📖 Hicr Suresi 58. Ayette “Biz Suçlu Bir Topluma Gönderildik” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓ | M͜͡T͜͡ ❤️ Keşfet 🔎 Öğren 📚 İlham Al 💡 📿🧙‍♂️M͜͡o͜͡b͜͡i͜͡l͜͡y͜͡a͜͡T͜͡a͜͡k͜͡i͜͡m͜͡l͜͡a͜͡r͜͡i͜͡.͜͡C͜͡o͜͡m͜͡🦉İle 🖼️ Hayalindeki 🌌 Evreni ✨ Şekillendir❗

📖 Hicr Suresi 58. Ayette “Biz Suçlu Bir Topluma Gönderildik” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,529
2,736,295
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hicr Suresi 58. Ayette “Biz Suçlu Bir Topluma Gönderildik” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hicr Suresi 57. ayette Hz. İbrahim, karşısındaki meleklerin çocuk müjdesinden başka bir görevleri daha bulunduğunu anlayarak ‘Öyleyse ey elçiler, göreviniz nedir?’ diye sormuştu. 58. ayette melekler cevap verir: ‘Biz suçlu bir topluma gönderildik.’ Buradaki ‘mücrimîn’ kelimesini, hayatında herhangi bir hata yapmış herkese veya hoşlanmadığımız her topluluğa yapıştırılabilecek sıradan bir suçlama gibi anlamamak gerekir. Kıssanın bağlamında, Hz. Lût’un kavmi içinde ısrarla sürdürülen, başkalarına zarar veren ve toplumsal hâle gelmiş ağır kötülükler söz konusudur. Üstelik bu topluluk hakkındaki ilahî hükmü insanlar vermemiş, Allah vahiy yoluyla bildirmiştir. Bu nedenle ayet, günümüzde herhangi bir grubu ‘Allah’ın azabını hak etmiş toplum’ ilan etme, doğal afetleri kesin biçimde ilahî ceza sayma veya insanlara karşı şiddeti din adına meşrulaştırma yetkisi vermez.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hicr Suresi 58. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin Arapçası “Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mücrimîn.” şeklindedir. Genel anlamı ise “Dediler ki: Biz suçlu bir topluma gönderildik.” diye ifade edilebilir.

Bir önceki ayette Hz. İbrahim meleklerin asıl görevini sormuştu. Bu ayette melekler, yalnız müjde vermek için değil, başka bir topluma yönelik ilahî hükmün gerçekleşmesi için de gönderildiklerini açıklamaktadır.

Kıssanın devamından bu topluluğun Hz. Lût’un kavmi olduğu anlaşılacaktır.

2️⃣ Ayetteki “Mücrimîn” Ne Anlama Gelir ❓​

“Mücrimîn”, “mücrim” kelimesinin çoğuludur. Kelime bağlama göre suç işleyen, ağır kötülükte bulunan, günah ve haksızlıkta ısrar eden kimseler anlamında kullanılabilir.

Burada önemli olan, kelimeyi günlük dildeki basit “hata yapan herkes” anlamına indirgememektir.

Kur’an’daki bağlamda söz konusu topluluk, tek bir yanlış yapıp pişman olmuş insanlardan değil, kötülüğün yerleştiği ve ısrarla sürdürüldüğü bir toplumsal yapıdan söz etmektedir.

3️⃣ Her Günah İşleyen İnsan “Mücrim” midir ❓​

Bir insanın bir günah işlemesiyle Kur’an’daki her “mücrim” kullanımının doğrudan ona uygulanması aynı şey değildir.

İnsan hata yapabilir.

Pişman olabilir.

Tövbe edebilir.

Yanlışını telafi etmeye çalışabilir.

Bu nedenle bir defalık hata ile kötülükte bilinçli ve sürekli ısrar aynı kategoriye konulmamalıdır.

Kur’an’ın kavramları bağlamları içinde okunmalıdır.

4️⃣ Bu Ayette Hangi Toplum Kastediliyor ❓​

Ayet doğrudan isim vermese de devam eden ayetler bunun Hz. Lût’un gönderildiği toplum olduğunu açıkça gösterecektir.

Melekler birazdan Hz. Lût’un ailesinin kurtarılacağını bildireceklerdir.

Dolayısıyla Hicr 58, Hz. İbrahim kıssasından Hz. Lût ve kavminin kıssasına geçiş noktasıdır.

5️⃣ Hz. Lût’un Kavminin Suçu Sadece Tek Bir Davranıştan mı İbaretti ❓​

Kur’an’ın farklı surelerdeki anlatımları birlikte değerlendirildiğinde, Lût kavmi yalnızca tek bir kelimeye veya tek bir davranış başlığına indirgenmemelidir.

Anlatılarda zorbalık, sınır tanımama, misafire yönelik tehdit, kötülüğün toplumsallaşması, hayasızlığın açıktan sürdürülmesi ve peygamberin uyarısına karşı meydan okuma gibi boyutlar görülür.

Bu nedenle kıssayı bütün bağlamından koparıp yalnız tek bir modern kimlik etiketine indirgemek, metnin taşıdığı şiddet, zorbalık, taşkınlık ve toplumsal çürüme boyutlarını gözden kaçırabilir.

6️⃣ “Suçlu Toplum” Denmesi Toplumdaki Her Bireyin Aynı Olduğunu mu Gösterir ❓​

Hayır.

Zaten kıssanın devamında Hz. Lût’un ailesinden kurtarılacak kişilerin bulunduğu bildirilecektir.

Bu da toplumsal bir değerlendirme yapılırken bile bireylerin aynı hüküm altında düşünülmemesi gerektiğini gösterir.

Kur’an’ın kendi anlatısı bile “Bir toplum kötüdür, o hâlde içindeki herkes aynıdır” şeklindeki basit genellemeyi engeller.

Toplumsal kötülük bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

7️⃣ Bir Toplumun İçinde Yaşamak O Toplumun Her Günahına Ortak Olmak mıdır ❓​

Otomatik olarak değil.

Bir insan kötü uygulamaların bulunduğu toplumda yaşayabilir ama onlara katılmayabilir.

Hatta onları reddedebilir.

Bu nedenle yalnız adres, vatandaşlık, etnik kimlik veya toplumsal aidiyet üzerinden insanın ahlaki hükmü belirlenemez.

İnsan kendi iradesi, tavrı ve davranışıyla değerlendirilir.

8️⃣ Toplumsal Günah veya Toplumsal Çürüme Ne Demektir ❓​

Bazı kötülükler yalnız bireysel kalmaz.

Bir toplumda rüşvet sıradanlaşabilir.

Şiddet normalleştirilebilir.

Yalan alışkanlığa dönüşebilir.

Güçlünün zayıfı ezmesi olağan görülebilir.

İnsanlar yanlış olduğunu bildikleri davranışı artık “Herkes yapıyor” diyerek normal kabul etmeye başlayabilirler.

Bu durumda sorun yalnız birkaç bireyin davranışı değil, kötülüğün kültürel olarak meşrulaştırılması hâline gelebilir.

9️⃣ Çoğunluğun Bir Şeyi Yapması Onu Doğru Yapar mı ❓​

Hayır.

Bir davranışın yaygınlaşması ahlaki olarak doğru olduğunu kanıtlamaz.

Tarihte kölelik, ırk ayrımcılığı, kadınlara yönelik ağır ayrımcılıklar veya çeşitli zulüm biçimleri bazı dönemlerde toplumların geniş kesimleri tarafından normal kabul edilmiştir.

Fakat yaygın kabul ahlaki hakikat ölçüsü değildir.

Aynı şekilde bir görüşün azınlıkta olması da otomatik olarak doğru olduğunu göstermez.

Doğruluk sayıdan değil, hakikat ve delilden değerlendirilmelidir.

🔟 Melekler Neden “Gönderildik” Diyor ❓​

Ayette “ursilnâ”, yani “gönderildik” ifadesi kullanılır.

Bu kelime bir önceki ayetteki “elçiler” ifadesini tamamlar.

Melekler kendi başlarına bir toplumu cezalandırmaya karar vermemiştir.

Görev Allah’tan gelmektedir.

Dolayısıyla kıssadaki hüküm, meleklerin kişisel öfkesi veya bağımsız kararı değildir.

1️⃣1️⃣ Meleklerin Görevli Olması İlahi Adalet Açısından Neden Önemlidir ❓​

Çünkü anlatıda keyfî bir şiddet yoktur.

Melekler:

“Bu insanları sevmedik.”

veya:

“Onlara kızdık, cezalandıralım.”

demezler.

Allah’ın özel hükmünü uygulamak üzere gönderilmişlerdir.

Bu nedenle kıssayı okuyan insan da kendi kişisel öfkesini Allah’ın hükmü gibi sunmamalıdır.

1️⃣2️⃣ Bugün Bir Toplumu “Mücrim Kavim” İlan Edebilir miyiz ❓​

Belirli davranışları suç, zulüm veya ahlaksızlık olarak eleştirebiliriz. Fakat bütün bir modern toplumu vahiydeki özel anlamıyla “Allah tarafından azaba mahkûm edilmiş mücrim kavim” diye kesin biçimde ilan etmek farklı bir iddiadır.

Hz. Lût’un kavmi hakkındaki hükmü Allah vahiy yoluyla bildirmiştir.

Bugün belirli bir şehir, ülke veya halk hakkında böyle özel bir vahye sahip değiliz.

Bu nedenle vahyin hükmü ile insan yorumunu birbirine karıştırmamak gerekir.

1️⃣3️⃣ Bir Deprem veya Felaket Yaşanan Yere “Allah Cezalandırdı” Diyebilir miyiz ❓​

Vahiy tarafından açıkça bildirilmedikçe böyle kesin konuşmak doğru değildir.

Deprem, sel, fırtına, salgın ve benzeri olayların doğal sebepleri vardır. İnsan ihmali de bazen felaketin zararını büyütebilir.

Bir şehirde deprem meydana geldiğinde:

“Oradakiler günahkârdı, Allah onları cezalandırdı.”

demek hem ilmî hem dinî açıdan temelsiz olabilir.

Hz. Lût kavminin durumu farklıdır; çünkü onların ilahî hükmü vahyin açık bilgisiyle bize aktarılmıştır.

1️⃣4️⃣ Afet Mağdurlarını Günahkâr İlan Etmenin Tehlikesi Nedir ❓​

Böyle bir yaklaşım mağdurun acısına yeni bir acı ekleyebilir.

Bir insan evini kaybetmiş, ailesinden birini yitirmiş veya yaralanmış olabilir. Ona bir de:

“Demek ki Allah sizi cezalandırdı.”

demek ciddi bir haksızlık oluşturabilir.

Üstelik aynı felakette çocuklar, yaşlılar ve çok farklı hayatlara sahip insanlar bulunabilir.

Biz kimin Allah katındaki durumunu kesin olarak bilemeyiz.

1️⃣5️⃣ Bu Ayet İnsanlara Şiddet Uygulamayı Meşru Kılar mı ❓​

Hayır.

Meleklerin Allah tarafından özel bir ilahî hüküm için gönderilmesi, bireylerin veya grupların:

“Biz de Allah adına cezalandırıyoruz.”

demesine izin vermez.

Dünya hayatında suçların değerlendirilmesi hukuk, delil, yetki ve adil süreçler çerçevesinde olmalıdır.

İlahi azap kıssası, linç veya bireysel şiddet ruhsatı değildir.

1️⃣6️⃣ Bir Günahı Eleştirmek ile Günahkâra Şiddet Uygulamak Aynı Şey midir ❓​

Hayır.

İnsan bir davranışı ahlaken yanlış bulabilir ve bunu açıkça ifade edebilir.

Fakat bu ona karşısındaki kişiye saldırma, işkence etme, hakaret etme veya temel insan haklarını ortadan kaldırma yetkisi vermez.

Ahlaki eleştiri ile şiddet arasında büyük fark vardır.

İnsan yanlış gördüğü şeyi reddederken kendisi de başka bir zulme dönüşmemelidir.

1️⃣7️⃣ “Mücrim” Kelimesini Hakaret Olarak Kullanmak Doğru mudur ❓​

Kur’an’ın kavramlarını günlük kavga diline indirgemek doğru değildir.

Bir görüş ayrılığında karşı tarafa hemen:

“Sen mücrimsin.”

demek dinî bir delil oluşturmaz.

İnsanları ağır Kur’an kavramlarıyla kolayca etiketlemek, hem kavramların anlamını aşındırır hem de kişinin kendisini Allah adına hüküm dağıtan konuma getirmesine yol açabilir.

Kur’an önce insanı kendi davranışını sorgulamaya çağırmalıdır.

1️⃣8️⃣ Hicr Suresi 57 ve 58. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hicr Suresi 57. ayette Hz. İbrahim meleklere:

“Öyleyse ey elçiler, göreviniz nedir?”

diye sormuştu.

  1. ayette cevap gelir:
“Biz suçlu bir topluma gönderildik.”

Böylece meleklerin ikinci görevi açıklanmış ve anlatı Hz. Lût kıssasına doğru yönelmiştir.

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 59. ayette çok önemli bir istisna getirilecek ve şöyle buyrulacaktır: “Ancak Lût’un ailesi hariç; onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Bu ayeti ele alırken özellikle toplumsal hüküm içinde bireysel ayrımın korunması, Hz. Lût’un ailesinin kurtarılması, aile bağının tek başına kurtuluş garantisi olmaması, sonraki ayette Lût’un eşinin istisna edilmesi, kolektif suç anlayışının sınırları ve masumla suçlunun birbirinden ayrılması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hicr Suresi 58. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hicr Suresi 58. ayet yalnız birkaç kelimeden oluşur:

“Biz suçlu bir topluma gönderildik.”

Fakat bu kısa cümle son derece ciddi bir ilkeyi ortaya koyar:

Kötülük sonuçsuz değildir.

Kur’an’ın ahlak anlayışında insanın davranışları gerçek sonuçlara sahiptir.

Birey için de.

Toplum için de.

Bir kötülük bir kez gerçekleşebilir ve insan tövbe edebilir.

Bu başka bir durumdur.

Ama kötülük zamanla normalleşebilir.

İnsanlar onu savunmaya başlayabilir.

Mağdurlar susturulabilir.

Haksızlık sistem hâline getirilebilir.

Ve bir noktadan sonra toplum:

“Bunda ne var?”

demeye başlayabilir.

İşte ahlaki çürümenin tehlikeli aşamalarından biri budur.

Yanlış artık yalnız yapılmıyordur.

Doğruymuş gibi savunuluyordur.

Bu yüzden Hicr 58, bireysel günahla toplumsallaşmış kötülük arasındaki farkı düşündürür.

Bir toplumda herkes zaman zaman hata yapabilir.

Zaten insan toplumu kusursuz değildir.

Fakat toplumun sağlığı, hatanın hiç gerçekleşmemesiyle değil, yanlışı yanlış olarak tanıyabilme ve düzeltme mekanizmalarının varlığıyla da ilgilidir.

Bir yerde rüşvet olduğunda bunun suç sayılması önemlidir.

Bir yerde şiddet olduğunda mağdurun korunması önemlidir.

Bir yerde taciz olduğunda failin değil mağdurun susturulmaması önemlidir.

Bir yerde yöneticiler hata yaptığında eleştiri imkânının bulunması önemlidir.

Çünkü kötülük sorgulanamaz hâle geldiğinde normalleşme başlar.

Bu ayet bu açıdan yalnız geçmişteki bir kavmi anlatan tarih cümlesi değildir.

İnsana şu soruyu da düşündürür:

“Biz hangi yanlışlara alışıyoruz?”

Bir davranışa sürekli maruz kalınca onu normal sanabiliriz.

Örneğin yalan.

İlk kez söylendiğinde insan rahatsız olabilir.

Sonra tekrar eder.

Sonra alışır.

Sonra başkalarının da söylediğini görür.

Sonunda:

“Herkes böyle.”

der.

Ama herkesin yapması yanlışı doğru yapmaz.

Aynı durum rüşvette olabilir.

Şiddette olabilir.

İşyerindeki adaletsizlikte olabilir.

Aile içindeki hakarette olabilir.

Dijital dünyadaki iftirada olabilir.

Normalleşmiş olması, normal olduğu anlamına gelmez.

Hicr 58’in “mücrim toplum” ifadesi bu nedenle toplumsal vicdanın önemini düşündürür.

Ancak burada çok tehlikeli bir başka uç vardır.

İnsan bu ayeti okuduktan sonra hemen başkalarını işaret edebilir:

“İşte onlar mücrim toplum.”

Bu, ayetin kolay fakat yüzeysel kullanımıdır.

Kur’an’ın ilk aynası başkalarından önce bize tutulmalıdır.

Ben haksızlığı normalleştiriyor muyum?

İşime geldiğinde yalanı mazur görüyor muyum?

Güçlü olduğum kişiye başka, zayıf olana başka mı davranıyorum?

Bir yanlış kendi grubumdan geldiğinde savunup başka gruptan geldiğinde mi öfkeleniyorum?

Gerçek ahlaki sorgulama burada başlar.

Kötülüğü yalnız karşı tarafta görmek insanın kendi kör noktalarını büyütebilir.

Ayetin başka önemli bir yönü kolektif suç fikrinin sınırlarını düşündürmesidir.

İlk bakışta:

“Suçlu bir toplum.”

denmektedir.

Fakat hemen sonraki ayet:

“Lût’un ailesi hariç.”

diyecektir.

Daha sonraki ayette ise aile içinde de ayrıca bir istisna gelecektir.

Bu son derece önemlidir.

Demek ki Kur’an’ın anlatısında bile toplum etiketi bireysel değerlendirmeyi yok etmez.

Bir şehirde kötü insanlar bulunabilir ama iyi insanlar da bulunabilir.

Bir ailede peygamber bulunabilir ama iman etmeyen kişi de bulunabilir.

Bir ülkede zalim yönetici bulunabilir ama milyonlarca masum insan da yaşayabilir.

Bu nedenle:

“Şu millet kötüdür.”

“Şu halk suçludur.”

“Şu ırk böyledir.”


şeklindeki kolektif damgalamalar hem ahlaki hem de Kur’an’ın bireysel sorumluluk ilkesi açısından ciddi sorunlar doğurur.

İnsanları etnik kimliklerinden dolayı suçlu ilan edemeyiz.

Bir kişinin mensup olduğu topluluk onun bütün ahlaki kimliğini belirlemez.

Suç şahsidir; sorumluluk da kişinin kendi eylemleriyle ilişkilidir.

Bu ilke günümüz dünyasında özellikle önemlidir.

Bir terörist suç işlediğinde aynı dini veya etnik kimliği taşıyan milyonlarca insan suçlu olmaz.

Bir devlet zulüm yaptığında o devletin bütün vatandaşlarını insanlıktan çıkarmak doğru değildir.

Bir grubun bazı üyeleri suç işlediğinde bütün grup hakkında nefret üretmek adalet değildir.

Toplumsal sorunları eleştirebiliriz.

Ama kolektif nefret, adalet değildir.

Hicr 58’in ilahî azap meselesinde de büyük dikkat gerektirdiği açıktır.

Lût kavmi hakkında:

“Allah tarafından cezalandırıldılar.”

diyebiliriz.

Çünkü bunu Kur’an söylüyor.

Fakat bugün bir şehirde sel olduğunda:

“Allah onları cezalandırdı.”

diyemeyiz.

Çünkü bize bu konuda vahiy gelmedi.

Bu fark son derece basittir ama çok sık unutulur.

Vahyin bildirdiği azap ile bizim felaket yorumumuz aynı şey değildir.

Doğal afetlerin bilimsel sebeplerini araştırmak da iman eksikliği değildir.

Deprem için fay hatlarını konuşmak.

Sel için yanlış kentleşmeyi incelemek.

Yangında güvenlik önlemlerini değerlendirmek.

Bunlar Allah’ı denklemden çıkarmak değildir.

Tam tersine dünyada yaratılmış sebep düzenini anlamaya çalışmaktır.

Eğer insan her felaketi:

“Allah’ın cezası.”

diyerek açıklarsa bazen gerçek insan sorumluluğunu gizleyebilir.

Bir bina yanlış yapıldıysa mühendislik sorunu vardır.

Dere yatağına yapılaşma olduysa şehircilik sorunu vardır.

Gerekli yangın önlemleri alınmadıysa ihmal vardır.

“Kader” veya “azap” kelimeleri ihmali saklama aracı olmamalıdır.

Bu da Hicr 58’in günümüze taşınmasında önemli bir ilkedir.

Ayetin şiddet konusunda sınırı ise daha da önemlidir.

Melekler ilahî hükümle gönderilmiştir.

Bu özel olay hiçbir insana:

“Ben de günahkâr gördüğüm kişiyi cezalandırabilirim.”

yetkisi vermez.

İnsan kendisini meleklerin yerine koyamaz.

Hiçbir birey kendi öfkesini ilahî infaz yetkisine çeviremez.

Din adına yapılan linç, işkence ve keyfî şiddet ilahî adalet değildir.

Dünya hukukunun ilkeleri vardır.

Suç iddiası varsa delil gerekir.

Savunma hakkı gerekir.

Tarafsız değerlendirme gerekir.

Ceza varsa yetkili ve meşru hukuk düzeni içinde uygulanması gerekir.

Çünkü insan hata yapabilir.

Yanlış kişiyi suçlayabilir.

Önyargıyla hareket edebilir.

Yalan delile inanabilir.

Bu nedenle bireysel intikamı “Allah adına” kutsallaştırmak çok tehlikelidir.

Hicr 58’in mücrim kavramı başka bir önemli soruyu da gündeme getirir:

Bir insanı yaptığı yanlışla tamamen özdeşleştirmeli miyiz?

Bir kişi suç işlemiş olabilir.

Bu suçun gerçek adı konmalıdır.

Mağdur korunmalıdır.

Ama kişi hayatta olduğu sürece bazı durumlarda tövbe ve değişim ihtimali de vardır.

Elbette her “Ben değiştim” sözünü sorgulamadan kabul etmek gerekmez.

Güven yeniden kurulmak zorunda değildir.

Hukuki sonuç ortadan kalkmayabilir.

Ama ahlaki dönüşüm ihtimali de tamamen yok sayılamaz.

Bu nedenle Kur’an’ın ağır kavramlarını yaşayan kişilere değişmez kimlik damgası gibi yapıştırırken dikkat gerekir.

Bir insan bugün kötülükte ısrar edebilir.

Yarın gerçek bir dönüş yaşayabilir.

Allah onun sonunu bilir.

Biz bilmiyoruz.

Bu yaklaşım suçun ciddiyetini azaltmaz.

Tam tersine adaleti intikamdan ayırır.

Adalet davranışa hesap sorar.

Nefret ise kişinin bütün insanlığını yok etmek isteyebilir.

Kur’an’ın amacı insanı ikinci yola sürüklemek değildir.

Hicr 58 aynı zamanda gücün ahlakı konusunda düşünmeye çağırır.

Lût kavminin kıssasında daha sonra yabancılara ve misafirlere yönelik ciddi bir tehdit ortamı görülecektir.

Bu, gücün başkasının rızasını ve güvenliğini yok sayacak biçimde kullanılmasının ne kadar ağır bir toplumsal bozulma olduğunu gösterir.

Güç sahibi insan:

“Yapabiliyorum, o hâlde yapmaya hakkım var.”

diyemez.

Güç hak üretmez.

Çoğunluk olmak hak üretmez.

Kalabalık olmak hak üretmez.

Bir insanın zayıf olması, hakkının da zayıf olduğu anlamına gelmez.

Bu ilke ailede geçerlidir.

İşyerinde geçerlidir.

Devlette geçerlidir.

Toplumda geçerlidir.

Bir ebeveyn çocuğundan güçlüdür.

Bu ona çocuğu ezme hakkı vermez.

Bir işveren çalışandan ekonomik olarak güçlü olabilir.

Bu ona aşağılamayı meşru kılmaz.

Bir devlet vatandaştan çok daha büyük güce sahiptir.

Bu nedenle devletin adalet sorumluluğu daha da büyüktür.

Güç büyüdükçe sorumluluk da büyür.

Hicr 58’i yalnız “Geçmişte kötü bir kavim vardı” diye okuyup geçmek bu yüzden eksik olur.

Ayet bugünkü insanın vicdanına da soru yöneltir:

Kötülük toplumda nasıl normalleşiyor?

İnsan ilk kez gördüğünde rahatsız olduğu şeyi neden zamanla kabulleniyor?

Bir grup kendi yanlışını neden savunmaya başlıyor?

Kendi tarafımızdan yapılan haksızlığı neden daha kolay mazur görüyoruz?

Bunlar çok güncel ahlaki sorulardır.

Gerçek ahlak kimin yaptığına değil, ne yapıldığına bakabilmelidir.

Benim sevdiğim insan yalan söylüyorsa da yalandır.

Benim grubum haksızlık yapıyorsa da haksızlıktır.

Benim siyasi, dinî veya sosyal çevrem zulmediyorsa da zulümdür.

Ahlak yalnız rakibe uygulanıyorsa ahlak değil, tarafgirlik olabilir.

Bu kıssa bizi tam da bu tür bir dürüstlüğe davet eder.

Hicr Suresi 58. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Mücrim” kelimesini her hata yapan insana veya hoşlanmadığın her gruba etiket olarak yapıştırma. Hz. Lût’un kavmine verilen özel ilahî hükmü bugünün toplumları hakkında keyfî azap ilanına dönüştürme. Doğal afetleri vahiy olmadan kesin cezaya bağlama. Kıssayı bireysel şiddet, linç veya nefret için kullanma. Toplumsal yanlışları eleştirirken toplum içindeki masum bireyleri unutma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Kötülük toplumsallaşıp normalleştiğinde son derece ciddi sonuçlar doğurabilir; fakat gerçek adalet, suçu doğru tanımlamak kadar masum ile suçluyu birbirinden ayırmayı ve ilahî hüküm ile insan yorumunu birbirine karıştırmamayı da gerektirir.”

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 59. ayette, tam da bu bireysel ayrım çok güçlü biçimde ortaya çıkacak ve şöyle buyrulacaktır: “Ancak Lût’un ailesi hariç; onların hepsini mutlaka kurtaracağız.” Bu ayeti ele alırken özellikle toplumsal azap içinde masumların ayrılması, Hz. Lût’un ailesinin kurtarılması, aile yakınlığının tek başına kurtuluş sağlamaması, bir sonraki ayette Lût’un eşinin ayrıca istisna edilmesi, kolektif suç anlayışının sınırları, soy ve aile bağının iman garantisi olmaması ve ilahî adalette bireysel sorumluluğun korunması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki Hicr Suresi 58. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Yanlışın yaygınlaşmasını onu doğru kabul etmek için gerekçe mi yapıyoruz? Kendi grubumuzun yaptığı haksızlığı savunurken başkasınınkini mi mahkûm ediyoruz? Bir şehirde felaket olduğunda mağdurlara yardım etmek yerine onları “Allah cezalandırdı” diye mi suçluyoruz? Bir kişinin suçunu onun bütün ailesine, halkına veya kimliğine mi yüklüyoruz? Kur’an’ın ağır kavramlarını tartışmalarda hakaret olarak mı kullanıyoruz? İlâhî azap kıssalarını kendi öfkemize şiddet ruhsatı gibi mi görüyoruz? Ve en önemlisi, melekler bile ‘biz gönderildik’ diyerek kendi adlarına hüküm vermediklerini belirtirken, biz hangi hakla kişisel öfkemizi Allah’ın kesin hükmü gibi sunabiliriz?

“Hicr 58, ‘Biz suçlu bir topluma gönderildik’ buyurarak kötülüğün bireysel sınırı aşarak toplumsallaşabileceğini ve bilinçli biçimde sürdürülen zulmün sonuçsuz olmadığını gösterir. Ancak bu özel ilahî hüküm, günümüzde hoşlanmadığımız toplumları ‘azabı hak eden kavim’ ilan etme, felaketleri kesin ceza sayma veya insanlara karşı şiddeti din adına meşrulaştırma yetkisi vermez. Ayetin büyük dersi şudur: Yanlışın yaygınlaşması onu doğru yapmaz; fakat adalet de bütün bir toplumu kör biçimde suçlamak değildir. Gerçek adalet, kötülüğü açıkça reddederken masum ile suçluyu birbirinden ayırır ve Allah’ın özel hükmüyle insanın sınırlı yorumunu birbirine karıştırmaz.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 2 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    2
Geri
Üst Alt