Hicr Suresi 69. Ayette “Allah’tan Sakının ve Beni Rezil Etmeyin” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hicr Suresi 68. ayette Hz. Lût, evine yönelen kalabalığa ‘Bunlar benim misafirlerimdir; beni mahcup etmeyin’ diyerek misafirlerinin güvenliğini savunmuştu. 69. ayette çağrısını daha temel bir ahlaki zemine taşır: ‘Allah’tan sakının ve beni rezil etmeyin.’ Buradaki takvâ yalnız ibadet görüntüsü veya Allah’tan korku hissi değildir; başkasının bedenine, mahremiyetine ve güvenliğine saldırmaktan sakınmayı da gerektiren ahlaki bilinçtir. Hz. Lût’un sözü bize güçlü bir ölçü verir: Allah’a karşı sorumluluk iddiası, insanlara karşı zulümle yan yana yaşayamaz. İbadet ile ahlak birbirinden koparıldığında takvânın özü zedelenir.”
Ersan Karavelioğlu
Hicr Suresi 69. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası “Vettekullâhe ve lâ tuhziun.” şeklindedir. Genel anlamı ise “Allah’tan sakının ve beni rezil etmeyin.” veya “Allah’a karşı gelmekten sakının ve beni mahcup etmeyin.” diye ifade edilebilir.Hz. Lût bir önceki ayette kalabalığa misafirlerinin kendi koruması altında olduğunu hatırlatmıştı. Şimdi yalnız misafirlik hukukuna değil, doğrudan Allah karşısındaki sorumluluğa dikkat çeker.
Mesaj açıktır: Yapmak üzere olduğunuz şey yalnız bana karşı bir saygısızlık değil, Allah karşısında da ağır bir ahlaki sorumluluk doğuracaktır.
Ayetteki “İttekullâh” Ne Anlama Gelir
“İttekullâh”, Allah’tan sakının, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, Allah’ın sınırlarını çiğnemekten kaçının anlam alanına sahiptir.Takvâ kelimesini yalnız korkmak şeklinde çevirmek eksik olabilir.
Takvâ, insanın Allah’ın huzurunda yaşadığını bilerek davranışlarını korumasıdır.
Bu nedenle gerçek takvâ:
“Allah beni görüyor; başkasına haksızlık yapmamalıyım.”
bilincini de içerir.
Takvâ Sadece Namaz, Oruç ve İbadet midir
Hayır.Namaz, oruç ve diğer ibadetler son derece önemlidir. Fakat takvâ yalnız ritüel davranışların toplamı değildir.
Bir insan ibadet edebilir ama aynı zamanda başkasının hakkını çiğniyorsa ciddi bir ahlaki çelişki oluşur.
Hz. Lût burada kalabalığa:
“Allah’tan sakının.”
derken onları daha fazla ritüel yapmaya değil, bir insana zarar vermekten vazgeçmeye çağırmaktadır.
Bu da takvânın insan haklarıyla doğrudan ilişkisini gösterir.
Allah’tan Sakınmak İnsanlara Zarar Vermemekle Nasıl İlişkilidir
Çünkü Allah’a karşı sorumluluk, Allah’ın yarattığı insanlara karşı sorumluluğu da içerir.Bir insan:
“Allah’tan korkuyorum.”
deyip güçsüzü ezemez.
“Çok dindarım.”
deyip çalışanının ücretini yiyemez.
“İmanlıyım.”
deyip eşine veya çocuğuna şiddet uygulayamaz.
Takvâ insanın yalnız ibadethanedeki davranışını değil, gücünü nasıl kullandığını da ilgilendirir.
Hz. Lût Neden Önce “Misafirlerim” Sonra “Allah’tan Sakının” Diyor
Bu iki çağrı birbirini tamamlar.İlkinde toplumsal ve insani sorumluluğu hatırlatır:
“Bunlar benim misafirlerim.”
İkincisinde ise daha üst ahlaki sorumluluğa işaret eder:
“Allah’tan sakının.”
Yani davranış hem insan hakkına hem de Allah karşısındaki sorumluluğa dokunmaktadır.
Din ile insan onurunun birbirinden ayrılamayacağı burada açıkça görülür.
“Beni Rezil Etmeyin” Ne Anlama Gelir
Ayetteki “ve lâ tuhziun”, beni rezil etmeyin, mahcup etmeyin, utandırmayın anlamına gelir.Hz. Lût burada:
“İnsanlar benim hakkımda ne düşünür?”
gibi sıradan bir sosyal itibar kaygısından söz etmiyor.
Onun misafirleri kendi evinde saldırı tehdidi altındadır.
Böyle bir olay gerçekleşirse bu hem misafirlerin hakkının çiğnenmesi hem de Hz. Lût’un onları koruma sorumluluğunun ağır biçimde ihlal edilmesi anlamına gelecektir.
Buradaki Utanç Mağdura mı Aittir
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Bir insan saldırıya uğradığında utanç mağdurun değil failin davranışındadır.
Tacize uğrayan kişi utanmak zorunda değildir.
Tecavüze uğrayan insan ailenin şerefini kirletmiş değildir.
Şiddet gören eş suçlu değildir.
Hz. Lût da misafirlerini suçlamamakta, tam tersine onları hedef alan kalabalığa karşı çıkmaktadır.
“Aile Şerefi” veya “Namus” Adına Mağduru Susturmak Doğru mudur
Hayır.Bir aile:
“Kimse duymasın, rezil oluruz.”
diyerek şiddet veya istismar mağdurunu susturuyorsa sorun çözülmez; yalnız gizlenir.
Gerçek onur, mağduru susturmak değil haksızlığa engel olmak ve adaleti korumaktır.
Hz. Lût’un tavrı da budur.
O misafirlerine:
“Sessiz olun, olay çıkmasın.”
demiyor.
Kalabalığın karşısına çıkıp yanlışın kendisini durdurmaya çalışıyor.
Allah Korkusu İnsanları Korkutmak İçin Kullanılabilir mi
Allah’a karşı sorumluluk bilinci insanı ahlaklı davranmaya yöneltmelidir; fakat dinî korku dili insanları kontrol etmek veya manipüle etmek için kullanılmamalıdır.Bir ebeveyn çocuğuna her küçük hatada:
“Allah seni yakar.”
diyerek sürekli korku aşılamamalıdır.
Bir dinî lider:
“Bana karşı gelirsen Allah seni cezalandırır.”
diyerek kendi otoritesini Allah’ın otoritesiyle eşitlememelidir.
Hz. Lût’un “Allah’tan sakının” sözü kendi çıkarını koruma manipülasyonu değil, açık bir haksızlığı durdurma çağrısıdır.
Takvâ Sürekli Korku ve Panik İçinde Yaşamak mıdır
Hayır.Takvâ, Allah karşısında bilinçli sorumluluk taşımaktır.
İnsan Allah’ı yalnız cezalandıran bir güç gibi düşünerek sürekli panik içinde yaşamak zorunda değildir.
Allah aynı zamanda Rahmân ve Rahîm’dir.
Sağlıklı takvâ:
Sorumluluk, saygı, sevgi, umut ve sınır bilincini birlikte taşır.
Kronik kaygı veya obsesif korku ise otomatik olarak yüksek takvâ göstergesi değildir.

Bir İnsan Dindar Görünüp Başkasının Hakkını Çiğneyebilir mi
Evet, insan davranışı çelişkili olabilir.Bir kişi ibadetlerini düzenli yapabilir ama ticarette hile yapabilir.
Dini konuşmalar yapabilir ama ailesine kötü davranabilir.
Hayır işleri yapabilir ama çalışanlarını sömürebilir.
Bu durumda dışarıdaki dinî görünüş, ahlaki problemi otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Takvânın sınavlarından biri, kimseye hesap vermek zorunda olmadığımızı düşündüğümüz anda nasıl davrandığımızdır.

Güç Sahibi Olmak Takvâyı Nasıl Sınar
Güç insan karakterini ortaya çıkarabilen önemli alanlardan biridir.Karşımızdaki bizden daha güçlüyse ölçülü davranmak kolay olabilir.
Asıl sınav bazen karşımızdaki savunmasız olduğunda ortaya çıkar.
Patron çalışana.
Yetişkin çocuğa.
Devlet vatandaşa.
Zengin yoksula.
Kalabalık tek kişiye.
Hicr 69’daki ortamda da kalabalık ile savunmasız görülen misafirler arasında büyük bir güç farkı vardır.
Takvâ işte bu güç farkının kötüye kullanılmasını engellemelidir.

Bir Davranış Toplumda Normalleşmişse Takvâ Ölçüsü Değişir mi
Hayır.Bir toplum bir yanlışı normal görmeye başlayabilir.
Fakat toplumsal kabul, Allah karşısındaki ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Hz. Lût’un kavminde bazı davranışların toplumsallaştığı ve kalabalık tarafından desteklendiği görülmektedir.
Hz. Lût yine de:
“Allah’tan sakının.”
der.
Yani:
“Herkes yapıyor.”
cümlesi ahlaki mazeret değildir.

Kalabalık Yanlış Yaparken Tek Kişinin Karşı Çıkması Anlamlı mıdır
Evet.Hz. Lût kalabalığı hemen değiştiremeyebilir.
Ama kendi tavrını ortaya koyar.
Bu çok önemlidir.
İnsan her haksızlığı tek başına durduramayabilir. Fakat:
Katılmamayı, itiraz etmeyi, mağdurun yanında durmayı ve doğruyu söylemeyi seçebilir.
Ahlaki değer yalnız sonuçta değil, kişinin hangi tarafta durduğunda da görünür.

Takvâ Rıza ve Mahremiyete Saygıyı da İçerir mi
Evet.Başkasının bedenine veya özel alanına rızası dışında müdahale etmek ciddi bir hak ihlalidir.
İnsanın arzusu karşı tarafın sınırını ortadan kaldırmaz.
“Ben istiyorum.”
ahlaki olarak yeterli bir gerekçe değildir.
Takvâ, insanın arzusunu da sınırlandırabilmesidir.
Gerçek özgürlük her arzunun peşinden koşmak değil, yanlış arzuya hayır diyebilme iradesidir.

Dinî Hassasiyet ile İnsan Onuru Birbirinden Ayrılabilir mi
Sağlıklı din anlayışında bunları birbirinden koparmamak gerekir.Allah’a saygı duyduğunu söyleyen insan, Allah’ın yarattığı kişiye keyfî biçimde zulmetmemelidir.
İnsan onurunu korumak bütün davranışların aynı derecede doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir davranışı ahlaken yanlış görebiliriz.
Ama kişiye:
hakaret etmek, saldırmak, işkence etmek veya temel güvenliğini yok etmek başka bir yanlış doğurur.
Günahı reddetmek, zulüm yapma izni değildir.

Bu Ayet Bugün Belirli İnsan Gruplarına Karşı Kullanılabilir mi
Ayetin ahlaki mesajı herkes için düşünülebilir; fakat belirli modern gruplara hakaret veya şiddet gerekçesi yapılmamalıdır.Lût kavmi kıssası üzerinden:
“Şu insanlar insanlık hakkını kaybetmiştir.”
sonucuna varılamaz.
Tam tersine Hz. Lût’un bu ayette yaptığı şey insanlara yönelik saldırıyı engellemeye çalışmaktır.
Kıssayı okuyup başkalarına saldırmak, anlatının korumaya yönelik ahlaki yönünü tersine çevirebilir.

Hicr Suresi 68 ve 69. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hicr Suresi 68. ayette Hz. Lût:“Bunlar benim misafirlerimdir; beni mahcup etmeyin.”
demişti.
- ayette ise:
der.
Böylece misafir hukukuyla başlayan çağrı, doğrudan takvâ ve Allah karşısındaki sorumluluk seviyesine yükselir.
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 70. ayette kalabalık Hz. Lût’a cevap verecek ve şöyle diyecektir: “Biz seni insanların işine karışmaktan men etmemiş miydik?” Bu ayeti ele alırken özellikle toplumun Hz. Lût’a misafir kabul etme veya insanları koruma konusunda baskı uygulaması, iyiliğin engellenmesi, toplumsal zorbalığın peygamberi yalnızlaştırmaya çalışması, ‘Sana söylemedik mi?’ tarzındaki tehdit dili, çoğunluğun ahlaki otorite olmaması ve bir toplumun kötülüğe itiraz eden kişiyi susturmaya başlamasının ne kadar tehlikeli olduğu üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Hicr Suresi 69. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hicr Suresi 69. ayet yalnız birkaç kelimedir:“Allah’tan sakının ve beni rezil etmeyin.”
Fakat bu kısa cümle takvânın ne kadar geniş bir kavram olduğunu çok güçlü biçimde gösterir.
Hz. Lût karşısındaki kalabalığa:
“Daha çok ibadet edin.”
demiyor.
“Daha fazla dinî söz söyleyin.”
demiyor.
Onlara:
“Başkasına zarar vermeyin.”
anlamına gelen bir ahlaki sınır koyuyor.
Ve bu sınırı Allah’a karşı sorumlulukla ilişkilendiriyor.
Bu son derece önemlidir.
Çünkü din bazen yalnız ibadet görüntüsüne indirgenebilir.
İnsan namazına bakar.
Orucuna bakar.
Dinî konuşmalarına bakar.
Ama ticarette nasıl davrandığını ikinci plana atar.
Eşine nasıl davrandığını önemsemez.
Çalışanının hakkını yiyebilir.
Güçsüz insana kaba davranabilir.
Sonra yine de kendisini çok takvâlı görebilir.
Hicr 69 bu anlayışı sarsar.
Takvâ insan ilişkilerine dokunur.
Takvâ:
“Gücüm var ama haksızlık yapmayacağım.”
diyebilmektir.
“Kimse görmüyor ama yine de aldatmayacağım.”
diyebilmektir.
“Bu insanı sevmiyorum ama hakkını yemeyeceğim.”
diyebilmektir.
“Arzum var ama karşı taraf istemiyor; sınırına saygı göstereceğim.”
diyebilmektir.
İşte Allah bilinci davranışa böyle dönüşür.
Bir insanın Allah’a karşı sorumluluk duygusunun en gerçek sınavlarından biri, başka insana karşı gücü varken ne yaptığıdır.
Hz. Lût’un kavminde tam tersine bir durum vardır.
Kalabalık güçlüdür.
Misafirler savunmasız görünmektedir.
Hz. Lût ise arada durmaktadır.
Bu durumda gerçek ahlak:
“Güçlüyüz, istediğimizi yaparız.”
demek değil:
“Bu insanların hakları var.”
diyebilmektir.
Modern dünyada da aynı ilke geçerlidir.
Bir patron çalışanını kolayca işten çıkarabilecek güce sahip olabilir.
Bu, çalışanı aşağılamayı meşru yapmaz.
Bir öğretmen öğrencinin notuna karar verebilir.
Bu, öğrenciyi kişisel olarak ezme hakkı vermez.
Bir polis devletin yetkisini kullanabilir.
Bu, sınırsız güç anlamına gelmez.
Bir ebeveyn çocuğundan çok daha güçlüdür.
Bu, çocuğu şiddetle terbiye etme hakkı anlamına gelmez.
Güç arttıkça ahlaki denetim ihtiyacı da artar.
Takvâ tam da burada önem kazanır.
İnsan dışarıdaki denetim olmadığında bile kendisini sınırlandırabilmelidir.
Kamera yok.
Patron yok.
Polis yok.
İnsanlar görmüyor.
Ama kişi:
“Allah biliyor ve bu yanlış.”
diyerek kendisini durdurabiliyorsa takvâ ahlaka dönüşmüştür.
Bu nedenle takvâ yalnız korku değil içsel denetimdir.
Hicr 69’un başka önemli mesajı utanç kavramının doğru yere yöneltilmesidir.
Hz. Lût:
“Beni rezil etmeyin.”
der.
Fakat misafirleri suçlamaz.
Utancın kaynağı misafirin varlığı değildir.
Utancın kaynağı, onlara yapılmak istenen kötülüktür.
Bu ayrım bugün özellikle cinsel suçlarda son derece önemlidir.
Toplumlar bazen mağduru utandırabilir.
Bir kadın saldırıya uğrar.
İnsanlar önce onun kıyafetini konuşur.
Bir çocuk istismara uğrar.
Aile:
“Kimse duymasın.”
der.
Bir erkek cinsel saldırıya maruz kalır.
Toplum onun erkekliğini sorgulayabilir.
Bütün bunlar mağdurun üzerine ikinci bir yük bindirir.
Doğru soru şudur:
“Fail neden bunu yaptı ve mağduru nasıl koruyacağız?”
Utanç mağdurun sırtına yüklenmemelidir.
Bu nedenle aile şerefi adına mağdurun susturulması çok büyük bir hata olabilir.
Gerçek aile şerefi mağduru korumakta ortaya çıkar.
Bir aile içinde yanlış yapıldıysa:
“Adımız çıkmasın.”
diye gizlemek yerine:
“Bu yanlışın tekrar etmemesi ve mağdurun hakkının korunması için ne yapacağız?”
diye düşünmek daha ahlakidir.
Hicr 69’un takvâ vurgusu burada çok değerlidir.
Çünkü Allah’ın huzurunda asıl mesele insanların ne dediği değil gerçekte ne olduğudur.
İnsan toplumdan bir suçu saklayabilir.
Ama hakikat değişmez.
Bu nedenle takvâ sosyal görüntü yönetimi değil, gerçek ahlaki sorumluluktur.
Ayet aynı zamanda insanın kendi arzusunu sınırlaması gerektiğini gösterir.
Modern kültürde zaman zaman:
“İçinden ne geliyorsa yap.”
gibi sloganlar kullanılır.
Fakat her istek ahlaken doğru değildir.
İnsan öfkelenir ve vurmak ister.
Bu arzuyu sınırlaması gerekir.
Birinin parasını ister.
Çalamaz.
Evli olduğu hâlde başka birine ilgi duyabilir.
Duygu kendi başına davranış değildir; kişi ne yapacağını seçer.
İnsan cinsel arzu hissedebilir.
Bu, karşı tarafın rızasını ortadan kaldırmaz.
Ahlak arzunun varlığını değil, arzuyla ne yaptığımızı da değerlendirir.
Takvâ burada insanın kendi nefsine sınır koyabilmesi anlamına gelir.
İnsan:
“İstiyorum ama bu bana ait değil.”
diyebilir.
“Öfkeliyim ama vurmayacağım.”
“İmkânım var ama hakkım değil.”
Bu, iradenin olgunlaşmasıdır.
Hicr 69’un bir başka güçlü mesajı, Allah korkusunun insanı daha güvenli biri hâline getirmesi gerektiğidir.
Bir insan Allah’tan gerçekten sakındığını söylüyorsa çevresindekiler ondan daha çok mu korkuyor, yoksa onun yanında daha mı güvende hissediyor?
Bu zor ama önemli bir sorudur.
Eşi:
“Öfkelenirse ne yapacağı belli olmaz.”
diyorsa.
Çocuğu:
“Babam öğrenirse beni mahveder.”
diye korkuyorsa.
Çalışanı:
“Hakkımı istersem beni ezer.”
diye düşünüyorsa.
Burada dinî görüntüden bağımsız olarak ciddi bir karakter problemi olabilir.
Gerçek takvâ insanı keyfî güç kullanımından uzaklaştırmalıdır.
Allah’tan sakınan kişi, kullarına karşı daha zalim hâle gelmemelidir.
Bu çok temel bir ölçüdür.
Ayet aynı zamanda kalabalığın baskısı karşısında bireysel vicdanı düşündürür.
Hz. Lût bir kişi.
Karşısında şehirden gelen kalabalık var.
Onlar kendilerinden emin.
Hz. Lût ise:
“Allah’tan sakının.”
diyor.
Bu sahne bize çoğunluk ile hakikatin aynı olmadığını yeniden hatırlatır.
İnsan bazen:
“Herkes böyle düşünüyor.”
diyerek kendi vicdanını susturabilir.
Ama herkes aynı şeyi söylüyor diye o şey doğru olmaz.
Tarihte birçok toplum yanlış davranışları normalleştirdi.
Kölelik.
Irkçılık.
İşkence.
Çocukların ağır biçimde çalıştırılması.
Kadınların temel haklardan yoksun bırakılması.
Toplumun büyük kısmının onaylamış olması bunları doğru hâle getirmedi.
Çoğunluk toplumsal güçtür; hakikat ölçüsü değildir.
Ancak bunun tersine azınlık olmak da otomatik olarak doğru olmak değildir.
Doğruyu belirlemek için delil ve ahlaki ölçü gerekir.
Hicr 69’da ise Hz. Lût vahiy alan peygamberdir ve karşısındaki toplumsal taşkınlığa karşı Allah’ın sınırını hatırlatmaktadır.
Bu özel bağlam korunmalıdır.
Ayetin önemli başka bir boyutu, dinin insan onurunu koruyan bir sınır olmasıdır.
Din bazen yanlış biçimde yalnız yasaklar sistemi olarak algılanır.
Oysa birçok yasak aslında insanın:
Canını, malını, aklını, ailesini, onurunu ve güvenliğini korumaya yöneliktir.
Hırsızlık yasağı malı korur.
İftira yasağı onuru korur.
Cinayet yasağı hayatı korur.
Zorbalığın reddi güvenliği korur.
Bu nedenle ahlaki sınırlar yalnız insanın özgürlüğünü azaltan duvarlar değildir.
Bazen tam tersine başkasının özgürlüğünü koruyan duvarlardır.
Benim özgürlüğüm senin bedeninin başladığı yerde sınırsız değildir.
Benim konuşma özgürlüğüm bilinçli iftirayı hak hâline getirmez.
Benim mülkiyet hakkım çalışanı köleleştirme hakkı vermez.
Benim aile otoritem çocuğa şiddet hakkı vermez.
Hakların sınırı, başka insanların da hak sahibi oluşudur.
Takvâ bu sınırlara saygıyı güçlendirir.
Hicr 69’un modern din tartışmalarında önemli bir dersi de şudur:
Bir insanın dinî kıyafeti, söylemi veya aidiyeti tek başına ahlaki üstünlük sertifikası değildir.
Gerçek ölçü davranışta ortaya çıkar.
Bir insan dindar olabilir ve hata yapabilir.
Bir başkası kendisini dindar olarak tanımlamayabilir ama belirli konularda çok dürüst davranabilir.
Bu, iman ile ameli birbirinden tamamen koparmak anlamına gelmez.
Tam tersine iman iddiasının ahlaki sonuç üretmesi gerektiğini hatırlatır.
Hz. Lût:
“Allah’tan sakının.”
deyip hemen ardından insan hakkını savunmaktadır.
Bu bağlantı tesadüf değildir.
Allah bilinci ile insan hakkı aynı cümlede buluşmaktadır.
Hicr 69’un başka önemli bir tarafı, Allah korkusunun başkasına korku salma aracına dönüşmemesidir.
Bazı insanlar:
“Allah’tan kork.”
ifadesini öfkeyle, tehdit gibi kullanabilir.
Oysa burada ifade insanı zulümden vazgeçirmeye yöneliktir.
Yani Allah korkusu şiddeti artırmak için değil, şiddeti durdurmak için çağrılmaktadır.
Bu çok önemli bir ölçüdür.
Dinî dilin kullanıldığı yere bakabiliriz:
İnsanları koruyor mu?
Yoksa baskı kuruyor mu?
Mağduru destekliyor mu?
Yoksa susturuyor mu?
Güç sahibini sınırlıyor mu?
Yoksa ona sınırsız yetki mi veriyor?
Hz. Lût’un kullanımı açıktır:
Takvâ, saldırganı durdurmak için hatırlatılıyor.
Bu nedenle din dili zulme destek veriyorsa ciddi biçimde yeniden sorgulanmalıdır.
Hicr 69 ayrıca insana mahcup olmaktan korktuğu şeyleri sorgulatır.
İnsan bazen doğru şeyden utanır, yanlış şeyle övünür.
Çocuğu düşük not alır.
Aile utanır.
Ama çocuk yalan söylediğinde yeterince önemsemeyebilir.
İnsan arabasının eski olmasından utanır.
Ama borcunu ödememekten utanmaz.
Toplum kişinin kıyafetini konuşur.
Ama dürüstlüğünü önemsemez.
Bu değer sıralaması bozulduğunda utanç da yanlış yere yerleşir.
Gerçekten utanılması gereken şey yoksulluk değildir.
Hastalık değildir.
Mağdur olmak değildir.
Boşanmak tek başına utanç değildir.
İşsiz kalmak utanç değildir.
Ama bilinçli zulüm, dolandırıcılık, haksızlık ve başkasının hakkını çiğnemek ahlaki utanç konusu olabilir.
Hz. Lût’un sözündeki mahcubiyet bu tür bir ahlaki zemine oturur.
Hicr Suresi 69. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Takvâyı yalnız ibadet görüntüsüne indirgeme. Allah korkusunu insanları manipüle etmek için kullanma. Mağduru aile şerefi veya namus adına susturma. Başkasının bedenini, mahremiyetini ve güvenliğini kendi arzundan daha değersiz görme. Kalabalığın yanlışını ahlaki ölçü sanma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Gerçek takvâ, Allah’a karşı duyulan sorumluluğun insana karşı merhamet, adalet ve sınır bilinci olarak görünmesidir. Allah’tan sakınan insanın eli, dili ve gücü başkaları için daha güvenli hâle gelmelidir; dinî görünüşün en güçlü doğrulaması, insan hakkına gösterilen saygıdır.”
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 70. ayette, şehir halkı Hz. Lût’un bu çağrısına son derece çarpıcı bir cevap verecek ve şöyle diyecektir: “Seni insanlardan menetmemiş miydik?” Bu ayeti ele alırken özellikle Hz. Lût’un misafir kabul etmesine veya insanları korumasına yönelik toplumsal baskı, iyiliğin sistematik biçimde engellenmesi, kötülüğe itiraz eden kişinin susturulmaya çalışılması, ‘Sana söylemedik mi?’ şeklindeki tehdit dili, kalabalığın kendisini ahlaki otorite sanması, toplumsal zorbalığın yalnız mağduru değil mağduru koruyanı da hedef alması ve iyiliği savunmanın bazen insanı yalnız bırakabilmesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Hicr Suresi 69. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Allah’tan sakındığımızı söylüyorsak insanlar bizim yanımızda gerçekten güvende mi? İbadetlerimiz artarken öfkemiz, kibirimiz ve başkasına haksızlık yapma eğilimimiz azalıyor mu? Mağduru “Bizi rezil etme” diyerek susturuyor muyuz, yoksa haksızlığı yapan kişiye mi sınır koyuyoruz? Gücümüz olduğunda kendimizi sınırlayabiliyor muyuz? İnsanların görmediği yerde de dürüst kalabiliyor muyuz? Kalabalığın alkışladığı bir yanlış karşısında “Allah’tan sakının” diyebilecek kadar vicdanımızı koruyor muyuz? Ve en önemlisi, Hz. Lût takvâyı doğrudan başkasına zarar vermemekle ilişkilendiriyorsa, biz dindarlığımızı yalnız ibadetlerimizle değil insanlara ne kadar güven verdiğimizle de ölçmeye hazır mıyız?
“Hicr 69, ‘Allah’tan sakının ve beni rezil etmeyin’ buyurarak takvânın yalnız ibadet değil, insan hakkına saygı olduğunu gösterir. Allah’a karşı sorumluluk iddiası, başkasının bedenini, mahremiyetini ve güvenliğini hiçe sayan bir hayatla bağdaşmaz. Ayetin büyük dersi şudur: Gerçek takvâ insanı daha korkutucu değil, daha güvenilir yapmalıdır. Allah’tan sakınan kişi gücünü zulmetmek için değil korumak için kullanır; mağduru susturmaz, haksızlığa sınır koyar ve kalabalık yanlış yöne giderken bile insan onurunu savunur.”
Ersan Karavelioğlu