatmak ve insanı düşünmeye çağırmaktır. Zorlama, iman üretmez; yalnız dış davranışı kontrol edebilir.

Yûsuf Suresi 38 ve 39 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûsuf 38’de Hz. Yûsuf kendi pozitif inanç çizgisini açıklamıştı: İbrahim, İshak ve Yakup’un tevhid yoluna uyduğunu ve Allah’a ortak koşmanın doğru olmadığını söylemişti. Yûsuf 39’da ise bu inancı zindan arkadaşlarının düşüncesine açar ve “Birbirinden ayrı birçok rab mi, yoksa tek ve Kahhâr Allah mı?” diye sorar.Böylece tevhid yalnız miras alınmış bir kimlik olarak bırakılmaz; akıl yürütmeyle de savunulur. Yûsuf neye inandığını söyler ve ardından bunun üzerinde düşünmeye çağırır.
Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 40. ayette, bu muhakeme daha da ileri taşınacaktır. Hz. Yûsuf, Allah’ın dışında kulluk edilenlerin insanların ve atalarının verdiği isimlerden ibaret olduğunu, Allah’ın bunlar hakkında bir delil indirmediğini söyleyecek ve “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez” diyecektir. Bu ayet özellikle dinî iddiada delil, isimlerin hakikat üretmemesi, Allah’ın hükmünün anlamı ve ‘hüküm yalnız Allah’ındır’ ifadesinin insan hukukunu veya siyasi kurumları bütünüyle ortadan kaldıracak şekilde yorumlanmaması açısından çok dikkatli ele alınmalıdır.

Sonuç: Yûsuf Suresi 39. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûsuf Suresi 39. ayet, tevhidin en kısa fakat en güçlü aklî sorularından birini ortaya koyar. Hz. Yûsuf zindan arkadaşlarına “Ayrı ayrı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa tek ve Kahhâr olan Allah mı?” diye sorar. Burada amaç karşı tarafı aşağılamak değil, kulluğun ve nihai otoritenin nereye yöneltileceğini düşündürmektir. Yûsuf’un yöntemi, hakikate güçlü biçimde inanmanın nezaket ve düşünsel davetle birlikte yürüyebileceğini gösterir.Ayetin ilk büyük mesajı, tevhidin yalnız miras değil, düşünülebilir bir hakikat olduğudur. Yûsuf bir önceki ayette atalarının tevhid yolunu izlediğini söylemişti; şimdi ise “Atalarım böyle dedi, yeter” noktasında kalmaz. Muhataplarına karşılaştırmalı bir soru yöneltir. Böylece gelenek ile akıl birbirinin düşmanı yapılmaz.
İnsan doğru bir geleneği ailesinden öğrenebilir ve aynı zamanda neden doğru olduğunun üzerinde düşünebilir. Bilinçli iman, mirası anlamayla derinleşir.
Ayetin ikinci büyük mesajı Allah’ın tekliğini insan otoritelerinin tekliğiyle karıştırmamaktır. “Allah birdir” cümlesi, dünyadaki bütün yetkinin tek bir insana verilmesini gerektirmez. Allah’ın mutlak otoritesi yaratıcıya aittir; insan otoritesi ise daima sınırlı ve hesap verebilir olmalıdır. Bu nedenle Yûsuf 39, diktatörlüğü veya sorgulanamaz insan liderliğini destekleyen bir slogan hâline getirilemez.
Tam tersine tevhid, insana şu sınırı hatırlatır: Hiçbir insan Allah değildir.
Ayetin üçüncü büyük mesajı “el-Vâhid” isminin yalnız matematiksel sayı olmadığını anlamaktır. Allah’ın birliği, O’nun ilahlıkta eşsizliğini ifade eder. Allah yaratılmışların arasından seçilmiş “bir tane varlık” değildir; yaratılmışların Rabbi ve yaratıcısıdır.
Bu nedenle tevhid, Allah’ı yaratılmışlarla aynı kategoriye yerleştirmeden O’nun eşsizliğini ve ortaksızlığını kabul etmektir.
Ayetin dördüncü büyük mesajı “el-Kahhâr” ismini zorbalık olarak anlamamaktır. İnsan zorbalığı, sınırlı bir varlığın başkasının hakkını haksız biçimde ezmesidir. Allah’ın Kahhâr oluşu ise bütün yaratılmışların üzerinde mutlak egemenliğe sahip olmasıdır.
Allah’ın kudreti adaletsizlik anlamına gelmez. Mutlak güç ile zulüm aynı kavram değildir.
Bu ayrım özellikle önemlidir; çünkü insanlar bazen kendi baskıcı davranışlarını dinî kavramlarla meşrulaştırmaya çalışabilirler. Oysa hiçbir insan Allah’ın mutlak sıfatlarını kendi iktidarı için sahiplenemez.
Ayetin beşinci büyük mesajı birden fazla dünyevî otoritenin varlığını şirk saymamaktır. İnsan hayatında doktor, öğretmen, hâkim, yönetici ve aile gibi farklı yetki alanları olabilir. Bunların varlığı birçok ilaha inanmak anlamına gelmez.
Şirk, yetki paylaşımının sayısıyla değil, Allah’a ait ilahlık makamının yaratılmışa verilmesiyle ilgilidir. Bu nedenle dinî kavramları dikkatli kullanmak gerekir.
Ayetin altıncı büyük mesajı düşünmenin imanla çatışmadığıdır. Yûsuf zindan arkadaşlarına bir soru yöneltiyor. Bu soru, onların düşünmesini beklediğini gösteriyor. Kur’an’daki tevhid anlatımı yalnız “kabul et” emrinden ibaret değildir; birçok yerde insanı akletmeye ve karşılaştırmaya çağırır.
Bu yüzden samimi dinî soru, otomatik olarak iman eksikliği değildir. Hakikati arayan soru, bazen imanın derinleşmesinin başlangıcı olabilir.
Ayetin yedinci büyük mesajı inanç ayrılığı ile düşmanlığı birbirinden ayırmaktır. Yûsuf zindan arkadaşlarının inançlarını paylaşmıyor. Hatta onların inanç sistemine açık eleştiri yöneltiyor. Buna rağmen onlara saygıyla konuşuyor ve yardım etmeye devam ediyor.
Bu bize güçlü bir ahlak sunar: Karşı tarafın fikrine katılmadan onun insanlığını koruyabilirsin. Teolojik farklılık hakaret, nefret veya haksızlık ruhsatı değildir.
Ayetin sekizinci büyük mesajı gücün kimde olduğuna dair nihai sınırı bilmektir. Allah Kahhâr’dır; yani mutlak güç O’na aittir. İnsanların gücü ise geçici ve sınırlıdır. Aziz’in eşi Yûsuf’u hapse attırabilecek kadar güçlü görünmüştü; fakat onun gücü mutlak değildi. Zindanı yönetenler güçlü olabilir; fakat onlar da Allah’ın yaratılmış kullarıdır.
Bu fark insanı hem kibirden hem aşırı korkudan koruyabilir. İnsan güçlü olabilir ama ilah değildir.
Dokuzuncu ve belki ayetin en güçlü mesajı, insanın nihai kulluk merkezini belirlemesidir. Hayatta birçok şey bizi etkileyebilir: para, itibar, makam, insanlar veya korkular. Bunların hepsi gerçek etkilere sahip olabilir; fakat hiçbiri nihai Rab değildir.
Tevhid insana her şeyi değersizleştirmeyi değil, her şeyi doğru yerine koymayı öğretir. Parayı araç olarak görür, ilah yapmaz. İnsanı sever, tanrılaştırmaz. Otoriteye gereken yerde uyar ama mutlaklaştırmaz. Sebeplere başvurur ama onları Allah’tan bağımsız görmez.
Böylece tevhid, hayatın bütün değerlerini yok etmez; onların sınırını belirler.
Yûsuf Suresi 39. ayetin bütün mesajını şu şekilde özetlemek mümkündür: Allah’ın tekliğini bilinçli biçimde düşün. Birçok sınırlı insan otoritesini birçok ilahla karıştırma. Hiçbir insanı veya kurumu mutlaklaştırma. ‘Kahhâr’ ismini insan zorbalığına benzetme. İnancını güçlü biçimde savunurken farklı inançtaki insanlara düşmanlık üretme. Soru sormaktan ve düşündürmekten korkma. Ve kulluğun nihai merkezini yalnız Allah’a ver; çünkü insanın gerçek özgürlüğü, yaratılmışları ilahlaştırmadığı yerde başlar.
Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 40. ayette, Hz. Yûsuf tevhid muhakemesini daha da ileri taşıyacak ve Allah’ın dışında kulluk edilen şeylerin insanların kendilerinin ve atalarının verdiği isimlerden ibaret olduğunu, Allah’ın bunlar hakkında hiçbir delil indirmediğini söyleyecektir. Ardından “Hüküm yalnız Allah’ındır; O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez” diyecektir. Bu ayet özellikle isim vermenin bir şeyi hakikat yapıp yapmadığı, dinî iddiada delilin gerekliliği, ‘hüküm yalnız Allah’ındır’ ifadesinin anlamı ve bu sözün insan hukukunu, uzmanlığı veya meşru devlet düzenini reddeden bir slogana dönüştürülmemesi bakımından son derece önemli olacaktır.
Ve belki Yûsuf Suresi 39. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Hayatımızda neyi farkında olmadan mutlaklaştırıyoruz? Bir insanın, makamın veya kurumun sözüne Allah’ın sözüymüş gibi sorgulanamazlık mı veriyoruz? İnancımızı anlatırken Yûsuf gibi muhatabımızın aklına ve insanlık onuruna saygı gösterebiliyor muyuz? Ve en önemlisi, yalnız dilimizle “Allah birdir” demekle kalmayıp hiçbir yaratılmışı O’nun yerine koymadan gerçekten tevhid merkezli yaşayabiliyor muyuz?
“Yûsuf 39, Hz. Yûsuf’un zindan arkadaşlarına ‘Ayrı ayrı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa tek ve Kahhâr olan Allah mı?’ diye sorduğunu bildirir. Bu soru hakaret değil, düşünmeye davettir. Allah’ın birliği bir insanın mutlaklaştırılması, ‘Kahhâr’ ismi de zorbalığın kutsanması değildir. Tevhid, hiçbir yaratılmışa Allah’a ait mutlak ilahlık makamını vermemek ve insanlarla inanç farklılığı yaşarken bile adalet ile insani saygıyı korumaktır. Gerçek kulluk, yaratılmışları ilahlaştırmadan nihai yönelişi yalnız Allah’a verebilmektir.”
Ersan Karavelioğlu