Bakara Suresi 91. Ayette “Onlara, ‘Allah’ın İndirdiğine İman Edin’ Denildiğinde, ‘Biz Bize İndirilene İnanırız’ Derler ve Ondan Sonrakini İnkâr Ederler. Oysa O, Ellerindekini Doğrulayan Hak Kitaptır. De ki: ‘Eğer Gerçekten İnanıyorduysanız, Daha Önce Allah’ın Peygamberlerini Neden Öldürüyordunuz?’” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen hakikati bütünüyle değil, kimliğini rahatsız etmeyen kısmıyla kabul eder. Oysa gerçeğe bağlılık, yalnızca bize ait olanı savunmak değil; bizden gelmeyen doğruyu da tanıyabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 91. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 91. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan hakikati tanıdığı halde grup aidiyeti, kıskançlık ve kibir sebebiyle reddetme temasını devam ettirir.
Bazı kişilere:
“Allah’ın indirdiğine iman edin.”
denildiğinde verdikleri cevap şudur:
“Biz bize indirilene inanırız.”
Yani kendi geleneklerine gönderilmiş vahyi kabul ettiklerini söylerken, daha sonra gelen vahyi reddederler.
Kur’an ise bu tavrın içindeki çelişkiyi gösterir:
Reddedilen Kur’an, onların ellerinde bulunan vahyin temel doğrularını tamamen yok sayan bir kitap değildir.
Tam tersine:
“Ellerindekini doğrulayan hak”
olarak sunulur.
“Biz Bize İndirilene İnanırız” Sözü Neden Problemli Görülmektedir
İlk bakışta bu cümle oldukça dindar görünür.
Bir insan:
“Ben Allah’ın bana gönderdiği vahye inanıyorum.”
demektedir.
Fakat problem hemen ardından ortaya çıkar:
Allah’ın başka bir zamanda indirdiği vahyi reddetmektedir.
Böylece iman:
Allah’a bağlı olmaktan çıkıp,
“bizim vahyimiz”
fikrine bağlanabilir.
Buradaki tehlike şudur:
İnsan fark etmeden Allah’ın hakikatini değil,
kendi grubunun sahip olduğu hakikat anlatısını
savunmaya başlayabilir.
Ayetteki “Bize İndirilene” Vurgusu Neden Çok Önemlidir
Çünkü burada aidiyet dili vardır.
“Allah’ın vahyi” demek yerine:
“Bize indirilmiş olan”
öne çıkmaktadır.
Bu, insan psikolojisinde çok güçlü bir eğilimi düşündürür:
Sahiplenme.
İnsan dinî hakikati bile:
“bizim,”
“onların,”
“bizden,”
“sizden”
şeklinde kategorilere ayırabilir.
Oysa ilahi hakikat bir grubun özel mülkü değildir.
Hakikat Bir Topluluğun Mülkiyeti Olabilir mi
Hayır.
Bir topluluk hakikati taşıyabilir.
Koruyabilir.
Öğretebilir.
Ama gerçeğin kendisi:
o grubun mülkü haline gelmez.
Matematiksel bir gerçek hangi ülkeden çıkarsa çıksın aynı olduğu gibi, ilahi bir hakikat de:
onu ilk kabul eden toplumun sınırları içine hapsedilemez.
Bakara 91 bu nedenle insanı şu soruyla yüzleştirir:
Hakikati mi savunuyorsun, yoksa hakikat üzerindeki sahiplik duygunu mu?
“Ondan Sonrakini İnkâr Ederler” Ne Demektir
Burada Kur’an’ın reddedilmesine işaret edilir.
Yani önceki vahye bağlılık iddia edilirken:
sonraki vahiy kabul edilmemektedir.
Kur’an’ın itirazı şudur:
Eğer vahyin kaynağı gerçekten Allah ise, yalnızca tarihsel olarak önce gelen vahyi kabul edip Allah’tan geldiği bildirilen sonraki vahyi sırf başka bir peygambere verildiği için reddetmek:
tutarlı değildir.
Dolayısıyla mesele yalnızca gelenek değildir.
Vahyin kaynağına sadakat meselesidir.
“O, Ellerindekini Doğrulayan Hak Kitaptır” Ne Anlama Gelir
Kur’an kendisini:
“musaddık”, yani önceki vahyin temel hakikatlerini doğrulayan bir kitap
olarak tanımlar.
Bu şu anlamlara gelir:
Allah’ın birliği,
peygamberlik,
ahlaki sorumluluk,
vahiy,
hesap günü,
adalet
gibi temel ilkeler konusunda bir devamlılık vardır.
Kur’an:
“Geçmişte hiçbir vahiy gelmedi.”
demez.
Tam tersine önceki peygamberleri de kabul eder.
Önceki Vahyi Doğrulamak, Her Mevcut Yorumu Onaylamak mıdır
Hayır.
Bu ayrım çok önemlidir.
Kur’an’ın önceki vahyi doğrulaması:
tarih boyunca o vahiy hakkında üretilmiş her yorumun doğru olduğunu kabul ettiği
anlamına gelmez.
Bir metnin ilahi kökenini kabul etmek başka şeydir.
O metin etrafında oluşmuş:
yorumları,
gelenekleri,
uygulamaları
tek tek onaylamak başka şeydir.
Bu nedenle “doğrulama” kavramı:
temel vahiy çizgisindeki devamlılık
olarak anlaşılmalıdır.
Kur’an Neden Bu Tutumu Mantıksal Bir Çelişki Olarak Gösteriyor
Çünkü kişi şöyle demektedir:
“Allah’ın vahyine inanıyorum.”
Ama sonra:
Allah’ın vahyi olduğu bildirilen başka bir mesajı yalnızca farklı bir peygamber aracılığıyla geldiği için reddediyor.
Burada şu soru ortaya çıkar:
Gerçek bağlılık:
Allah’a mı?
Yoksa:
tarihsel kimliğe mi?
Eğer bağlılık Allah’a ise, hakikat nereden gelirse gelsin değerlendirilmelidir.
“Bizim Olan Doğru, Sizin Olan Yanlış” Düşüncesi Nasıl Ortaya Çıkar
Bu insanın doğal grup psikolojisiyle bağlantılıdır.
İnsan kendi grubunun:
hikâyelerini,
sembollerini,
geleneklerini,
liderlerini
daha güvenilir görmeye eğilimlidir.
Bu tamamen anlaşılmaz bir durum değildir.
Ama tehlike şurada başlar:
Aidiyet, doğruluğun ölçüsü haline geldiğinde.
O zaman insan:
“Bizden olduğu için doğru.”
“Onlardan olduğu için yanlış.”
demeye başlayabilir.
Ayet Kabilecilik Ve Grupçuluk Konusunda Bir Eleştiri İçerir mi
Ahlaki açıdan güçlü biçimde böyle okunabilir.
Grupçuluk:
kişiyi içeriğe değil kimliğe göre hüküm vermeye
yöneltebilir.
Bir fikir bizim grubumuzdan gelirse kabul ederiz.
Aynı fikir karşı taraftan gelirse reddederiz.
Bu durumda artık hakikat aranmıyor olabilir.
Aidiyet korunuyordur.
Bakara 91’in önemli mesajlarından biri:
Gerçeğin kimden geldiği kadar ne söylediğine de bakabilmektir.

“De ki: Eğer İnanıyorduysanız Peygamberleri Neden Öldürüyordunuz?” Sorusu Ne Anlama Gelir
Ayet burada güçlü bir karşılaştırma yapar.
Bazı kişiler:
“Biz bize indirilene inanıyoruz.”
demektedir.
Kur’an ise onların tarihsel davranışlarını hatırlatır:
Eğer gerçekten Allah’ın vahyine bu kadar bağlıydınız:
Allah’ın gönderdiği peygamberlere neden karşı çıktınız?
Bu soru kişinin sözü ile davranışı arasındaki çelişkiyi açığa çıkarır.

Bu Ayet “İman İddiası Davranışla Test Edilir” mi Diyor
Çok güçlü biçimde evet.
İnsan:
“İnanıyorum.”
diyebilir.
Ama davranışı sürekli inancın tersine gidiyorsa:
bu iddianın içeriği sorgulanır.
Bakara 91’in mantığı şudur:
Geçmiş vahye bağlı olduğunuzu söylüyorsunuz.
Ama o vahiy geleneğinin peygamberlerine karşı da ciddi ihlaller yaşandı.
O halde sorun yalnızca:
yeni vahiy değildir.
Daha derinde:
hakikate karşı seçici bir ilişki vardır.

Ayette Peygamberlerin Öldürülmesinin Hatırlatılması Neden Bu Kadar Serttir
Çünkü bu, inanç iddiası ile fiil arasındaki en büyük uçurumlardan biridir.
Bir tarafta:
“Allah’a inanıyoruz.”
sözü vardır.
Diğer tarafta:
Allah’ın gönderdiği kişilere karşı şiddet
vardır.
Kur’an böylece çok temel bir ilke ortaya koyar:
Dini kimlik, ahlaki davranışın yerine geçemez.
Bir insanın ne söylediği kadar:
ne yaptığı da önemlidir.

İnsan Kendi Geleneğini Kutsallaştırıp Allah’ın Mesajını İkinci Plana Atabilir mi
Evet, bu bütün dinî gelenekler için var olan bir risktir.
Başlangıçta gelenek:
vahyi anlamaya yardımcı olur.
Fakat zamanla insan:
geleneğin kendisini,
alışkanlıklarını,
toplumunun yorumlarını
vahyin önüne koyabilir.
Sonra yeni bir değerlendirme geldiğinde:
“Biz bunu hep böyle yaptık.”
cümlesi en güçlü delil haline gelir.
Bakara 91 insanı tam burada sorgulamaya çağırır.

Bu Ayetin Müslümanlar İçin De Bir Uyarısı Var mıdır
Ahlaki ilkesi açısından elbette vardır.
Bir Müslüman da:
“Bizim dinimiz doğru.”
deyip sonra kendi kitabının:
adalet,
merhamet,
dürüstlük,
kul hakkı
gibi hükümlerini görmezden gelebilir.
Bu durumda aidiyet korunurken:
mesaj ihmal edilmiş olur.
Dolayısıyla ayeti yalnızca:
“Geçmişte başkaları böyle yaptı.”
diye okumak yetersizdir.
Asıl soru:
Biz de inancımızı seçici biçimde mi yaşıyoruz?

Gelenek İle Hakikat Çatıştığında İnsan Ne Yapmalıdır
Bu kolay bir soru değildir.
Çünkü gelenek insana:
kimlik,
aidiyet,
güven
verir.
Ama gelenek hata yapamaz değildir.
Bu nedenle insan:
kaynağa dönmeli,
delili incelemeli,
bağlamı araştırmalı,
kendi alışkanlıklarını da sorgulayabilmelidir.
Olgun dinî düşünce:
geleneği tamamen reddetmek değil, geleneği hakikatin yerine koymamaktır.

Bakara 89, 90 Ve 91 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Süreç Görülür
Bu üç ayet birbirini güçlü biçimde tamamlar.
- ayette:
Beklenen hakikat gelir ama reddedilir.
- ayette:
Bu reddin arkasındaki kıskançlık ve ayrıcalık duygusu gösterilir.
- ayette:
“Biz sadece bize indirilene inanırız.”
denilerek grup aidiyetinin nasıl devreye girdiği görülür.
Böylece şu zincir ortaya çıkar:
Hakikat gelir.
Beklentiye uymaz.
Başkasına verilmiş lütuf kıskanılır.
Sonra aidiyet savunması başlar:
“Bizimki bize yeter.”
Kur’an ise bu yaklaşımın içindeki tutarsızlığı açığa çıkarır.

Bakara 91’den Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
Bir düşüncenin sana ait olması onu doğru yapmaz; sana yabancı olması da onu yanlış yapmaz.
Hakikat:
grup kimliğinden,
alışkanlıktan,
aileden,
tarihten
daha büyük bir ölçüdür.
Bu nedenle insanın zihinsel olgunluğu:
kendi grubunun yanlışını görebildiği ve başkasının doğrusunu kabul edebildiği yerde
ortaya çıkar.
Bu çok zor ama çok değerli bir ahlaki beceridir.

Son Söz
Bakara 91 Bize “Allah’a mı İnanıyoruz, Yoksa Allah’ın Yalnızca Bizim Grubumuzla Konuşmasını mı İstiyoruz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 91. ayetin en çarpıcı cümlesi şudur:
“Biz bize indirilene inanırız.”
İlk bakışta bu son derece güçlü bir iman cümlesi gibi görünür.
Ama ayet hemen sorar:
Peki Allah’tan gelen hakikat yalnızca:
sizin grubunuza geldiğinde mi hakikat?
Eğer başka bir peygambere gelirse?
Başka bir toplumdan çıkarsa?
Alıştığınız dinî düzeni sorgularsa?
Beklediğiniz biçimde gelmezse?
O zaman ne olacak?
İşte ayetin asıl sınavı burada başlar.
Çünkü insan bazen Allah’a bağlı olduğunu düşünürken aslında:
Allah hakkında sahip olduğu kendi tasavvuruna
bağlı olabilir.
“Allah böyle konuşmalı.”
“Peygamber şöyle biri olmalı.”
“Vahiy bizim toplumumuzda devam etmeli.”
“Doğru mutlaka bizden çıkmalı.”
Ama ilahi hakikat insanın sınırlarını kabul etmek zorunda değildir.
Bu nedenle ayetin sonunda tarihsel bir soru yöneltilir:
“Eğer gerçekten inanıyorduysanız Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?”
Bu soru son derece ağırdır.
Çünkü insanın söylediği:
“İnanıyorum.”
cümlesi ile davranışı arasındaki mesafeyi ölçer.
Belki Bakara 91’in bugün her insana yönelttiği en güçlü soru şudur:
Sen gerçeğe gerçekten bağlı mısın, yoksa yalnızca kendi kimliğini doğrulayan gerçekleri mi kabul ediyorsun?
Çünkü hakikate sadakat, kendi tarafının doğrusunu savunmaktan daha fazlasıdır.
Bazen hakikate sadakat:
kendi tarafının yanlışını kabul etmeyi ve karşı taraftaki doğruyu görebilmeyi gerektirir.
“Hakikat, bizim olduğu için doğru olmaz; doğru olduğu için değerlidir. İnsan kendi grubunun yanlışını görebildiği ve başkasından gelen doğruyu kabul edebildiği gün, aidiyetin üstüne çıkıp gerçekten hakikate yaklaşmaya başlar.”
Ersan Karavelioğlu