Yûnus Suresi 18. Ayette “Allah’ı Bırakıp Kendilerine Ne Zarar Ne de Fayda Verebilecek Şeylere Kulluk Ediyor ve ‘Bunlar Allah Katında Bizim Şefaatçilerimizdir’ Diyorlar” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan Allah’a yaklaşmak isterken bazen aracıya öyle büyük bir güç yükleyebilir ki araç, farkında olmadan Allah’a ait yetkinin ortağı gibi görülmeye başlanır. Tevhid insanı bütün sahte mutlaklıklardan kurtarır: Şefaat de yardım da hüküm de Allah’ın bağımsız egemenliğinin dışında değildir.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 18. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar verebilen ne de fayda sağlayabilen şeylere kulluk ediyor ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a, göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve çok yücedir.”
Yûnus Suresi 17. ayette:
Allah hakkında yalan uydurmanın
ve Allah’ın ayetlerini yalanlamanın
çok büyük bir zulüm olduğu bildirilmişti.
Şimdi 18. ayet bunun somut bir örneğine geçer:
Allah dışında bazı varlıklara kutsal güç yüklemek
ve ardından:
“Bunlar bizi Allah’a yaklaştırır, Allah katında bizim için araya girer.”
demek.
Ayetin merkezindeki konu:
tevhid ve şefaat anlayışıdır.
Ayetin İlk Muhatapları Kimlerdi
İlk bağlamda ayet özellikle Mekke müşriklerinin din anlayışını hedef alır.Onlar Allah’ın varlığını bütünüyle reddeden bir toplum değildi.
Kur’an’ın başka ayetlerinden de anlaşıldığı üzere:
Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul edenler bulunuyordu.
Fakat bunun yanında:
putlara,
çeşitli kutsallaştırılmış varlıklara
ve Allah’a ortak kabul edilen aracılara
dinî bir konum veriyorlardı.
Sorun:
“Allah yoktur.”
demeleri değildi yalnızca.
Asıl problem:
Allah’ın yanında başka kutsal güç odakları oluşturmalarıydı.
“Allah’ı Bırakıp Onlara Kulluk Ediyorlar” Ne Demektir
Ayette:“ve ya‘budûne min dûnillâh...”
denilir.
Yani:
“Allah’ın dışında / Allah’tan başka birtakım varlıklara kulluk ediyorlar.”
“İbadet” yalnızca:
secde etmek
anlamına indirgenemez.
İçinde:
kulluk,
ilahî bağlılık,
nihai teslimiyet,
dua,
kutsal yetki tanıma
gibi boyutlar bulunabilir.
Ayetin eleştirdiği şey, yaratılmış bir varlığın Allah’a ait kulluk alanına taşınmasıdır.
“Kendilerine Ne Zarar Ne de Fayda Verebilirler” Ne Anlama Gelir
Ayet:“mâ lâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum”
der.
Yani:
“Onlara ne zarar verebilecek ne de fayda sağlayabilecek şeylere...”
Buradaki güçlü soru şudur:
Kendi başına:
yaratamayan,
rızık veremeyen,
hayat ve ölüm üzerinde bağımsız yetkisi bulunmayan
bir varlık nasıl Allah’ın yanında ilahî güç sahibi kabul edilebilir?
Put:
kendisine bile yardım edemez.
İnsan tarafından yapılır.
Taşınır.
Kırılabilir.
Kaybolabilir.
Kur’an bu nedenle insanı:
yaratılmış olan ile Yaratıcı arasındaki farkı korumaya
çağırır.
İnsanların Fayda Vermesi Bu Ayetle Çelişir mi
Hayır.Bir doktor:
tedavi edebilir.
Bir öğretmen:
bilgi verebilir.
Bir arkadaş:
yardım edebilir.
Bir hâkim:
hak sahibine hakkını teslim edebilir.
Bunların hepsi gerçek anlamda sebepler üzerinden fayda sağlayabilir.
Ayetin reddettiği şey:
yaratılmışlara Allah’tan bağımsız, mutlak ve ilahî fayda-zarar yetkisi vermektir.
Bu nedenle:
insandan yardım almak ≠ insana ibadet etmek.
Tevhid, insanî yardımı reddetmez.
İnsanî yardımın Allah’a rakip bir mutlak güç hâline getirilmesini reddeder.
“Bunlar Allah Katında Bizim Şefaatçilerimizdir” Ne Demektir
Ayette müşriklerin sözü şöyle aktarılır:“hâulâi şufe‘âunâ indallâh”
Yani:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
“Şefaat”:
birinin başka biri lehine aracılık etmesi,
onun hakkında iyi bir sonuç talep etmesi
anlamını taşır.
Buradaki problem yalnızca:
“Aracılık”
kelimesinin kullanılması değildir.
Problem, bu varlıklara Allah’ın izin ve egemenliğinden bağımsız bir şefaat gücü yüklenmesidir.
Kur’an Şefaati Tamamen Reddediyor mu
Hayır.Bu çok önemli bir ayrımdır.
Kur’an bazı ayetlerde şefaatin:
Allah’ın izniyle
mümkün olduğunu bildirir.
Yûnus Suresi 3. ayette zaten şöyle denmişti:
“O’nun izninden sonra olmadıkça hiçbir şefaatçi yoktur.”
Dolayısıyla Kur’an’ın reddettiği şey:
şefaat kavramının kendisi değil,
Allah’ı aşabilen, Allah’ı mecbur bırakabilen veya Allah’tan bağımsız işleyen bir şefaat anlayışıdır.
Şefaat varsa bile:
yetkinin kaynağı yine Allah’tır.
Bir Şefaatçi Allah’ın Kararını Zorla Değiştirebilir mi
Hayır.İslam’daki şefaat anlayışını dünyadaki siyasi aracılıkla aynı düşünmemek gerekir.
Dünyada biri:
hakimi ikna edebilir,
otoriteye baskı yapabilir,
kararı değiştirebilir.
Fakat Allah:
bilgisiz değildir.
Bir şeyi unutmuş değildir.
Birinin anlatmasıyla:
“Ben bunu bilmiyordum.”
demez.
Kimse Allah üzerinde baskı kuramaz.
Dolayısıyla şefaat:
Allah’ın kararına rağmen çalışan bağımsız bir lobi mekanizması değildir.
Allah izin verirse gerçekleşir.
“Nasıl Olsa Şefaat Edilir” Diyerek Günaha Güvenilebilir mi
Hayır.Bu, şefaat kavramını tehlikeli biçimde yanlış anlamaktır.
Bir insan:
“İstediğim kadar günah işlerim, sonunda biri beni mutlaka kurtarır.”
diyemez.
Çünkü hiçbir yaratılmış varlık Allah’ın hükmünü garanti altında tutamaz.
Şefaat:
günaha izin belgesi
değildir.
İnsanın görevi:
iman,
tövbe,
salih amel,
Allah’ın rahmetine yöneliş
ve sorumluluktur.
Şefaat ümidi, sorumsuzluk gerekçesine dönüştürülemez.
Peygamber’in Şefaati Konusu Bu Ayetle Çelişir mi
Hayır.İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in ahirette şefaatiyle ilgili çok sayıda rivayet ve teolojik açıklama vardır.
Fakat temel ilke değişmez:
Peygamber Allah’tan bağımsız bir şefaat yetkisine sahip değildir.
Allah izin verir.
Peygamber şefaat eder.
Nihai hüküm:
Allah’ındır.
Dolayısıyla Hz. Muhammed’in şefaatine inanmak ile müşriklerin putlarına bağımsız kutsal aracılık gücü vermeleri aynı şey değildir.
Belirleyici fark:
ilahî izin ve bağımsızlık meselesidir.

Birinden “Benim İçin Dua Et” Demek Şirk midir
Hayır.Hayatta olan bir insana:
“Benim için dua eder misin?”
demek başlı başına şirk değildir.
Sahabe döneminde insanların birbirlerinden dua istemelerine ilişkin örnekler de vardır.
Çünkü burada kişi:
karşısındaki insanı ilah kabul etmez.
Ondan:
Allah’a dua etmesini
ister.
Asıl ayrım şudur:
Bir insandan dua istemek başka,
o insana:
Allah’tan bağımsız biçimde kaderi yöneten ilahî bir güç
atfetmek başka şeydir.

Evliyalar ve Vefat Etmiş Salih Kişiler Üzerinden Tevessül Konusu Bu Ayetle Aynı mıdır
Bu konuda İslam geleneğinde ayrıntılı teolojik ve fıkhî tartışmalar vardır.Tevessülün bazı biçimlerini kabul eden âlimler bulunurken,
bazı biçimlerine ciddi biçimde karşı çıkan âlimler de vardır.
Bu tartışmaları görmezden gelip:
“Her türlü aracılık sözü kesinlikle aynı şeydir.”
demek tarihsel ve ilmî çeşitliliği yok sayar.
Fakat tartışmaların üstünde duran temel tevhid ilkesi açıktır:
Hiçbir peygamber, veli veya salih kul Allah’tan bağımsız ilahî güç sahibi değildir.
Dua ve şefaat konusunda nihai yetki Allah’a aittir.

Saygı ile İbadet Arasındaki Sınır Nedir
Bir insanı:sevmek,
ona saygı göstermek,
onun hayatından örnek almak
ibadet değildir.
Hz. Muhammed’i sevmek ibadet etmek anlamına gelmez.
Anne-babayı sevmek de öyle.
Bir âlime hürmet etmek de.
Sorun, saygının:
ilahî yetki atfetmeye
dönüşmesidir.
Bir insan:
yanılmaz,
her şeyi bilir,
kaderimi bağımsız biçimde belirler,
Allah’ın hükmünü istediği gibi değiştirir
gibi düşünülmeye başlanırsa tevhid açısından ciddi problem ortaya çıkar.
Saygı başka, ilahlaştırma başkadır.

“Allah’a Bilmediği Bir Şeyi mi Haber Veriyorsunuz?” Ne Demektir
Ayetin en çarpıcı cümlelerinden biri şudur:“Kul etunebbiûnallâhe bimâ lâ ya‘lemu fi’s-semâvâti ve lâ fi’l-ard?”
Yani:
“De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?”
Bu son derece güçlü bir retorik sorudur.
Müşrikler:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
diyor.
Kur’an ise:
Allah böyle bir yetki vermediyse siz bu şefaatçileri nereden çıkardınız?
diye soruyor.
Allah’ın bilmediği ama sizin bildiğiniz bir kutsal düzen mi var?
Elbette hayır.

Allah’ın “Bilmemesi” Mümkün mü
Hayır.Buradaki soru gerçek bir bilgi eksikliği isnadı değildir.
Tam tersine iddianın imkânsızlığını ortaya koyar.
Allah:
göklerdeki
ve yerdeki
her şeyi bilir.
Eğer bu varlıklar gerçekten Allah tarafından:
bağımsız şefaatçiler
olarak tayin edilmiş olsaydı bunu en iyi bilen Allah olurdu.
Dolayısıyla:
“Allah’ın bildirmediği ilahî ortakları biz biliyoruz.”
iddiası kendi içinde çelişkilidir.
Ayet bunu güçlü bir mantık sorusuyla açığa çıkarır.

“Sübhânehû” İfadesi Neden Kullanılıyor
Ayet:“Sübhânehû”
der.
Yani:
“O, bunlardan münezzehtir.”
Yûnus 10’da cennet halkının:
“Sübhâneke Allahümme”
dediğini görmüştük.
Burada da tesbih tekrar karşımıza çıkar.
Allah’ı tesbih etmek:
O’nu:
eksiklikten,
acizlikten,
ortağa ihtiyaç duymaktan
uzak bilmektir.
Allah, işlerini yürütmek için kendisiyle aynı düzeyde güç sahibi ortaklara muhtaç değildir.

“Allah Onların Ortak Koştuklarından Yücedir” Ne Demektir
Ayetin sonunda:“ve te‘âlâ ammâ yuşrikûn”
denilir.
Yani:
“Onların ortak koştuklarından çok yücedir.”
“Şirk”:
Allah’a ait olan ilahî özelliklerde,
ibadette
veya mutlak yetkide
başkasını O’na ortak koşmaktır.
Tevhid ise:
Allah’ın eşsizliğini korumaktır.
Bu yalnızca:
“Bir tane Tanrı vardır.”
demekle sınırlı değildir.
Aynı zamanda:
nihai kulluk,
mutlak hüküm,
ilahî egemenlik
ve bağımsız kutsal yetkinin yalnız Allah’a ait olduğunu kabul etmektir.

Yûnus 17 ve 18 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 17:Allah adına yalan uydurmayı
çok büyük bir zulüm olarak açıklamıştı.
Yûnus 18’de bunun tarihsel bir örneği görülür:
İnsanlar bazı varlıklar hakkında:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
diyorlar.
Kur’an hemen soruyor:
“Bu bilgiyi nereden aldınız?”
Bu iki ayet birlikte önemli bir dinî düşünme ilkesi oluşturur:
Birisi:
“Allah böyle istiyor.”
“Allah kesin bunu yapacak.”
“Şu kişi Allah katında kesin şu yetkiye sahip.”
dediğinde şu soru sorulmalıdır:
Delilin nedir?
Dinî iddia, yalnızca tekrarlandığı için Allah’ın hükmüne dönüşmez.

Sonuç: Yûnus Suresi 18. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 18. ayet İslam’ın merkezindeki tevhid ilkesini son derece güçlü biçimde açıklar.İlk muhataplar Allah’ın varlığını tamamen inkâr eden insanlar değildi.
Allah’a inanıyorlardı.
Ama Allah ile kendi aralarına kutsallaştırdıkları başka varlıklar koyuyor ve:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
diyorlardı.
İşte ayetin çok önemli mesajı burada ortaya çıkar:
Allah’a inanmak tek başına tevhid için yeterli değildir.
Allah’ın yanında:
başka mutlak güçler,
başka bağımsız ilahî otoriteler,
başka kutsal egemenlik merkezleri
oluşturulmamalıdır.
Çünkü tevhid:
yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değil, Allah’ın eşsizliğini korumaktır.
Ayet putlar hakkında:
“Size ne zarar ne de fayda verebilirler.”
der.
Bu sözün doğru anlaşılması gerekir.
İnsan insana fayda sağlayabilir.
Doktor seni tedavi edebilir.
Arkadaşın seni zor durumda kurtarabilir.
Bir avukat seni savunabilir.
Bir öğretmen sana hayatını değiştirecek bilgi verebilir.
Bunları reddetmek tevhid değildir.
Tevhid:
sebepleri inkâr etmek değil, sebepleri ilahlaştırmamaktır.
Doktor:
şifa sebebi olabilir.
Ama mutlak şifa sahibi değildir.
Para:
hayatını kolaylaştırabilir.
Ama seni ölümden kurtaramaz.
Bir yönetici:
imkân sağlayabilir.
Ama kaderin ilahı değildir.
Bir insan:
sana destek olabilir.
Ama Allah’ın yerine geçmez.
Bu anlamda Yûnus 18 yalnızca antik putlardan söz eden uzak bir tarih ayeti değildir.
İnsan bugün taş bir heykele secde etmeyebilir ama:
paraya,
güce,
şöhrete,
bir lidere,
bir dinî otoriteye
Allah’a ait mutlaklığı yükleme tehlikesi her çağda düşünülebilir.
Elbette bunların hepsine mecazen hemen:
“put”
demek teolojik hüküm anlamında doğru değildir.
Fakat ayetin bize öğrettiği temel sorgulama geçerlidir:
Hayatında kimi veya neyi mutlaklaştırıyorsun?
Şefaat meselesinde de aynı denge gerekir.
Kur’an şefaati mutlak biçimde yok saymaz.
Ama şefaatin hiçbir zaman:
Allah’tan bağımsız bir güç
olmasına izin vermez.
Yûnus 3 zaten:
“O’nun izninden sonra olmadıkça hiçbir şefaatçi yoktur.”
demişti.
Bu yüzden:
“Nasıl olsa beni biri kurtarır.”
diyerek Allah’a karşı sorumluluğu hafife almak tehlikelidir.
Hiçbir peygamber,
hiçbir veli,
hiçbir melek,
hiçbir kutsallaştırılmış kişi
Allah’ın hükmünü zorla değiştiremez.
Allah kimsenin baskısı altında hüküm vermez.
Ayetin en güçlü sorusu ise:
“Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?”
sorusudur.
Bu aslında din adına ortaya atılan bütün delilsiz iddialara yönelik olağanüstü bir ölçüdür.
Bir insan:
“Allah kesin bunu istiyor.”
dediğinde:
Nereden biliyorsun?
Birisi:
“Şu kişi Allah katında kesin şu yetkiye sahip.”
dediğinde:
Delilin ne?
Birisi:
“Şu kişi kesin kurtulacak.”
dediğinde:
Allah’ın nihai hükmünü nereden biliyorsun?
Bu sorular din düşmanlığı değildir.
Tam tersine Allah hakkında delilsiz konuşmama ahlakıdır.
Yûnus 17’de:
Allah’a karşı yalan uydurmanın ağır sorumluluğu anlatılmıştı.
Yûnus 18 bu nedenle devam niteliğindedir:
Allah’ın vermediği bir yetkiyi bir yaratılmışa vermek de Allah hakkında iddiada bulunmaktır.
Sonunda ayet:
“Sübhânehû ve te‘âlâ ammâ yuşrikûn.”
der.
Allah:
onların ortak koştuklarından
münezzeh ve yücedir.
Allah’ın bir yardımcı tanrıya ihtiyacı yoktur.
Bir aracının kendisine bilgi vermesine ihtiyacı yoktur.
Birinin baskısıyla karar değiştirmeye ihtiyacı yoktur.
O:
bilir.
Hükmeder.
Merhamet eder.
Bağışlar.
Ve dilerse şefaate izin verir.
Bu yüzden tevhid insanı sadece putlardan değil, aynı zamanda yaratılmış olan her şeyi mutlaklaştırmaktan kurtarır.
İnsanı sev.
Ama ilahlaştırma.
Peygamberi sev.
Ama onu Allah’ın ortağı hâline getirme.
Âlime saygı göster.
Ama yanılmaz kabul etme.
Sebeplere başvur.
Ama sonucu sebeplerin bağımsız gücüne bağlama.
Ve Allah’tan istemekten utanma veya uzaklaşma.
Çünkü Kur’an’ın tevhid çağrısının merkezinde insanla Allah arasındaki bağı koparmak değil, tam tersine onu sahte mutlaklıklardan temizlemek vardır.
Ve belki Yûnus Suresi 18. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Allah’a inandığımızı söylerken hayatımızda herhangi bir insana, mala, makama veya kutsallaştırdığımız varlığa Allah’a ait bağımsız güç ve güveni farkında olmadan veriyor muyuz; yoksa her türlü yardımın, şefaatin ve sebebin üzerinde nihai hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu gerçekten koruyabiliyor muyuz?
“Tevhid yalnızca ‘Allah birdir’ demek değildir; kalbinde Allah’a ait olan yeri hiçbir yaratılmışa vermemektir. İnsanlardan yardım al, salihleri sev, peygambere bağlı ol; fakat hiçbir yaratılmışı Allah’ın bağımsız ortağı yapma. Çünkü şefaat de rahmet de nihai hüküm de ancak O’nun izin ve egemenliği altındadır.”
Ersan Karavelioğlu