Bakara Suresi 145. Ayette “Kendilerine Kitap Verilenlere Her Türlü Delili Getirsen de Senin Kıblene Uymazlar. Sen de Onların Kıblesine Uyacak Değilsin. Onlar da Birbirlerinin Kıblesine Uymazlar. Sana Gelen İlimden Sonra Onların Arzularına Uyarsan O Zaman Sen de Zalimlerden Olursun” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikat her zaman daha fazla delil eksikliğinden reddedilmez; bazen insanın sorunu bilmemek değil, bildiği şeyin kendi aidiyetini ve alışkanlıklarını değiştirmesini istememesidir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 145. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 145. ayeti, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden sonra ortaya çıkan tartışmaların önemli bir boyutunu ele alır.
Bir önceki ayette Allah:
“Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”
buyurmuştu.
- ayette ise Hz. Muhammed’e şu gerçek hatırlatılır:
Bazı muhataplar, ne kadar delil gösterilirse gösterilsin:
yeni kıbleyi kabul etmeyeceklerdir.
Ardından çok önemli bir sınır çizilir:
Peygamber de onların kıblesine dönmeyecektir.
Üstelik Ehl-i Kitap içindeki farklı topluluklar da:
birbirlerinin kıblesine bütünüyle uymamaktadır.
Son bölüm ise çok güçlüdür:
Bilgi geldikten sonra insanların arzularına uyup hakikatten sapmak zulüm olur.
“Her Türlü Delili Getirsen de Uymazlar” Ne Anlama Gelir
Ayette geçen düşünce:
delilin her zaman insanın kararını değiştirmeye yetmediğini gösterir.
İnsan çoğu zaman şöyle düşünür:
“Karşımdaki kişiye yeterince güçlü kanıt gösterirsem mutlaka fikrini değiştirir.”
Fakat insan zihni sadece delille hareket etmez.
Kimlik.
Aidiyet.
Gurur.
Alışkanlık.
Çıkar.
Toplumsal baskı.
Bütün bunlar insanın kararını etkileyebilir.
Dolayısıyla bazen mesele:
kanıt eksikliği değil, kabul etmeye hazır olmama halidir.
Bu Ayet “Ehl-i Kitap Delil Anlamaz” mı Diyor
Böyle kaba ve bütün zamanlara yayılan bir genelleme doğru olmaz.
Kur’an başka ayetlerde Ehl-i Kitap arasında:
adil,
samimi,
hakikate açık
kişilerden de söz eder.
Burada özellikle kıble tartışmasının tarihsel bağlamındaki:
dirençli ve polemik içindeki muhataplar
öne çıkar.
Bu yüzden ayeti:
“Bütün Yahudiler ve bütün Hristiyanlar her zaman böyledir.”
şeklinde okumak doğru değildir.
Asıl eleştirilen tavır:
delil geldikten sonra aidiyet veya arzu yüzünden gerçeğe direnmek
olarak anlaşılmalıdır.
İnsan Neden Güçlü Delile Rağmen Fikrini Değiştirmez
Çünkü fikirler bazen sadece fikir değildir.
İnsanın:
kimliğinin,
arkadaş çevresinin,
ailesinin,
statüsünün
parçası haline gelir.
Bir düşünceyi terk etmek bazen insana:
yalnızca:
“Yanılmışım.”
demek gibi gelmez.
Şöyle hissedebilir:
“Ben kimliğimin bir parçasını kaybediyorum.”
İşte bu nedenle insan yanlış olduğunu fark ettiği bir görüşü bile:
savunmaya devam edebilir.
İnsan Gerçekten Hakikati mi Savunuyor, Yoksa Kimliğini mi
Bunu anlamanın güçlü yollarından biri şudur:
Karşı tarafın haklı olduğunu gösteren bir delil geldiğinde ne yapıyorsun?
Eğer:
“Bunu düşüneyim.”
diyebiliyorsan,
hakikate açıklık vardır.
Ama:
“Ne olursa olsun fikrimi değiştirmem.”
diyorsan,
artık savunduğun şey:
sadece hakikat olmayabilir.
Belki:
kimliğini koruyorsundur.
Bakara 145’in psikolojik derinliği tam burada ortaya çıkar.
“Sen de Onların Kıblesine Uyacak Değilsin” Ne Demektir
Bu ifade Hz. Muhammed’in artık:
Allah tarafından belirlenen kıbleden geri dönmeyeceğini
bildirir.
Yani Kâbe kıblesi:
toplumsal baskıya göre belirlenmiş geçici bir tercih değildir.
Vahiy ile belirlenmiştir.
Dolayısıyla peygamber:
insanları memnun etmek için:
ilahi emri değiştirmeyecektir.
Burada çok güçlü bir ilke vardır:
Hakikat, dış baskıya göre sürekli yön değiştirmez.
İnsanları Memnun Etmek İçin İlke Değiştirmek Neden Tehlikelidir
Çünkü herkesin beklentisi farklıdır.
Bir grubu memnun edersin.
Diğeri rahatsız olur.
Sonra diğerine göre değişirsin.
Bu defa bir başkası karşı çıkar.
Eğer insanın:
sabit bir ahlaki merkezi
yoksa,
hayatı:
başkalarının beklentilerine göre sürekli yön değiştirebilir.
Bakara 145 peygambere:
insanların onayından daha yüksek bir ölçü
hatırlatır.
“Onlar da Birbirlerinin Kıblesine Uymazlar” Ne Anlama Gelir
Bu ifade son derece dikkat çekicidir.
Çünkü ayet:
Ehl-i Kitap içindeki farklı dinî toplulukların da:
aynı ibadet yönüne sahip olmadığını
hatırlatır.
Bu, şöyle bir mantıksal noktayı ortaya çıkarır:
Eğer:
“Bizim yönümüze dönmezsen yanlışsın.”
deniyorsa,
aynı iddiayı başka bir grup da yapabilir.
Peki hangi insan grubunun beklentisi nihai ölçü olacaktır?
Kur’an’ın cevabı:
hiçbir grubun beklentisi değil, Allah’ın emri.
İnsanların Birbirleriyle Anlaşamaması Hakikatin Olmadığını mı Gösterir
Hayır.
Bir konuda insanların farklı düşünmesi:
doğru cevabın bulunmadığını göstermez.
Örneğin matematikte insanlar:
yanlış cevaplar verebilir.
Ama doğru cevap yine vardır.
Aynı şekilde dinî veya felsefi konularda:
fikir ayrılığı
hakikatin kendisini ortadan kaldırmaz.
Farklılık bize yalnızca:
insanın hakikati anlama konusunda yanılabileceğini
gösterir.
Bu yüzden ölçü:
çoğunluk değil,
delil ve hakikat arayışı
olmalıdır.
“Onların Arzularına Uyarsan” İfadesindeki “Arzu” Ne Anlama Gelir
Arapça metinde:
“ehvâehum”
ifadesi bulunur.
“Ehvâ”:
arzular,
hevesler,
kişisel eğilimler
anlamlarına gelir.
Burada amaç:
her türlü insani isteği kötülemek değildir.
İnsan:
sever,
ister,
arzular.
Sorun:
arzunun hakikatin önüne geçmesidir.
İnsan:
“Doğru olan nedir?”
yerine:
“Ben neyin doğru olmasını istiyorum?”
diye düşünmeye başladığında:
arzu ölçünün yerini alabilir.

İnsan Hakikati Kendi Arzusuna Göre Nasıl Değiştirebilir
Çok basit yollarla.
Örneğin:
Bir şey kendisine kazanç sağlıyorsa:
“Bunda sorun yok.”
diyebilir.
Aynı şeyi rakibi yaptığında:
“Bu ahlaksızlık.”
diyebilir.
Kendi tarafının hatasına:
mazeret bulabilir.
Karşı tarafın aynı hatasını:
büyütebilir.
Bu durumda hakikat değişmemiştir.
Ama insanın ölçüsü:
çıkarına göre değişmiştir.
İşte “heva”nın tehlikelerinden biri budur.

Bilgi Geldikten Sonra Yanlış Yapmak Neden Daha Ağırdır
Çünkü artık insan:
bilmiyorum
mazeretine sahip değildir.
Ayet özellikle:
“Sana gelen ilimden sonra...”
ifadesini kullanır.
Bilgi:
insana ayrıcalık kadar:
sorumluluk
da getirir.
Bir insan yanlış olduğunu hiç bilmiyorsa:
başka bir durum vardır.
Ama doğruyu açıkça görmüş ve buna rağmen:
çıkarı için tersini yapmışsa:
ahlaki sorumluluk artar.
Bu nedenle bilgi:
yalnızca güç değildir.
Yüktür de.

Bilmek İnsanı Otomatik Olarak Doğru Davranmaya Götürür mü
Hayır.
İnsan sigaranın zararlı olduğunu bilir ve içebilir.
Öfkenin zarar verdiğini bilir ve öfkelenebilir.
Yalanın kötü olduğunu bilir ve yalan söyleyebilir.
Haksız olduğunu bilir ve özür dilemeyebilir.
Bu yüzden insanın problemi her zaman:
bilgi eksikliği değildir.
Bazen:
irade,
karakter,
kibir
problemidir.
Bakara 145:
bilginin davranışa dönüşmediğinde yeterli olmayabileceğini
gösterir.

Ayette Peygamberin Bile Uyarılması Ne Anlama Gelir
Bu son derece önemlidir.
Hz. Muhammed’e:
“Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyarsan...”
şeklinde güçlü bir uyarı yapılır.
Elbette bu, peygamberin böyle yapmış olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine Kur’an’ın ahlaki ilkeyi:
kişiden bağımsız biçimde ne kadar ciddi gördüğünü
gösterir.
Mesaj:
Hakikat karşısında:
statü,
unvan,
soy
kişiyi ilkenin üzerine çıkarmaz.
Bu aynı zamanda Kur’an’ın:
peygamberi bile ahlaki hitabın dışında bırakmadığını
gösterir.

“O Zaman Zalimlerden Olursun” İfadesi Neden Bu Kadar Serttir
Çünkü hakikati bildikten sonra:
insanların arzularına göre onu terk etmek,
sadece kişisel bir fikir değişikliği olmayabilir.
Eğer vahyin emri bilindiği halde:
toplumsal baskı,
çıkar
veya insanları memnun etme arzusu
uğruna terk edilirse:
hakikat olması gereken yerden çıkarılmış olur.
Zulüm kavramının:
bir şeyi yerinden etmek
anlam alanı da burada hatırlanabilir.
İnsan:
ölçüyü hakikatten alıp:
arzulara teslim eder.

Bu Ayet “Asla Fikrini Değiştirme” mi Diyor
Kesinlikle hayır.
Tam tersine:
hakikat gerektiriyorsa fikrini değiştirmek gerekir.
Önceki kıble:
değişmişti.
Müslümanlar da yönlerini değiştirdiler.
Demek ki:
fikir veya uygulama değiştirmek başlı başına yanlış değildir.
Asıl soru:
Neden değiştiriyorsun?
Yeni bir hakikat öğrendiğin için mi?
Yoksa:
baskı,
çıkar,
alkış
yüzünden mi?
Hakikat için değişmek:
olgunluk olabilir.
Arzu için hakikati değiştirmek:
sapma olabilir.

Bakara 144 Ve 145 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar
- ayette:
Allah açık biçimde:
“Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”
buyurmuştu.
- ayette ise:
bu emrin ardından gelecek toplumsal baskıya karşı:
kararlılık
öğretilir.
144:
Yönü belirler.
145:
Bu yönde ne kadar kararlı kalacağını sınar.
Bu son derece güçlü bir geçiştir.
Çünkü doğru yolu bulmak bir meseledir.
Doğru yolda baskıya rağmen kalmak başka bir meseledir.

Bakara 145’ten Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
Her insanı ikna etmek zorunda değilsin; fakat kendi inandığın hakikatin gerçekten hakikat olduğundan emin olmak ve baskı karşısında onu çıkarına göre değiştirmemek zorundasın.
Bazı insanlar:
hiçbir açıklamayla ikna olmayabilir.
Bu durumda hayatının tamamını:
onların onayını kazanmaya
harcamak zorunda değilsin.
Ama aynı zamanda:
“Ben zaten haklıyım.”
deyip eleştiriden kaçamazsın.
Doğru denge:
delili değerlendir,
kendini sorgula,
ama gerçeği gördüğünde:
alkış uğruna onu terk etme.

Son Söz
Bakara 145 Bize “Gerçekten Daha Fazla Delile mi İhtiyacımız Var, Yoksa Bazen Delil Yeterli Olduğu Halde Değişmek İstemediğimiz İçin mi Direniyoruz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 145. ayet insan aklı hakkında rahatsız edici derecede gerçekçi bir şey söyler:
İnsan her zaman kanıt yüzünden inanmaz veya kanıt eksikliğinden reddetmez.
Bazen kanıt yeterlidir.
Ama insan:
değişmek istemez.
Çünkü gerçeği kabul etmek:
bedel isteyebilir.
Yıllardır savunduğun bir görüşten vazgeçmek gerekebilir.
Arkadaş grubunun karşısına çıkman gerekebilir.
“Ben yanılmışım.”
demek gerekebilir.
Statünü kaybedebilirsin.
Bir alışkanlığı bırakmak zorunda kalabilirsin.
İşte o noktada insanın zihni çok ilginç çalışabilir.
Artık soru:
“Bu doğru mu?”
olmaktan çıkar.
Şuna dönüşebilir:
“Bunu kabul edersem başıma ne gelir?”
Ve insan bazen:
sonucu sevmediği için:
gerçeği reddeder.
Bakara 145’in:
“Her türlü delili getirsen de...”
ifadesi tam olarak bu ihtimali düşündürür.
Bu bize günümüz dünyasını da çok güçlü biçimde hatırlatır.
Bir insan siyasi bir fikre yıllarca bağlanabilir.
Kendi tarafının yanlış yaptığına dair açık delil görür.
Ama:
“Karşı taraf kullanır.”
diye kabul etmek istemez.
Bir iş insanı yatırımının başarısız olduğunu görür.
Veriler ortadadır.
Ama yıllardır para yatırdığı için:
daha fazla yatırım yapmaya devam eder.
Bir ilişkide insan defalarca aynı zararı görür.
Ama yıllarını verdiği için:
gerçeği kabul etmek istemez.
Yani bazen:
gerçeğin kendisinden çok,
gerçeği kabul etmenin maliyetinden
kaçıyoruz.
Ayetin bir başka olağanüstü tarafı ise:
“Sen de onların kıblesine uyacak değilsin.”
ifadesidir.
Bu cümle insanın:
herkesi memnun etme arzusuna
çok güçlü bir sınır koyar.
Çünkü bütün insanları memnun etmeye çalışırsan:
bir noktada kendin olmaktan çıkabilirsin.
Bir grup:
“Böyle davran.”
der.
Diğeri:
“Hayır, şöyle.”
der.
Üçüncüsü başka şey ister.
Ve sonunda:
hayatının pusulası:
başkalarının beklentileri
olur.
Oysa Kur’an peygambere:
merkezini dış onaya göre değiştirmemesini öğretir.
Bu, eleştiriye kapanmak değildir.
Tam tersine:
önce hakikati bulmak,
sonra:
hakikati alkışa satmamaktır.
Ayet devam eder:
“Onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar.”
Bu cümle insanları memnun etme projesinin neden imkânsız olabileceğini de gösterir.
Çünkü insanlar kendi aralarında bile:
aynı şeyi istemez.
Birini memnun ederken diğerini memnun edemeyebilirsin.
O halde nihai ölçü:
kim daha çok alkışlıyor
olamaz.
Sonra ayetin belki en büyük ahlaki uyarısı gelir:
“Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan...”
Burada:
ilim
ile:
heva
karşı karşıya gelir.
Bilgi bir tarafta.
Arzu diğer tarafta.
Ve insan hayatının büyük bölümü belki bu iki güç arasında geçer.
Bilirsin ki:
bu söz yanlış.
Ama söylemek işine gelir.
Bilirsin ki:
bu para sana ait değil.
Ama almak istersin.
Bilirsin ki:
özür dilemelisin.
Ama gururun izin vermez.
Bilirsin ki:
karşındaki haklı.
Ama yenilmiş görünmek istemezsin.
İşte tam burada insanın gerçek kıblesi ortaya çıkar.
Çünkü kıble yalnızca:
bedenin döndüğü yer değildir.
Mecazi anlamda düşünüldüğünde:
kararlarını yöneten nihai merkez
de insanın görünmez kıblesi gibidir.
Bilgi:
“Buraya dön.”
der.
Ego:
“Hayır.”
der.
Vicdan:
“Doğruyu söyle.”
der.
Çıkar:
“Sus.”
der.
Hakikat:
“Fikrini değiştir.”
der.
Gurur:
“Yıllardır savundun, geri adım atamazsın.”
der.
İşte insan:
hangi sese uyuyorsa,
karakteri o yönde şekillenir.
Bu yüzden ayetin en güçlü kısmı belki de delil tartışması değildir.
Asıl mesele:
Hakikati bildikten sonra ona sadık kalabilmek.
Çünkü cahillikten doğruluğa geçmek:
bir tür başarıdır.
Ama bilgiden sonra:
çıkar uğruna yanlışta kalmak
daha derin bir sorundur.
Ve belki Bakara 145’in bugünün insanına yönelttiği en zor soru tam olarak şudur:
Bir konuda gerçeği değiştirecek kadar güçlü yeni bir delil görsek gerçekten fikrimizi değiştirir miyiz, yoksa yıllardır savunduğumuz kimliği kaybetmemek için delilin kendisini mi reddederiz?
“Delile açık olmak, sadece karşı tarafın yanlışını kanıtlamaya hazır olmak değildir; gerektiğinde kendi yanlışımızı da kabul etmeye hazır olmaktır. Hakikati gerçekten seven kişi, onun kendi tarafına karşı konuşmasından korkmaz.”
Ersan Karavelioğlu