Bakara Suresi 127. Ayette “İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin Temellerini Yükseltirken ‘Rabbimiz! Bizden Kabul Buyur. Şüphesiz Sen Her Şeyi İşiten ve Bilensin’ Diye Dua Ediyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan yaptığı büyük işlerle övünmek isteyebilir; fakat gerçek teslimiyet, ortaya koyduğu eserin büyüklüğünden çok onun kabul edilip edilmediğini önemsemektir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 127. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 127. ayeti, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in Kâbe’nin temellerini yükseltirken yaptıkları duayı anlatır.
Ayetin en dikkat çekici tarafı şudur:
İbrahim ve İsmail büyük bir ibadet merkezi inşa etmektedir.
Fakat yaptıkları işle övünmek yerine şöyle dua ederler:
“Rabbimiz! Bizden kabul buyur.”
Bu çok derin bir ahlaki duruşu gösterir.
Onlar:
“Biz ne büyük bir iş yaptık.”
demezler.
Asıl kaygıları:
“Allah bunu kabul edecek mi?”
sorusudur.
Dolayısıyla ayet yalnızca Kâbe’nin inşasını değil, amel ile kabul arasındaki farkı da öğretir.
“Kâbe’nin Temellerini Yükseltmek” Ne Demektir
Ayette geçen ifade, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in Beytullah’ın temellerini yükselttiklerini bildirir.
Bu anlatım, Kâbe’nin:
mevcut temel üzerinde yeniden yükseltilmesi veya inşa edilmesi
şeklinde anlaşılmıştır.
Klasik İslam geleneğinde Kâbe’nin daha önce de bir kutsal mekân olduğu, İbrahim ve İsmail’in ise onun temellerini yükselttiği yönünde yorumlar bulunmaktadır.
Ayetin esas vurgusu ise mimari ayrıntıdan çok:
İbrahim ve İsmail’in birlikte yürüttüğü kutsal görevdir.
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Birlikte Çalışması Neden Önemlidir
Burada baba ve oğul birlikte çalışmaktadır.
İbrahim:
yalnız değildir.
İsmail de:
bu büyük sorumluluğun içindedir.
Bu durum çok güçlü bir nesiller arası mesaj taşır.
Değerler yalnızca:
çocuğa anlatılarak
aktarılmaz.
Bazen çocuk:
o değerin yaşandığı işin içine dahil edilmelidir.
İbrahim, İsmail’e yalnızca tevhidi öğretmez.
Onunla birlikte:
tevhidin merkezini inşa eder.
Bir Değer Sonraki Nesle Nasıl Gerçekten Aktarılır
Sadece sözle değil.
İnsan çocuğuna:
dürüst ol,
çalışkan ol,
yardımsever ol
diyebilir.
Ama çocuk asıl olarak:
babasının veya annesinin nasıl yaşadığına
bakar.
İbrahim ve İsmail’in birlikte Kâbe’yi yükseltmesi bu açıdan çok güçlüdür.
Birlikte emek vardır.
Birlikte dua vardır.
Birlikte sorumluluk vardır.
Değer:
söylenen bir öğüt olmaktan çıkıp ortak yaşanan tecrübeye dönüşür.
“Rabbimiz, Bizden Kabul Buyur” Duası Neden Çok Dikkat Çekicidir
Çünkü İbrahim ve İsmail sıradan bir iş yapmamaktadır.
Allah’ın evi olarak anılan Kâbe’yi yükseltmektedirler.
Buna rağmen:
“Nasıl olsa yaptığımız kabul edilmiştir.”
demezler.
Tam tersine:
kabul edilmesini isterler.
Bu bize çok önemli bir ayrım öğretir:
Bir işi yapmak başka şeydir, Allah katında kabul edilmesi başka şeydir.
İnsan dışarıdan büyük bir amel yapabilir.
Ama niyetinin ne olduğunu:
Allah bilir.
İyi Bir İş Yapmak Otomatik Olarak Kabul Edildiği Anlamına Gelir mi
Kur’an’ın genel anlayışında insan yaptığı iyiliğin kabulünü Allah’tan bekler.
Çünkü amel yalnızca dış görünüşten oluşmaz.
Niyet vardır.
Samimiyet vardır.
Amaç vardır.
Bir insan yardım yapabilir.
Ama sırf gösteriş için yapabilir.
Bir başkası küçük bir yardım yapabilir.
Ama tamamen samimi olabilir.
İnsan dışarıdaki miktarı görür.
Allah ise:
içerideki yönelişi de bilir.
Bu nedenle İbrahim’in duası:
amelin büyüklüğünden sonra bile:
tevazuyu
korur.
“Kabul” Kavramı Neden İbadette Bu Kadar Önemlidir
Çünkü insan bazen yaptığı ibadetleri:
adeta kendi hanesine yazılmış kesin puanlar
gibi görebilir.
“Namaz kıldım.”
“Sadaka verdim.”
“Umre yaptım.”
“Hacca gittim.”
Fakat ayet daha derin bir bilinç öğretir:
“Allah bunu kabul etti mi?”
Bu soru insanı:
kibirden,
kendini garanti altında görmekten,
başkalarını küçümsemekten
koruyabilir.
İbadet:
övünme sebebi değil,
kabul duasının sebebi
olabilir.
İnsan Neden Yaptığı İyilikle Kibirlenebilir
Çünkü iyilik de egonun malzemesi haline gelebilir.
İnsan:
“Ben çok yardım ediyorum.”
“Ben herkesten daha dindarım.”
“Ben daha ahlaklıyım.”
demeye başlayabilir.
Bu durumda yaptığı iyilik:
başkasına fayda verirken
kendi içinde:
kibir üretebilir.
Bakara 127 bunun tam tersini gösterir.
İbrahim gibi büyük bir peygamber bile:
“Kabul et.”
diye dua etmektedir.
Bu durumda sıradan insanın kendisini garanti edilmiş görmesi daha da anlamsız hale gelir.
Büyük Bir İş Yaptıktan Sonra İnsanın İlk Tepkisi Ne Olmalıdır
Çoğu zaman insan:
takdir bekler.
“Kim gördü?”
“Kim teşekkür etti?”
“Kaç kişi beğendi?”
“İnsanlar ne dedi?”
Ama İbrahim ve İsmail’in modeli farklıdır.
Onların ilk yönelişi insanlara değil:
Allah’adır.
“Rabbimiz, bizden kabul buyur.”
Bu, insanın başarısını:
alkıştan anlamaya değil, anlamdan kabule
taşıyan çok güçlü bir tavırdır.
Allah Bir Ameli Neye Göre Kabul Eder
Bu sorunun bütün ayrıntılarını insan kesin biçimde bilemez.
Fakat Kur’an ve İslam geleneğinde:
iman,
samimiyet,
niyet,
doğru yöntem,
takva
gibi unsurların önemli olduğu vurgulanır.
Bu nedenle sadece:
sonuç
önemli değildir.
İnsan doğru işi:
yanlış niyetle
yapabilir.
Ya da doğru niyetle:
yanlış bir yöntem
kullanabilir.
Gerçek ahlaki bütünlük:
niyet ile davranışın birlikte doğru olmasıdır.

“Şüphesiz Sen İşitensin” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette Allah:
Semî‘
olarak anılır.
Yani:
her şeyi işiten.
İbrahim ve İsmail’in duası yüksek sesle olmak zorunda değildir.
Allah:
sesi de,
fısıltıyı da,
kalbin içindeki yönelişi de
bilir.
Bu, dua açısından çok güçlü bir anlam taşır.
İnsan kalabalıkta da dua edebilir.
Yalnızken de.
Hiç kimse duymasa bile:
Allah duyar.

“Sen Bilensin” İfadesi Ne Anlama Gelir
Allah burada:
Alîm
olarak anılır.
Yani her şeyi bilen.
Bu özellikle kabul duasıyla çok anlamlı bir ilişki kurar.
İbrahim ve İsmail:
“Biz yaptık.”
derken Allah onların:
niyetini,
samimiyetini,
iç dünyasını
bilmektedir.
İnsan başkasının amelini görebilir.
Ama:
niyetini tam olarak bilemez.
Allah ise:
görünen ile görünmeyeni birlikte bilir.

Dua İle Emek Neden Aynı Ayette Birleşmiştir
Bu ayetin en güzel dengelerinden biri budur.
İbrahim ve İsmail sadece dua etmiyorlar.
Çalışıyorlar.
Kâbe’nin temellerini yükseltiyorlar.
Ama sadece çalışmakla da yetinmiyorlar.
Dua ediyorlar.
Yani:
emek + dua
bir aradadır.
Bu çok güçlü bir hayat ilkesidir.
Sadece dua edip çalışmamak eksik olabilir.
Sadece çalışıp her şeyi kendinden bilmek de eksik olabilir.
Kur’an’ın modeli:
çalış, sonra sonucu Allah’a bırak.

“Allah Kabul Etsin” Demek Neden Müslüman Kültüründe Bu Kadar Yaygındır
Bu ifade aslında Bakara 127’deki ruhu taşır.
Bir insan namaz kılar.
Diğeri:
“Allah kabul etsin.”
der.
Oruç tutar.
Hacca gider.
Sadaka verir.
İbadet eder.
Bu dua:
“Sen kesinlikle büyük bir amel yaptın.”
demekten farklıdır.
Daha mütevazı bir ifadedir:
“Yaptığın güzel şey Allah katında da kabul görsün.”
Böylece amel:
övünmeden
duaya dönüşür.

İnsanın Yaptığı İşin Kabulünden Endişe Etmesi Sağlıksız Bir Kaygı mıdır
Her zaman değil.
Eğer bu kaygı:
“Ne yaparsam yapayım Allah beni kabul etmez.”
şeklinde umutsuzluğa dönüşürse problemli olabilir.
Ama:
“Yaptığımla kibirlenmeyeyim, samimiyetimi koruyayım.”
şeklindeki bilinç:
ahlaki tevazu olabilir.
İbrahim’in duası:
umutsuz bir korku değildir.
Allah’a güvenerek:
kabul talebidir.
Bu nedenle denge:
ümit ile tevazu arasındadır.

Kâbe Gibi Büyük Bir Eseri İnşa Edenlerin İsimlerinden Çok Dualarının Öne Çıkması Ne Öğretir
İnsan büyük eserlerin üzerine:
kendi adını yazmak ister.
Binalara isim verir.
Anıtlar yaptırır.
Kendisinin hatırlanmasını ister.
Fakat Kâbe anlatısında İbrahim ve İsmail’in asıl büyüklüğü:
kendilerini merkeze koymamalarıdır.
Kâbe onların kişisel anıtı değildir.
Allah’a ibadet edilen merkezdir.
Bu bize çok önemli bir hizmet anlayışı öğretir:
Gerçek eser, yapan kişiyi değil, hizmet ettiği hakikati büyütebilir.

Bakara 126 Ve 127 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar
- ayette İbrahim:
Mekke için:
güven
ve rızık
istemişti.
- ayette ise İbrahim ile İsmail:
Kâbe’nin temellerini yükseltmektedir.
Yani dua:
eylemsiz bir temenni
değildir.
İbrahim:
şehir için dua ediyor.
Sonra o şehrin manevi merkezini inşa ediyor.
Bu çok önemli bir modeldir:
Bir şey için dua ediyorsan:
mümkünse onun gerçekleşmesi için emek de ver.
Dua:
sorumluluğun yerine geçmez.
Sorumluluğa anlam kazandırır.

Bakara 127’den Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
Yaptığın şeyin büyüklüğüyle değil, niyetinin doğruluğu ve kabulüyle ilgilen.
İnsan dünyada büyük işler yapabilir.
Ama büyük eser:
her zaman büyük insan
anlamına gelmez.
Asıl soru şudur:
Bu işi neden yaptın?
Kime hizmet etti?
Kendini mi büyüttün?
Yoksa:
senden daha büyük bir değere mi hizmet ettin?
Ve en önemlisi:
Allah katında kabul edilecek bir niyet taşıdın mı?

Son Söz
Bakara 127 Bize “Yaptığımız İşlerin Ne Kadar Büyük Olduğunu mu Düşünüyoruz, Yoksa Allah Katında Kabul Edilip Edilmediğini mi?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 127. ayette çok büyük bir sahne vardır.
İbrahim ve İsmail:
Kâbe’yi yükseltiyor.
Düşünün:
Milyarlarca insanın yüzyıllar boyunca yönelerek namaz kılacağı bir merkez.
Milyonlarca insanın hac ve umre için ziyaret edeceği bir mekân.
İslam tarihinin en güçlü sembollerinden biri.
Böyle bir yapının inşasında bulunan insanın:
kendisini çok büyük hissetmesi beklenebilir.
Ama İbrahim ve İsmail’in ağzından çıkan cümle:
“Bakın ne yaptık.”
değildir.
Şudur:
“Rabbimiz, bizden kabul et.”
İşte ayetin olağanüstü tevazusu burada ortaya çıkar.
İnsan çoğu zaman yaptığı işin büyüklüğünü:
başkalarının tepkisinden
ölçer.
Kaç kişi gördü?
Kaç kişi alkışladı?
Kaç kişi teşekkür etti?
Kaç kişi adımı hatırlayacak?
Ama bu iki peygamberin ölçüsü:
başka insanların alkışı değil, Allah’ın kabulüdür.
Bu düşünce insanın bütün başarı anlayışını değiştirebilir.
Çünkü dünya sana:
“Daha görünür ol.”
der.
Ayet:
“Daha samimi ol.”
der.
Dünya:
“Adını büyüt.”
der.
Ayet:
“Amelini kabul ettirmeye çalış.”
der.
Dünya:
“İnsanlar seni hatırlasın.”
der.
İbrahim’in duası ise:
“Allah bizden kabul etsin.”
der.
Belki insanın yaptığı büyük işlerin en tehlikeli tarafı da budur:
İyi şeyler yaptıktan sonra:
iyi biri olduğundan emin olmaya başlamak.
Bir noktadan sonra:
“Ben çok yardım yaptım.”
“Ben çok ibadet ettim.”
“Ben çok hizmet ettim.”
der.
Ve farkında olmadan:
iyiliklerini egosunun kanıtı
haline getirir.
Oysa İbrahim gibi bir peygamber:
Kâbe’yi yükseltirken bile:
kendi kabulünden emin değildir.
Bu, umutsuzluk değildir.
Bu:
Allah karşısında haddini bilmektir.
Bir başka büyük ders de şudur:
İbrahim ve İsmail dua ederken elleri boş değildir.
Aynı anda:
çalışmaktadırlar.
Taş taşıyorlar.
Temel yükseltiyorlar.
Emek veriyorlar.
Sonra dua ediyorlar.
Bu bize çok güçlü bir denge öğretir:
Bir ev istiyorsan:
çalış.
Sonra dua et.
Başarı istiyorsan:
hazırlan.
Sonra dua et.
Bir topluma fayda sağlamak istiyorsan:
emek ver.
Sonra:
“Allah’ım kabul et.”
de.
Çünkü dua:
çalışmanın alternatifi değildir.
Çalışmanın kibirden korunmuş hâlidir.
İnsan elinden geleni yapar.
Ama sonunda:
“Bunu ben başardım, her şey benim eserim.”
demez.
Kendisinden daha büyük bir iradeyi hatırlar.
Ayetin sonunda Allah:
Semî‘ ve Alîm
olarak anılır.
Yani:
işiten ve bilen.
Allah sadece duayı işitmez.
Duayı eden kalbi de bilir.
İnsan ne söylediğini gizleyebilir.
Ama neden söylediğini Allah’tan gizleyemez.
İnsan başkasına:
“Bunu Allah için yaptım.”
diyebilir.
Ama gerçekten Allah için mi yaptığını:
Allah bilir.
Belki Bakara 127’nin en derin sorusu da burada ortaya çıkar:
İnsanların gördüğü eserlerimize mi daha çok özen gösteriyoruz, yoksa yalnızca Allah’ın bildiği niyetimize mi?
Çünkü insanın yaptığı şey büyük olabilir.
Ama niyet küçük olabilir.
Bazen de yapılan şey küçüktür.
Ama niyet:
olağanüstü derecede temizdir.
Ve belki insanın gerçek büyüklüğü:
arkasında bıraktığı yapının yüksekliğinde değil,
o yapıyı yükseltirken kalbinin ne kadar alçak gönüllü kalabildiğinde
ortaya çıkar.
“Kâbe’yi yükselten eller bile ‘Rabbimiz, kabul et’ diye dua ediyorsa insan hiçbir iyiliğini kendi kurtuluşunun garantisi haline getirmemelidir. Gerçek büyüklük, büyük işler yaparken bile kalbin Allah karşısında küçülebilmesidir.”
Ersan Karavelioğlu