Bakara Suresi 140. Ayette “Yoksa Siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Torunlarının Yahudi veya Hristiyan Olduklarını mı Söylüyorsunuz? De ki: Siz mi Daha İyi Biliyorsunuz, Allah mı? Allah’tan Kendisine Ulaşmış Bir Şahitliği Gizleyenden Daha Zalim Kim Olabilir? Allah Yaptıklarınızdan Habersiz Değildir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Geçmişi kendi bugünkü kimliğimize göre yeniden yazmak kolaydır; zor olan, geçmişin gerçekten ne söylediğini kabul etmektir. Hakikat, bizim tarafımıza hizmet ettiği ölçüde değil, biz ona sadık kaldığımız ölçüde hakikattir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 140. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 140. ayeti, Hz. İbrahim ve ondan sonraki peygamberlerin dinî kimliği üzerine yapılan iddiaları sorgular.
Ayet:
“İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onların soyundan gelenlerin Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?”
diye sorar.
Ardından çok güçlü bir meydan okuma gelir:
“Siz mi daha iyi biliyorsunuz, Allah mı?”
Sonra bir başka ağır uyarı yapılır:
Allah’tan gelen bir şahitliği gizlemek büyük bir zulümdür.
Ve ayet:
“Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
ifadesiyle kapanır.
Buradaki ana mesele:
tarihi sonradan ortaya çıkan kimlikler üzerinden geriye doğru yeniden tanımlamak ve bilinen hakikati çıkar uğruna gizlemek
problemidir.
Hz. İbrahim Yahudi veya Hristiyan mıydı
Tarihsel kronoloji açısından Hz. İbrahim:
hem Yahudiliğin kurumsal ve tarihsel biçimlerinden,
hem de Hristiyanlığın ortaya çıkışından
çok daha önce yaşamıştır.
Bu nedenle Kur’an:
İbrahim’i sonradan oluşmuş dinî etiketlerden biriyle tanımlamayı reddeder.
Onu:
hanîf
ve:
Allah’a teslim olmuş
bir kişi olarak sunar.
Yani İbrahim’in temel kimliği:
sonraki grup adlarından önce:
tevhid ve teslimiyettir.
Kur’an Neden Bu Tarihsel Noktayı Bu Kadar Önemli Görüyor
Çünkü bir kişi veya grup geçmişteki büyük bir şahsiyeti:
kendi özel mülkü
haline getirebilir.
“İbrahim aslında tamamen bizimdi.”
demek:
dinî meşruiyet üretmenin bir yolu olabilir.
Kur’an ise bu sahiplenme biçimini sorgular.
Çünkü büyük bir peygamberi sevmenin başka,
onu tarihsel gerçekliğinin dışına çıkarıp:
kendi bugünkü kimliğine zorla yerleştirmenin
başka şey olduğunu gösterir.
“Siz mi Daha İyi Biliyorsunuz, Allah mı?” Sorusu Ne Anlama Gelir
Bu, retorik bir sorudur.
Mümin açısından cevabı açıktır:
Allah.
Ama ayetin asıl gücü şurada yatar:
İnsan bazen kendi yorumunu öyle kesin savunur ki:
adeta ilahi bilgiden daha üstün bir konuma koyar.
Bu yüzden soru aslında insanın epistemik kibrine yöneliktir:
Bilmediğin şeyi ne kadar kesin biliyormuş gibi konuşuyorsun?
Bir İnsan Din Hakkında Kesin Konuşurken Hangi Sınırı Bilmelidir
Şu ayrımı:
Bildiğim şey.
Yorumladığım şey.
Tahmin ettiğim şey.
Bu üçü aynı değildir.
Dinî tartışmalarda en büyük hatalardan biri:
yorumun,
vahiy kadar kesin
sunulmasıdır.
İnsan:
“Ben böyle anlıyorum.”
demesi gereken yerde:
“Allah kesinlikle bunu demek istiyor.”
diyebilir.
Bu yüzden Bakara 140’ın:
“Siz mi daha iyi biliyorsunuz, Allah mı?”
sorusu, dinî tevazunun temelini hatırlatır.
Geçmişi Bugünün Kimlikleriyle Okumak Neden Sorunlu Olabilir
Çünkü bugünkü kavramlar:
geçmişte aynı biçimde mevcut olmayabilir.
Bir insan yüzyıllar sonra ortaya çıkmış bir kimliği:
daha önce yaşamış bir kişiye aynen yapıştırdığında:
anakronizm
yapabilir.
Yani geçmişi kendi döneminin kavramlarıyla yanlış biçimde yorumlayabilir.
Bakara 140’ın tarihsel tartışması da bu açıdan dikkat çekicidir:
İbrahim’i anlamak için:
önce onun yaşadığı tevhid çizgisine bakmak gerekir.
Sonraki etiketleri geriye taşımak değil.
Dinî Topluluklar Büyük Şahsiyetleri Neden Sahiplenmek İster
Çünkü tarih:
meşruiyet sağlar.
Bir topluluk:
“Biz şu büyük insanın devamıyız.”
dediğinde:
kendisine güçlü bir kimlik oluşturur.
Bu her zaman yanlış değildir.
Gerçek bir tarihsel bağ olabilir.
Sorun şu noktada başlar:
o şahsiyetin gerçek öğretisi yerine yalnızca adını sahiplenmek.
İbrahim’i sahiplenmek kolaydır.
Ama onun:
tevhid,
teslimiyet,
hakikat uğruna toplumuna karşı durma
ahlakını yaşamak daha zordur.
Bir Peygamberin Adını Kullanmak Onun Gerçek Mirasını Taşımak Anlamına Gelir mi
Hayır.
Bir topluluk:
İbrahim’in adını sürekli anabilir.
Ama:
adaletsiz,
kibirli,
şirk benzeri mutlaklaştırmalara açık
bir yaşam sürdürebilir.
Bu durumda:
isim vardır.
Ama öz eksik olabilir.
Kur’an’ın tekrar tekrar yaptığı şey şudur:
kişinin adından, öğretisinin özüne geçmek.
Yani soru:
“İbrahim kimin?”
değil.
“İbrahim’in yolu kimde yaşıyor?”
olmalıdır.
“Allah’tan Kendisine Ulaşmış Bir Şahitliği Gizlemek” Ne Demektir
Bu ifade:
kişinin bildiği bir hakikati:
çıkar,
grup bağlılığı,
korku
sebebiyle gizlemesi
olarak anlaşılabilir.
Buradaki “şahitlik”:
Allah’ın bildirdiği hakikate dair bilgi
ile ilişkilidir.
İnsan doğruyu biliyor ama:
işine gelmediği için söylemiyorsa
sorun yalnızca bilgisizlik değildir.
Ahlaki bir problem ortaya çıkar.
Bilmemek İle Bilip Gizlemek Arasında Neden Büyük Fark Vardır
Çünkü bilmeyen insan:
yanılabilir.
Ama öğrenmeye açık olabilir.
Bilip gizleyen ise:
hakikatle çıkarı arasında seçim yapmış olur.
Bu çok daha ağır bir durumdur.
Örneğin biri:
bir olayın doğrusunu bilmiyorsa yanlış bilgi verebilir.
Ama gerçeği biliyor ve sırf kendi tarafı zarar görmesin diye saklıyorsa:
bilgi ahlaki manipülasyon aracına dönüşmüştür.
Bakara 140 özellikle bu ikinci duruma sert biçimde dikkat çeker.

Hakikati Gizlemek Neden “Zulüm” Olarak Tanımlanır
Çünkü zulüm sadece fiziksel şiddet değildir.
Bir şeyi:
olması gereken yerden çıkarmak
anlamı da taşır.
Hakikati:
gizlemek,
çarpıtmak,
insanlardan saklamak
onların doğru bilgiye ulaşmasını engelleyebilir.
Böylece insanlar:
yanlış kararlar verebilir.
Bu nedenle bilgi üzerinde oynama:
ahlaki bir zarar
üretebilir.

Din Adamı, Akademisyen veya Uzman Bildiği Gerçeği Gizlerse Sorumluluğu Daha mı Büyük Olabilir
Bilgi arttıkça sorumluluk da artabilir.
Çünkü uzman kişiye:
insanlar güvenebilir.
Bir din adamı:
metnin ne söylediğini bildiği halde çıkar için çarpıtırsa,
bir akademisyen:
kanıtı bilerek saklarsa,
bir doktor:
gerçek bilgiyi menfaat için gizlerse,
sorun yalnızca kişisel hata olmaktan çıkar.
Başkalarının kararlarını da etkiler.
Bu yüzden bilgi:
güçtür.
Ve güç:
emanettir.

Hakikati Gizlemek Sadece Dinî Konularla mı İlgilidir
Ayetin doğrudan bağlamı dinî şahitlik ve vahiy tarihidir.
Fakat buradan daha geniş bir ahlaki ilke düşünülebilir.
Bir şirkette:
rapordaki gerçeği gizlemek.
Bir ilişkide:
bilinmesi gereken önemli gerçeği saklamak.
Bir mahkemede:
şahitliği çarpıtmak.
Bilimde:
veriyi manipüle etmek.
Bunların hepsi:
hakikat ile çıkar arasındaki ahlaki gerilime
örnek olabilir.

Bir Şeyi Söylememek Her Zaman Hakikati Gizlemek midir
Hayır.
Her bilgi her yerde söylenmek zorunda değildir.
Mahremiyet vardır.
Emanet vardır.
Özel hayat vardır.
Zamanlama ve hikmet vardır.
Hakikati gizlemekten söz edebilmek için:
söylenmesi gereken bir gerçeğin, yanıltma veya çıkar amacıyla kasıtlı biçimde saklanması
gibi bir durum önemlidir.
Dolayısıyla ayeti:
“Bildiklerinin tamamını herkese söylemek zorundasın.”
şeklinde anlamak doğru değildir.

“Allah Yaptıklarınızdan Habersiz Değildir” İfadesi Ne Anlama Gelir
İnsan başkalarından bir gerçeği gizleyebilir.
Belgeleri saklayabilir.
Sözlerini değiştirebilir.
Tarihi kendi lehine anlatabilir.
Ama Kur’an’ın teolojik perspektifinde:
Allah’tan gizleyemez.
Bu yüzden ayetin sonunda:
hesap bilinci
vardır.
İnsanların bilmediği şey:
Allah’ın bilgisi dışında değildir.
Bu hem uyarıdır,
hem de haksızlığa uğrayan için:
teselli
olabilir.

Bu Ayet Müslümanlara da Öz Eleştiri Yaptırmalı mıdır
Kesinlikle.
Ayet yalnızca geçmişteki başka topluluklara yöneltilmiş bir suçlama gibi okunursa:
mesajın önemli kısmı kaybolur.
Bir Müslüman da:
kendi mezhebinin,
kendi grubunun,
kendi tarihsel kahramanının
lehine hakikati çarpıtabilir.
Kendi tarafının hatasını saklayabilir.
Karşı tarafın hatasını büyütebilir.
O halde ayetin sorusu herkese döner:
Gerçeği mi savunuyorsun, yoksa kendi tarafının tarihini mi koruyorsun?

Bakara 139 Ve 140 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar
- ayette:
“Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.”
denilmişti.
Bu, Allah’ın bir grubun özel mülkü olmadığına vurgu yapıyordu.
- ayette ise:
İbrahim ve diğer peygamberleri bir grubun özel tarihsel mülkü haline getirme iddiası sorgulanır.
Yani iki ayet birlikte şu çizgiyi kurar:
Allah’ı sahiplenemezsiniz.
Peygamberleri de hakikatten koparıp kendi grubunuza ait hale getiremezsiniz.
Asıl mesele:
onların mesajına sadakat
olmalıdır.

Bakara 140’tan Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
Bir gerçeğin senin tarafına zarar vermesi, onu daha az gerçek yapmaz.
Bu çok zor bir ahlaki ilkedir.
İnsan çoğu zaman:
kendisine yarayan gerçeği
sever.
Kendisine zarar veren gerçeği:
görmezden gelmek ister.
Ama dürüstlük şunu gerektirir:
Hakikat aleyhimeyse de hakikattir.
İşte gerçek entelektüel ve ahlaki bütünlük:
bu noktada ortaya çıkar.

Son Söz
Bakara 140 Bize “Gerçeği mi Arıyoruz, Yoksa Geçmişi Bugünkü Kimliğimizi Haklı Çıkaracak Şekilde Yeniden mi Yazıyoruz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 140. ayet insanın tarih karşısındaki en güçlü zaaflarından birini ortaya çıkarır:
Geçmişi sahiplenme arzusu.
Bir toplum:
büyük bir peygamberi,
büyük bir düşünürü,
büyük bir lideri
kendi tarafına çekmek ister.
Çünkü geçmişteki büyük isimler:
bugünün kimliğine güç verir.
Sonra farkında olmadan şöyle bir süreç başlayabilir:
Önce o kişiyi severiz.
Sonra onu:
bizim gibi düşünmüş olması gereken biri
haline getiririz.
Ardından onun gerçekten ne söylediği değil:
bizim onun ne söylemiş olmasını istediğimiz
önem kazanmaya başlar.
İşte ayetin:
“İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onların soyundan gelenlerin Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?”
sorusu bu psikolojiyi sarsar.
Çünkü tarihsel kronoloji:
bizim arzumuza göre değişmez.
İbrahim:
sonraki kimliklerin ortaya çıkışından önce yaşamıştır.
O halde mesele:
onu geriye dönük bir etikete sıkıştırmak değil,
onun gerçekten temsil ettiği tevhid çizgisini anlamaktır.
Sonra ayet çok sert bir soru sorar:
“Siz mi daha iyi biliyorsunuz, Allah mı?”
Bu sadece tarih tartışması değildir.
İnsanın bütün hayatına dokunabilir.
Bazen insan:
kendi yorumuna
öylesine bağlanır ki,
yorumunun yanlış çıkma ihtimalini bile:
imanına saldırı gibi algılar.
Oysa dinî tevazu şunu diyebilmeyi gerektirir:
“Ben yanılıyor olabilirim.”
Bu cümle inancı zayıflatmak zorunda değildir.
Tam tersine:
insanın kendisi ile Allah arasındaki farkı
hatırlamasıdır.
Allah’ın bilgisi:
mutlaktır.
Benim anlayışım:
sınırlıdır.
İşte bu fark unutulduğunda:
insan kendi yorumunu kutsallaştırabilir.
Ayetin daha ağır kısmı ise:
bildiği şahitliği gizleyen
kişiden söz etmesidir.
Çünkü yanlış bilmek başka şeydir.
Doğruyu bilip:
işine gelmediği için saklamak
başka.
Bu noktada insan artık yalnızca hatalı değildir.
Hakikat üzerinde çıkar hesabı yapmaktadır.
Bugün bunu hayatın pek çok alanında görebiliriz.
Bir siyasi görüşü savunan kişi:
kendi tarafının yanlışını bilip gizleyebilir.
Bir şirket yöneticisi:
zarar göreceğini bildiği için raporu saklayabilir.
Bir bilim insanı:
teorisini desteklemeyen veriyi görmezden gelebilir.
Bir dinî konuşmacı:
kendi iddiasına uymayan metni söylemeyebilir.
Bir insan ilişkide:
gerçek ortaya çıkarsa kaybedeceği için yalanı sürdürebilir.
Bütün bu durumlarda temel çatışma aynıdır:
Hakikat mi, çıkar mı?
Ve belki insan karakterinin en gerçek sınavlarından biri burada yapılır.
Çünkü gerçek sana fayda sağladığında:
dürüst olmak kolaydır.
Asıl dürüstlük:
gerçek senin aleyhine olduğunda
başlar.
Kendi grubunun yanlış yaptığını açıkça söyleyebiliyor musun?
Kendi fikrinin çürüdüğünü kabul edebiliyor musun?
Yıllarca savunduğun bir konuda:
“Yanılmışım.”
diyebiliyor musun?
İşte bu cümle bazen insanın bütün egosunu yaralayabilir.
Ama hakikat sevgisinin de en güçlü kanıtlarından biri olabilir.
Ayet sonunda:
“Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
der.
Bu cümle de insanın son sığınağını ortadan kaldırır.
Belki insanları kandırabilirsin.
Belgeleri gizleyebilirsin.
Tarihi yeniden anlatabilirsin.
Hikâyeyi kendi lehine düzenleyebilirsin.
Ama Kur’an’ın bakışında:
hakikatin nihai şahidi vardır.
Bu nedenle iman yalnızca:
Allah’ın var olduğuna inanmak değildir.
Aynı zamanda:
gerçeğin sonunda kaybolmayacağına inanmak
demektir.
Belki Bakara 140’ın bugünün insanına yönelttiği en zor soru tam olarak şudur:
Bir gerçek bütün kimliğimizi, yıllardır savunduğumuz görüşü ve ait olduğumuz grubu rahatsız edecek kadar aleyhimize çıksa, onu yine de söyleyebilecek kadar hakikate sadık mıyız?
“Hakikat yalnızca işimize geldiğinde savunduğumuz şeyse, ona sadakat göstermiyoruz; onu kullanıyoruz. Gerçek dürüstlük, gerçeğin bizim aleyhimize konuştuğu anda da onun yanında kalabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu