Tevbe Suresi 116. Ayette “Göklerin ve Yerin Hükümranlığı Allah’ındır; O Diriltir ve Öldürür. Sizin Allah’tan Başka Ne Bir Dostunuz Ne de Bir Yardımcınız Vardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan sahip olduğunu sandığı şeylerle güçlü hissedebilir; fakat hayatı veren, ölümü belirleyen ve bütün varlığın gerçek hükümranlığını elinde tutan Allah’tır. Bu hakikat insanı çaresizliğe değil, haddini bilmeye ve hiçbir dünyevî gücü mutlaklaştırmamaya çağırır.”
Ersan Karavelioğlu
Tevbe Suresi 116. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz ne de bir yardımcınız vardır.”
Bu ayet son derece kısa görünmesine rağmen:
mülkiyet, egemenlik, hayat, ölüm, güven, dostluk ve yardım
gibi çok büyük kavramları birkaç cümlede bir araya getirir.
İnsana önce evrendeki yerini hatırlatır:
Sen mutlak sahip değilsin.
Sonra hayatın sınırını hatırlatır:
Hayatı veren de alan da Allah’tır.
Ardından güvenin nihai adresini gösterir:
Allah’tan bağımsız mutlak bir koruyucu ve yardımcı yoktur.
Bu Ayet Tevbe 115’in Devamında Neden Geliyor
Bir önceki ayette Allah’ın:insanlara sakınmaları gereken şeyleri açıklamadan onları keyfî biçimde sapmış saymayacağı
anlatılmıştı.
Ardından Tevbe 116 gelir ve Allah’ın neden nihai hüküm sahibi olduğunu hatırlatır:
Çünkü:
göklerin ve yerin mülkü O’nundur.
Hayat O’nun yaratmasıyla vardır.
Ölüm O’nun bilgisi ve hükmü dışına çıkmaz.
Bu yüzden Allah’ın:
hidayet,
hesap,
bağışlanma
ve ahiret
konusundaki hükmü, sıradan bir otoritenin kararı değildir.
Bütün varlığın Rabbine ait hükümdür.
“Göklerin ve Yerin Hükümranlığı Allah’ındır” Ne Demektir
Ayette:“İnnallâhe lehu mulku’s-semâvâti ve’l-ard”
denilir.
Buradaki “mülk” yalnızca sahip olunan mal anlamında değildir.
Aynı zamanda:
egemenlik,
tasarruf yetkisi,
hükümranlık
ve gerçek sahiplik
anlamlarını taşır.
Yani gökler ve yer:
başkasından Allah’a geçmiş değildir.
Allah onları:
yaratmış, var etmiş ve bütün düzenin gerçek sahibi olmuştur.
İnsanların Sahip Olduğu Mallar Gerçekte Onların Değil mi
Dünya hukukunda elbette insanın mülkiyet hakkı vardır.Bir ev:
senin olabilir.
Bir tarla:
senin olabilir.
Bir şirket:
senin olabilir.
Bir para:
senin hesabında olabilir.
Kur’an bunu yok saymaz.
Ancak bütün bunların üzerinde daha yüksek bir gerçeklik vardır:
İnsan mutlak değil, emanetçi bir sahiplik içindedir.
Çünkü:
sen ölünce mal kalır.
Dünya senden önce vardı.
Senden sonra da devam eder.
Bu yüzden insanın mülkiyeti:
sınırlı ve geçici, Allah’ın mülkü ise mutlak ve kalıcıdır.
Allah’ın Mülkün Sahibi Olması İnsan Mülkiyetini Önemsiz mi Yapar
Hayır.Tam tersine insanın sahip olduğu şeylerle ilgili sorumluluğunu artırır.
Çünkü insan:
“Benim param, istediğimi yaparım.”
diyemez.
Malını:
zulüm için,
aldatma için,
insanların hakkını yemek için
kullanamaz.
Gerçek sahibin Allah olduğunu bilen insan:
“Bana verilen bu imkânı nasıl kullanıyorum?”
diye düşünür.
Kur’an’daki mülk anlayışı mülkiyeti yok etmekten çok mülkiyeti ahlaka bağlar.
“O Diriltir” Ne Anlama Gelir
Ayette:“yuhyî”
yani:
“O hayat verir, diriltir.”
denilir.
İnsan:
doğum sürecini gözlemleyebilir.
Tıbbî müdahale yapabilir.
Hastalığı tedavi edebilir.
Bedenin işleyişini inceleyebilir.
Ama Kur’an bütün bu sebeplerin ötesindeki varlık gerçeğini Allah’a bağlar.
Hayatın nihai kaynağı Allah’tır.
İnsanın bedenindeki:
kalp,
beyin,
sinir sistemi,
hücreler
birlikte çalışır.
Fakat bunların varlığını ve işleyebilme imkânını yaratan Allah’tır.
“O Öldürür” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayet:“ve yumît”
der.
Yani:
“O öldürür.”
Bu, ölümün Allah’ın bilgisi ve hükümranlığı dışında gerçekleşmediğini ifade eder.
Her insan ölümlüdür.
Zengin de,
fakir de,
yönetici de,
sıradan insan da
aynı sona doğru gider.
Bu nedenle ölüm Kur’an’da insanın kibrini kıran büyük gerçeklerden biridir:
Hiçbir dünyevî güç insana mutlak ölümsüzlük veremez.
“Allah Öldürür” Demek İnsanların Sebep Olduğu Ölümlerde Sorumluluk Yok Demek midir
Kesinlikle hayır.Bu çok önemli bir ayrımdır.
Bir kişi başka bir insanı öldürürse:
“Nasıl olsa öldüren Allah’tı.”
diyerek suçundan kaçamaz.
Kur’an’da insan:
kendi iradesiyle yaptığı,
seçtiği,
sebep olduğu
davranışlardan sorumludur.
Allah’ın evrensel hükümranlığı ile insanın ahlaki ve hukukî sorumluluğu birbirini ortadan kaldırmaz.
Kader, suçun bahanesi değildir.
Ölüm Allah’ın Elindeyse Tedbir Almanın Ne Anlamı Var
Çok büyük anlamı vardır.Allah’a inanmak:
emniyet kemeri takmamayı,
doktora gitmemeyi,
ilaç kullanmamayı,
tehlikeden kaçınmamayı,
güvenlik önlemi almamayı
gerektirmez.
Bunlar Allah’ın yarattığı sebepler düzeninin parçalarıdır.
Tevekkül:
“Nasıl olsa Allah belirledi.”
deyip tedbiri bırakmak değildir.
Doğru tevekkül:
tedbirini al, elinden geleni yap, sonucu Allah’a bırak
anlayışıdır.
Ölüm Korkusu İmansızlık Göstergesi midir
Hayır.İnsanın ölümden korkması doğal olabilir.
Canı koruma içgüdüsü yaratılışın bir parçasıdır.
Hz. Muhammed’in ve sahabilerin de:
tehlikelerde tedbir aldığı,
savaşlarda zırh kullandığı,
gözcü koyduğu,
hicrette plan yaptığı
bilinmektedir.
Dolayısıyla:
“Gerçek mümin ölümden hiç korkmaz.”
şeklinde katı bir yaklaşım doğru değildir.
İman, korkuyu tamamen yok etmek zorunda değildir.
İman insana korkunun içinde nasıl yaşayacağını öğretir.

“Allah’tan Başka Veliniz Yoktur” Ne Demektir
Ayette:“ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin...”
ifadesi vardır.
“Velî” kelimesi bağlama göre:
dost,
koruyucu,
yakın,
sahip çıkan,
işlerini üstlenen
gibi anlamlar taşıyabilir.
Buradaki mesaj şudur:
Allah’tan bağımsız, Allah’ın hükmünü aşabilecek mutlak bir koruyucu yoktur.
Bir insanın:
arkadaşları,
ailesi,
devleti,
doktoru,
avukatı
veya onu koruyan insanlar
olabilir.
Ayet bunları inkâr etmez.
Fakat hiçbiri Allah’tan bağımsız mutlak güvence değildir.

“Allah’tan Başka Dost Yoktur” Demek İnsanlarla Dostluk Kurulmamalı mı
Hayır.Bu ayeti:
“Kimseyle arkadaş olma, hiç kimseye güvenme.”
şeklinde anlamak yanlış olur.
Kur’an:
aile,
dostluk,
müminlerin birbirine desteği,
komşuluk,
yardımlaşma
gibi ilişkileri kabul eder ve destekler.
Buradaki vurgu mutlak velâyet üzerinedir.
İnsan dost olabilir.
Sana yardım edebilir.
Ama Allah gibi:
her şeyi bilemez,
her yerde olamaz,
ölümü engelleyemez,
nihai kaderini belirleyemez.
İnsan dosttur; Allah ise nihai Velî’dir.

“Allah’tan Başka Yardımcınız Yoktur” Ne Demektir
Ayette:“ve lâ nasîr”
denilir.
“Nasîr”:
yardım eden,
destekleyen,
savunan
anlamlarını taşır.
Buradaki ifade:
“İnsanlardan yardım istemek haramdır.”
demek değildir.
İnsan:
doktordan yardım ister.
Avukattan yardım ister.
Ailesinden yardım ister.
Devletten yardım ister.
Arkadaşından yardım ister.
Sorun, bu araçları Allah’tan bağımsız mutlak güçler hâline getirmektir.
İnsan yardım eder.
Ama yardım edebilme gücünü de Allah’ın yarattığı imkânlar içinde kullanır.

Bir Müslümanın İnsanlardan Yardım İstemesi Tevekküle Aykırı mıdır
Hayır.Bu önemli bir yanlış anlamadır.
Tevekkül:
insanlardan hiçbir şey istememek
ve bütün dünyevî sebepleri terk etmek
değildir.
Bir hastanın:
doktora gitmesi,
bir mağdurun:
mahkemeye başvurması,
bir borçlunun:
yardım istemesi,
bir çocuğun:
annesinden destek beklemesi
son derece doğaldır.
Asıl mesele:
sebebi Allah’ın yerine koymamaktır.
Doktor tedavi eder.
Ama şifa konusunda mutlak güç sahibi değildir.

Bu Ayet Güçlü İnsanlara ve Yöneticilere Nasıl Bir Mesaj Veriyor
Çok güçlü bir mesaj verir:Sahip olduğunuz güç mutlak değildir.
Bir hükümdar:
çok büyük bir ülkeye hükmedebilir.
Bir milyarder:
muazzam servete sahip olabilir.
Bir komutan:
büyük orduları yönetebilir.
Fakat ayet:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
der.
İnsan gücü:
geçici,
sınırlı
ve hesap verilebilir
bir güçtür.
Bu nedenle hiçbir insan:
“Ben istediğimi yaparım.”
diye kendisini mutlak otorite göremez.

Bu Ayet İnsanın Kibrini Nasıl Kırıyor
Çünkü kibir çoğu zaman insanın:sahip olduğunu,
başardığını,
kontrol ettiğini
abartmasıyla ortaya çıkar.
İnsan:
“Ben yaptım.”
der.
Elbette insanın emeği önemlidir.
Çalışmıştır.
Planlamıştır.
Risk almıştır.
Ama bütün bunları yapabilmesi için önce:
hayatta olması,
aklının çalışması,
bedeninin dayanması,
zamanının bulunması,
dünyanın var olması
gerekir.
Bu ayet insana:
“Başarını küçümseme ama kendini mutlak kaynak sanma.”
der.

Tevbe 116 Kaderciliği mi Öğretiyor
Hayır.Ayet Allah’ın hükümranlığını öğretir; pasif kaderciliği değil.
İnsan:
çalışır.
Öğrenir.
Plan yapar.
Tedbir alır.
Hakkını arar.
Haksızlığa karşı çıkar.
Hastalığını tedavi ettirir.
Sonra bilir ki:
sonuç üzerinde mutlak egemen değildir.
Bu fark çok önemlidir.
Kadercilik:
“Hiçbir şey yapmanın anlamı yok.”
der.
Tevekkül ise:
“Yapabileceğini yap; her şeyi kontrol edemediğini de kabul et.”
der.

Ayetin Bugünkü İnsana En Güçlü Mesajı Nedir
Modern insan çok büyük kontrol imkânlarına sahiptir.Teknoloji,
tıp,
para,
sigorta,
güvenlik sistemleri,
yapay zekâ,
ulaşım
ve iletişim
hayatı olağanüstü biçimde kolaylaştırmıştır.
Bunların hepsi değerlidir.
Ama hiçbir teknoloji insana:
mutlak güvenlik
veremez.
Hiçbir banka:
sonsuz hayat
satamaz.
Hiçbir doktor:
ölümü sonsuza kadar durduramaz.
Hiçbir devlet:
insanı bütün tehlikelerden koruyamaz.
Tevbe 116 teknolojiye karşı değildir.
Bize sadece şunu hatırlatır:
Araçlarını büyütürken Allah’a olan ihtiyacını unutma.

Sonuç: Tevbe Suresi 116. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Tevbe Suresi 116. ayet, insanın bütün hayatını üç büyük hakikat etrafında yeniden düşünmeye çağırır:Mülk Allah’ındır.
Hayat ve ölüm Allah’ın hükümranlığındadır.
Nihai koruyucu ve yardımcı Allah’tır.
İlk hakikat:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”
İnsan dünyada birçok şeye sahip olur.
Ev alır.
Tarla alır.
Para biriktirir.
Şirket kurar.
Miras bırakır.
Fakat ölüm geldiğinde bütün bunları bırakır.
Bu yüzden insanın mülkiyeti gerçektir ama mutlak değildir.
Senin olan şey aynı zamanda sana verilmiş bir emanettir.
Bu bakış insanı iki aşırılıktan korur.
Birincisi:
“Mal kötüdür.”
anlayışı.
Hayır.
Mal nimet olabilir.
İkincisi:
“Mal benimdir, ne istersem yaparım.”
anlayışı.
Bu da doğru değildir.
Çünkü gerçek mülk sahibi Allah’tır.
İkinci büyük hakikat:
“O diriltir ve öldürür.”
İnsan bugün hayattadır.
Yarın ne olacağını bilemez.
Bu gerçek karamsarlık üretmek için değil, hayatı ciddiye almak için hatırlatılır.
Ölümü bilmek:
hayattan kaçmak değildir.
Tam tersine hayatın kıymetini anlamaktır.
Bir gün biteceğini bilen insan:
özrünü sürekli ertelememeli,
sevdiklerine güzel sözlerini geciktirmemeli,
haksızlığını düzeltmeyi yarına bırakmamalı,
iyilik yapmak için sonsuz zamanı olduğunu sanmamalıdır.
Ölümün varlığı hayatı değersizleştirmez.
Hayata aciliyet ve anlam kazandırır.
Fakat:
“Allah öldürür.”
ifadesini tedbirsizlik bahanesi yapmak da yanlıştır.
İnsan:
sağlığına bakmalıdır.
Tedavi olmalıdır.
Trafikte dikkat etmelidir.
Tehlikeden korunmalıdır.
Güvenliğini sağlamalıdır.
Çünkü sebepleri kullanmak da Allah’ın yarattığı düzen içinde yaşamaktır.
Üçüncü büyük hakikat ise:
“Allah’tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.”
Bu ifade insan ilişkilerini yok etmez.
İnsanlara ihtiyacımız vardır.
Ailemiz bize yardım eder.
Dostlarımız yanımızda durur.
Doktor bizi tedavi eder.
Avukat hakkımızı savunur.
Devlet güvenliğimizi sağlamaya çalışır.
Ama bunların hiçbirini mutlaklaştırmamak gerekir.
Bir doktor:
elinden geleni yapar.
Ama ölümsüzlük veremez.
Bir devlet:
koruma sağlar.
Ama kader üzerinde mutlak güç sahibi değildir.
Bir dost:
yanında olabilir.
Ama kalbindeki her acıyı ortadan kaldıramaz.
İşte burada Allah’ın:
Velî
ve:
Nasîr
oluşu başka bir düzeye çıkar.
Allah’a güvenmek:
insanları reddetmek değil,
insanları Allah’ın yerine koymamaktır.
Bu ayet özellikle güç sahibi insanlara da çok büyük bir uyarıdır.
İnsan bazen:
parası arttıkça,
yetkisi büyüdükçe,
insanlar sözünü dinledikçe
kendini vazgeçilmez sanabilir.
Ama Tevbe 116 tek cümleyle bütün kibri sarsar:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”
Ne kadar güçlenirsen güçlen:
gökyüzü senin değildir.
Yeryüzü senin değildir.
Hayatın bile sana sonsuza kadar verilmemiştir.
Bu düşünce insanı küçültmek için değil, özgürleştirmek için de önemlidir.
Çünkü dünyadaki hiçbir insan mutlak güç sahibi değilse:
hiçbir zalim de sonsuz değildir.
Hiçbir iktidar ebedî değildir.
Hiçbir servet sahibinin gücü sınırsız değildir.
Hiçbir dünyevî otorite Allah’ın yerine geçemez.
Dolayısıyla mümin:
insanlardan korkabilir,
tedbir alabilir,
zorluk yaşayabilir
ama kalbinin en derin yerinde bilir ki:
nihai hüküm insanda değildir.
Ve belki Tevbe 116’nın bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Sahip olduğumuz mala, güce, çevreye ve imkânlara o kadar güveniyor muyuz ki onların geçici araçlar olduğunu unutuyoruz; yoksa bütün sebepleri kullanırken kalbimizin nihai güvenini, hayatı veren ve bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah’a bağlayabiliyor muyuz?
“Sebebe sarıl ama sebebi Rab edinme; insandan yardım al ama insanı mutlak güç sanma. Sahip olduğun her şey emanet, hayatın sınırlı, hükümranlık ise Allah’ındır. Bunu bilen insan hem daha az kibirlenir hem de dünyanın geçici güçleri karşısında kalbini daha özgür tutar.”
Ersan Karavelioğlu