Tevbe Suresi 118. Ayette “Geride Bırakılan Üç Kişiye de Allah Rahmetiyle Yöneldi; Yeryüzü Bütün Genişliğine Rağmen Onlara Dar Gelmiş, Kendi İçleri de Daralmıştı. Allah’tan Yine Allah’a Sığınmaktan Başka Çare Olmadığını Anladılar” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Bazen insanın kaçmak istediği hesap, gidebileceği her yerde karşısına çıkar; çünkü Allah’tan uzaklaşarak Allah’ın hükmünden kurtulamazsın. Gerçek dönüş, mazeretlerin tükendiği yerde insanın kendisiyle dürüstçe yüzleşip Allah’tan yine Allah’a sığınmasıyla başlar.”
Ersan Karavelioğlu
Tevbe Suresi 118. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Geride bırakılan o üç kişiye de Allah rahmetiyle yöneldi. Nihayet yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, kendi içleri de kendilerine daralmış ve Allah’tan yine O’na sığınmaktan başka hiçbir kurtuluş olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah, tövbe etmeleri için onlara rahmetiyle yöneldi. Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olandır.”
Bu ayet, Tevbe Suresi’nde uzun süredir takip ettiğimiz Tebük sürecinin en güçlü ve en duygusal sonuçlarından biridir.
Tevbe 106’da durumları:
Allah’ın hükmüne bırakılmış
üç kişiden söz edilmişti.
Şimdi Tevbe 118’de bekleyiş sona eriyor.
Allah onların tövbelerini kabul ediyor.
Ayetteki “Üç Kişi” Kimlerdir
Klasik tefsirlerin ve sahih rivayetlerin açık biçimde ilişkilendirdiği üç kişi şunlardır:Ka‘b bin Mâlik,
Hilâl bin Ümeyye,
Mürâre bin Rebî‘.
Bu üç sahabi Tebük Seferi’ne katılabilecek durumda olmalarına rağmen sefere çıkmamışlardı.
Gerçek bir:
hastalık,
fakirlik,
ulaşım imkânsızlığı
veya başka geçerli mazeretleri
bulunmuyordu.
Fakat onları münafıklardan ayıran çok önemli bir şey vardı:
Yalan söylemediler.
Tevbe 106 ile Tevbe 118 Arasındaki Bağ Nedir
Tevbe 106’da şöyle bir grup anlatılmıştı:“Bir başka grup da Allah’ın hükmüne bırakılmıştır; Allah onları ya cezalandırır ya da tövbelerini kabul eder.”
O ayette sonuç açıklanmamıştı.
Bu nedenle üç kişinin durumu beklemeye alınmıştı.
Tevbe 118 ise o bekleyişin cevabıdır:
Allah onların tövbelerini kabul etti.
Yani Tevbe 106:
bekleyiş,
Tevbe 118:
kabul ve rahmet
ayetidir.
“Geride Bırakılan Üç Kişi” Ne Demektir
Ayette:“ve ale’s-selâsetillezîne hullifû”
ifadesi bulunur.
Genel olarak:
“Geride bırakılan üç kişi”
şeklinde çevrilir.
Bu ifade iki anlamı düşündürür.
Onlar Tebük Seferi’ne katılmadıkları için ordudan geride kalmışlardı.
Aynı zamanda diğer bazı kişilerin durumu daha önce ele alınırken onların hükmü ertelenmiş, sonuçları sonraya bırakılmıştı.
Bu yüzden “geride bırakılma” yalnızca fiziksel değil, hükmün açıklanmasının ertelenmesi anlamını da taşır.
Bu Üç Kişi Neden Yalan Söylemedi
Özellikle Ka‘b bin Mâlik’in meşhur anlatımı bu konuda son derece çarpıcıdır.Hz. Muhammed Tebük’ten döndüğünde sefere katılmayan birçok kişi gelip:
mazeret sundu,
yemin etti,
kendilerini haklı göstermeye çalıştı.
Ka‘b ise kendisini kurtarabilecek bir mazeret uydurabileceğini düşündü.
Fakat sonunda şunu tercih etti:
Gerçeği.
Mazereti olmadığını açıkça söyledi.
Bu seçim onun kısa vadede hayatını zorlaştırdı.
Ama uzun vadede kurtuluş yolunu açtı.
Yalan onu o gün rahatlatabilirdi; doğruluk ise sonunda onu temizledi.
Doğruyu Söyledikleri Hâlde Neden Hemen Affedilmediler
Çünkü dürüst olmak, yapılan hatanın sonuçlarını otomatik olarak ortadan kaldırmaz.Bu üç kişi doğruyu söyledi.
Bu çok değerliydi.
Ama Tebük gibi önemli bir sorumluluğu mazeretsiz biçimde kaçırmışlardı.
Dolayısıyla:
“Doğruyu söyledik, mesele kapandı.”
denmedi.
Onların samimiyetleri ciddi bir bekleyişten geçti.
Bu bize önemli bir ilke öğretir:
İtiraf, tövbenin başlangıcı olabilir; fakat sorumluluğun bütün sonuçlarını anında kaldırmak zorunda değildir.
Bu Bekleyiş Ne Kadar Sürdü
Ka‘b bin Mâlik’in sahih rivayetlerle aktarılan anlatımına göre süreç yaklaşık elli gün sürdü.Bu dönemde Müslüman toplumdan onların yanında sosyal mesafe koymaları istendi.
Bir süre sonra süreç daha da ağırlaştı.
Son günlerde eşlerinden de bir müddet ayrı durmaları emredildiğine dair ayrıntılar Ka‘b’ın anlatımında yer alır.
Bu, üç kişi için son derece ağır bir psikolojik ve sosyal imtihan hâline geldi.
Fakat bu tarihsel uygulama, bugün insanların hatasını gerekçe göstererek onları keyfî biçimde topluca dışlaması için sınırsız bir ruhsat değildir.
Bu Ayet Bugün “Günah İşleyeni Elli Gün Boykot Edelim” Demek midir
Hayır.Bu çok önemli bir sınırdır.
Burada:
Hz. Muhammed’in bulunduğu,
vahyin devam ettiği,
belirli kişilerin özel durumunun Allah’ın hükmünü beklediği
tarihsel bir olay vardır.
Bunu alıp:
“Bir insan hata yaptı, herkes elli gün konuşmasın.”
şeklinde mekanik bir kurala dönüştürmek doğru değildir.
Modern insan ilişkilerinde ve hukukta:
ölçülülük,
adil süreç,
zararın niteliği,
kişinin hakkı
ve insan onuru
gözetilmelidir.
İlahî yönlendirmeye bağlı özel bir olay, keyfî sosyal cezalandırma modeli hâline getirilemez.
“Yeryüzü Bütün Genişliğine Rağmen Onlara Dar Geldi” Ne Demektir
Ayette:“dâkat aleyhimu’l-ardu bimâ rahubet”
denilir.
Yani:
“Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi.”
Bu fiziksel olarak dünyanın küçülmesi değildir.
Son derece güçlü bir psikolojik anlatımdır.
İnsan bazen:
büyük bir şehirde,
açık bir arazide,
özgürce hareket edebildiği hâlde
içinde öylesine büyük bir sıkıntı yaşar ki:
gidecek hiçbir yeri yokmuş gibi hisseder.
Kur’an onların yaşadığı bu ruh hâlini olağanüstü bir ifadeyle anlatır:
Dünya genişti, ama onlara dar geliyordu.
“Kendi İçleri de Kendilerine Dar Geldi” Ne Anlama Gelir
Ayet bununla da yetinmez.“Ve dâkat aleyhim enfusuhum.”
Yani:
“Kendi nefisleri, kendi iç dünyaları da onlara dar geldi.”
İnsan bazen dışarıdaki ortamdan kaçabilir.
Başka bir yere gidebilir.
Ama kendi vicdanından kaçamaz.
Bu üç kişi yalnızca toplumun mesafesini yaşamıyordu.
Kendi içlerinde de:
pişmanlık,
bekleyiş,
korku,
vicdan
ve belirsizlik
taşıyorlardı.
Dış dünya daralmıştı.
Sonra insanın kendi iç dünyası da sığınacak yer olmaktan çıkmıştı.

Bu Ayet Depresyon veya Psikolojik Hastalıkları Günaha mı Bağlıyor
Hayır.Bu son derece önemli bir ayrımdır.
Ayet belirli kişilerin belirli bir günah sonrasında yaşadığı özel ruh hâlini anlatmaktadır.
Buradan:
“İçi daralan herkes günah işlemiştir.”
veya:
“Depresyon Allah’ın cezasıdır.”
sonucu çıkarılamaz.
İnsan:
biyolojik,
psikolojik,
sosyal,
travmatik
veya sağlıkla ilgili birçok nedenle ağır ruhsal sıkıntı yaşayabilir.
Böyle bir durumda kişinin yalnızca:
“İmanın zayıf.”
diye suçlanması doğru değildir.
Gerekirse profesyonel destek almak da sebeplere başvurmanın bir parçasıdır.

“Allah’tan Kaçıp Sığınılacak Yer Olmadığını Anladılar” Ne Demektir
Ayetin en güçlü ifadelerinden biri şudur:“Ve zannû en lâ melcee minallâhi illâ ileyh.”
Yani:
“Allah’tan, yine O’na sığınmaktan başka kurtuluş olmadığını kesin olarak anladılar.”
Bu olağanüstü bir cümledir.
Normalde insan bir tehlikeden kaçtığında başka bir yere sığınır.
Fakat Allah söz konusu olduğunda:
O’nun hükmünden kaçıp Allah’ın egemen olmadığı başka bir alan bulamazsın.
Çözüm:
Allah’tan kaçmak değil,
Allah’a dönmektir.

“Allah’tan Allah’a Sığınmak” Nasıl Anlaşılır
Bu ifade Allah’ın iki farklı varlık olduğu anlamına gelmez.İnsan:
Allah’ın adaletinden O’nun rahmetine,
günahının sonucundan O’nun bağışlamasına,
uzaklığından O’nun yakınlığına
sığınır.
Yani:
Seni kurtaracak olan, hesabından kaçman değil; hesabın sahibine samimiyetle dönmendir.
İnsan yanlış yaptığında:
inkâr edebilir,
kaçabilir,
bahane üretebilir.
Ama tövbe:
kaçmayı bırakıp Allah’a dönmektir.

“Sonra Allah Onlara Yöneldi ki Tövbe Etsinler” Ne Anlama Gelir
Ayette çok dikkat çekici bir sıra vardır:“Summe tâbe aleyhim li-yetûbû.”
Genel anlamıyla:
“Sonra tövbe etmeleri için Allah onlara rahmetiyle yöneldi.”
Burada tövbenin yalnızca insanın tek taraflı başarısı olmadığı görülür.
İnsan:
pişman olur,
döner,
iradesini kullanır.
Fakat Allah da ona:
fark etme,
dönme,
tövbe etme
ve kabul edilme
imkânı verir.
Bu nedenle tövbe hem insanın yönelişini hem de Allah’ın rahmetle kabulünü içinde taşır.

Allah Onların Tövbesini Zaten Kabul Edecekse Neden Bu Kadar Beklediler
Allah’ın sonucu bilmesi ile insanların o süreci yaşaması farklı şeylerdir.Allah:
onların ne yapacağını biliyordu.
Fakat yaşadıkları bekleyiş:
hatalarının ciddiyetini fark etmelerine,
samimiyetlerinin ortaya çıkmasına,
doğruluklarının sınanmasına
ve dönüşlerinin derinleşmesine
vesile oldu.
Ancak buradan:
“Bir insan tövbe ettiyse onu mümkün olduğunca uzun süre süründürmek gerekir.”
sonucu çıkarılamaz.
İnsanların görevi Allah’ın özel tarihsel uygulamasını taklit ederek psikolojik eziyet üretmek değildir.

Ka‘b bin Mâlik’in Doğruluğu Neden Bu Kadar Önemlidir
Çünkü Ka‘b için daha kolay bir yol vardı:Yalan söylemek.
Diğer bazı kişiler mazeretlerini yeminlerle anlatmış ve görünürde meseleyi kısa sürede kapatmışlardı.
Ka‘b ise:
“Beni bugün memnun edecek bir yalan, sonunda Allah’ın gazabına sebep olabilir.”
anlayışına yöneldi.
Doğruyu söyledi.
Bunun karşılığında elli güne yakın ağır bir bekleme yaşadı.
Ama sonunda Kur’an, onun ve diğer iki kişinin tövbesinin kabulünü vahiy olarak bildirdi.
Bu olayın büyük ahlaki dersi şudur:
Doğruluk bazen pahalıdır; fakat yalanın ucuz rahatlığı uzun vadede çok daha pahalı olabilir.

Tövbenin Kabul Edilmesi Bütün Dünyevî Sonuçları Otomatik Olarak Siler mi
Her zaman hayır.Allah’ın bir insanı bağışlaması ile dünyadaki:
borç,
kul hakkı,
hukuki sorumluluk,
güven kaybı
ve telafi yükümlülüğü
aynı şey değildir.
Bir insan tövbe edebilir.
Ama aldığı parayı geri vermesi gerekiyorsa yine vermelidir.
Birini mağdur etmişse mümkünse zararı gidermelidir.
Bir güveni bozmuşsa güvenin yeniden oluşması zaman alabilir.
Tövbe, sorumluluktan kaçmanın değil; sorumlulukla dürüstçe yüzleşmenin yoludur.

“Allah Tevvâb ve Rahîm’dir” Ne Anlama Gelir
Ayet:“İnnallâhe huve’t-Tevvâbu’r-Rahîm.”
diye sona erer.
Et-Tevvâb, kullarının samimi dönüşünü tekrar tekrar kabul eden demektir.
Er-Rahîm, çok merhametli olandır.
Ayetin başındaki ağır atmosferi düşünelim:
Dünya dar geliyor.
İnsan kendi içinde sıkışıyor.
Kaçacak yer bulamıyor.
Sonunda ayet:
rahmetle bitiyor.
Bu çok önemlidir.
Kur’an insanı günahıyla baş başa bırakmaz.
Dönüş kapısını gösterir.

Sonuç: Tevbe Suresi 118. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Tevbe Suresi 118. ayet, günah, doğruluk, pişmanlık, yalnızlık, bekleyiş, tövbe ve ilahî rahmet hakkında Kur’an’ın en etkileyici anlatımlarından biridir.Üç insan vardır:
Ka‘b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebî‘.
Tebük Seferi’ne katılmamışlardır.
Mazeretleri yoktur.
Hataları gerçektir.
Ama Hz. Muhammed döndüğünde kendilerini kurtarmak için yalan söylemezler.
İşte hikâyenin dönüm noktası budur.
Çünkü insan hata yaptıktan sonra ikinci bir seçimle karşılaşır:
Yanlışını dürüstçe kabul etmek mi?
Yoksa:
yanlışını korumak için yeni yanlışlar üretmek mi?
Bu üç kişi birincisini seçti.
Fakat doğruluk hemen rahatlık getirmedi.
Tam tersine ağır bir bekleme başladı.
Yaklaşık elli gün süren süreçte toplumdan ciddi bir mesafe yaşadılar.
Sonra Kur’an onların ruh hâlini öylesine güçlü anlatır ki, yüzyıllar sonra bile insan o ağırlığı hissedebilir:
“Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi.”
Dışarıda yer vardı.
Ama insanın içindeki sıkıntı büyüdüğünde kilometrelerin genişliği bir şey ifade etmeyebilir.
Ardından daha da güçlü bir ifade gelir:
“Kendi içleri de kendilerine dar geldi.”
İnsan dışarıdan kaçabilir.
Şehir değiştirebilir.
Kapıyı kapatabilir.
İnsanlardan uzaklaşabilir.
Ama kendisinden kaçamaz.
Vicdanını yanında taşır.
İşte gerçek tövbenin en güçlü noktalarından biri burada başlar:
İnsan kendisine yalan söylemeyi bırakır.
Sonra ayetin belki de en büyük cümlesi gelir:
“Allah’tan, yine O’na sığınmaktan başka hiçbir sığınak olmadığını anladılar.”
Bu, iman hayatının olağanüstü bir paradoksudur.
Allah’ın hükmünden korkuyorsun.
Nereye kaçacaksın?
Yine Allah’a.
Günahından utanıyorsun.
Kime gideceksin?
Yine Allah’a.
Affedilmek istiyorsun.
Kime yalvaracaksın?
Yine Allah’a.
Çünkü insanın Allah’tan kaçıp Allah’ın bulunmadığı bir güvenli bölgeye geçmesi mümkün değildir.
Gerçek güvenli yer:
O’ndan uzaklık değil, O’na dönüştedir.
Ardından ayet:
“Sonra tövbe etmeleri için Allah onlara yöneldi.”
der.
Burada rahmetin inceliği görünür.
İnsan:
“Ben tövbe ettim.”
der.
Doğrudur.
Ama o tövbeye:
uyanabilmesi,
yanlışını fark edebilmesi,
pişman olabilmesi
ve tekrar Allah’a yönelmesi
de büyük bir nimettir.
Bu yüzden gerçek tövbe insanda kibir üretmez.
İnsan:
“Ben kendimi kurtardım.”
değil,
“Allah bana tekrar dönüş kapısını açtı.”
der.
Bu ayet aynı zamanda çok önemli bir toplumsal ders verir.
Tövbe eden insanı sonsuza kadar eski günahıyla hapsetmemek gerekir.
Bir kişi gerçekten:
yanlışını kabul etmiş,
davranışını değiştirmiş,
zararı telafi etmiş
ve samimi biçimde dönmüşse,
biz onun geçmişini her fırsatta yüzüne vurmayı ahlak sanmamalıyız.
Allah bu üç insanın tövbesini kabul ettikten sonra onları:
“Siz sonsuza kadar Tebük’e katılmayan üç kişisiniz.”
etiketiyle bırakmadı.
Kur’an onların hikâyesini utançla değil, tövbenin kabulünün büyük örneği olarak ölümsüzleştirdi.
İşte rahmet budur.
Yanlışın üzerini örtmek değildir.
Yanlışla yüzleşip insanın yeniden ayağa kalkmasına izin vermektir.
Tevbe 118 bize aynı zamanda şunu öğretir:
Doğruyu söylediğin için hayat bir süre zorlaşabilir.
Bir hatayı kabul ettiğinde itibar kaybedebilirsin.
Bir yalanı itiraf ettiğinde sonuçla karşılaşabilirsin.
Fakat yalanla kurduğun geçici güvenlik, gerçeğin ortaya çıkmasıyla çok daha ağır bir yıkıma dönüşebilir.
Bu üç kişi kısa süreli rahatlığı değil uzun vadeli hakikati seçtiler.
Ve sonunda Allah’ın rahmetine ulaştılar.
Belki de Tevbe 118’in bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir yanlış yaptığımızda bizi hemen kurtaracak güzel bir mazeret uydurmayı mı seçiyoruz, yoksa sonuçları ağır olsa bile gerçeği söyleyip telafiye yönelmeyi mi; daha da önemlisi, bütün kapılar kapandığında Allah’tan kaçmaya çalışmak yerine Allah’a dönmenin tek gerçek sığınak olduğunu anlayabiliyor muyuz?
“Bazen dünya sana dar gelir, bazen kendi kalbin bile seni taşıyamaz; fakat Allah’a giden kapı kapanmadığı sürece hiçbir karanlık son değildir. Yanlışından kaçma, yalanla kendini koruma; gerçeği kabul et, telafi et ve Allah’tan yine Allah’a sığın. Çünkü samimi dönüşün sonunda hükmünü veren de rahmetini açan da O’dur.”
Ersan Karavelioğlu