Bakara Suresi 118. Ayette “Bilmeyenler, ‘Allah Bizimle Konuşmalı veya Bize Bir Ayet Gelmeli Değil miydi?’ Dediler. Onlardan Öncekiler de Tıpkı Böyle Söylemişlerdi. Kalpleri Birbirine Benzedi. Biz Kesin Olarak İnanmak İsteyen Bir Topluluk İçin Ayetleri Apaçık Gösterdik” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikati arayan insan delil ister; fakat hakikati kendi şartlarına bağlayan insan bazen delilden daha fazlasını, evrenin kendisine özel bir gösteri yapmasını ister. Sorun işaretlerin yokluğu değil, hangi işareti kabul etmeye razı olduğumuz olabilir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 118. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 118. ayeti, delil istemek ile hakikati kendi şartlarına bağlamak arasındaki ince farkı ele alır.
Bazı kimseler şöyle der:
“Allah bizimle konuşsa ya!”
veya:
“Bize özel bir ayet, bir mucize gelse ya!”
Kur’an bunun yeni bir tavır olmadığını söyler.
Geçmiş toplumlar da peygamberlerine benzer taleplerde bulunmuşlardır.
Ardından son derece çarpıcı bir teşhis gelir:
“Kalpleri birbirine benzedi.”
Yani çağlar değişse bile insanın hakikat karşısındaki bazı psikolojik tepkileri değişmeyebilir.
Son olarak ayet:
işaretlerin aslında açıklandığını
fakat bunların değerini fark etmek için yalnızca göz değil, hakikate açık bir bilinç gerektiğini vurgular.
Ayetteki “Bilmeyenler” Kimlerdir
Klasik tefsirlerde burada özellikle:
Mekke müşrikleri ve vahiy bilgisinden uzak topluluklar
üzerinde durulmuştur.
Ancak ifade daha geniş bir insan tavrını da gösterir.
Buradaki “bilmemek” yalnızca:
okuma yazma bilmemek
veya:
az bilgi sahibi olmak
değildir.
Bazen insanın önünde yeterli işaret bulunduğu halde onların anlamını kavrayamaması da:
bilgisizlik biçimine
dönüşebilir.
Dolayısıyla ayetin eleştirisi yalnızca tarihsel bir topluluğa değil, belirli bir düşünme tarzına yöneliktir.
“Allah Bizimle Konuşmalı Değil miydi?” Talebi Ne Anlama Gelir
Bu talepte insan, peygamber aracılığıyla gelen vahyi yeterli görmemektedir.
Adeta şöyle denmektedir:
“Neden Allah doğrudan benimle konuşmuyor?”
Bu ilk bakışta anlaşılır bir soru gibi görünebilir.
Fakat bağlamdaki problem:
samimi meraktan çok,
iman etmeyi kişisel ve olağanüstü bir şartın gerçekleşmesine bağlamaktır.
Yani:
“Allah benim istediğim biçimde kendisini gösterirse inanırım.”
Bu durumda insan hakikati araştırmaktan çıkar.
Hakikate:
şart koymaya
başlar.
Allah Neden Her İnsanla Doğrudan Konuşmuyor
Kur’an’ın vahiy anlayışında Allah insanlara mesajını:
peygamberler aracılığıyla
iletmiştir.
Bu da vahyin düzeninin bir parçasıdır.
Herkesin ayrı ayrı doğrudan vahiy alması halinde:
peygamberlik kavramının,
ortak vahyin,
toplumsal mesajın
yapısı tamamen farklı olurdu.
Kur’an’ın sunduğu sistemde insanın görevi:
“Allah neden benim seçtiğim yöntemle konuşmuyor?”
demekten çok,
kendisine ulaştırılan mesajın gerçekten hakikat olup olmadığını araştırmaktır.
“Bize Bir Ayet Gelseydi” Ne Demektir
Buradaki “ayet” kelimesi:
Kur’an ayeti anlamının yanında:
işaret, delil veya mucize
anlamını da taşıyabilir.
Yani kişiler:
“Bize özel, olağanüstü bir işaret gösterilsin.”
demektedir.
Fakat Kur’an’ın sorusu şudur:
Gerçekten işaret mi eksik, yoksa istenilen türde işaret mi gelmedi?
Çünkü insan bazen önündeki yüz delili küçümseyip:
kendi belirlediği yüz birinci delili
şart koşabilir.
Mucize Görmek İmanı Zorunlu Hale Getirir mi
Kur’an’ın anlattığı tarih bunun böyle olmadığını gösterir.
Geçmiş toplumlar:
olağanüstü işaretler görmüş,
peygamberlerle karşılaşmış,
mucizelere tanık olmuş
ama yine de inkâr edenler bulunmuştur.
Demek ki sorun her zaman:
kanıt eksikliği
değildir.
İnsan bir olayı gördükten sonra bile:
başka açıklamalar üretebilir,
küçümseyebilir,
unutabilir
veya reddedebilir.
Çünkü iman yalnızca gözün gördüğüyle değil:
insanın gördüğü şeyi nasıl yorumladığıyla
da ilgilidir.
İnsan Neden Sürekli Daha Büyük Bir İşaret İster
Çünkü kesinlik arzusu insanda çok güçlüdür.
İnsan:
hiç şüphe kalmasın,
hiç risk olmasın,
her şey gözünün önünde gerçekleşsin
isteyebilir.
Ama hayatın büyük kararlarının çoğu:
matematiksel kesinlikle verilmez.
Sevgi.
Güven.
Ahlak.
Gelecek.
İnanç.
İnsan çoğu zaman yeterli gerekçeler üzerinden karar verir.
Her şeyi mutlak kesinliğe bağlamak:
bazen araştırmayı değil,
kararı sonsuza kadar ertelemeyi
doğurabilir.
Delil İstemek Yanlış mıdır
Hayır.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Kur’an:
akletmeye,
düşünmeye,
delile,
ayetlere bakmaya
defalarca çağırır.
Dolayısıyla:
“Hiçbir soru sorma, sadece inan.”
şeklinde bir mesaj çıkarılamaz.
Eleştirilen tavır:
delil istemek değil,
delilin biçimini insanın kendisinin belirleyip, gerçekleşmediği sürece hiçbir şeyi kabul etmeyeceğini ilan etmesidir.
Samimi araştırma:
“Bunun dayanakları nelerdir?”
diye sorar.
İnatçı şartlandırma ise:
“Benim istediğim olay gerçekleşmeden hiçbir şeyi kabul etmem.”
der.
“Onlardan Öncekiler de Böyle Söylemişlerdi” Ne Anlama Gelir
Kur’an burada insan davranışının tarihsel tekrarına dikkat çeker.
Nesiller değişir.
Diller değişir.
Toplumlar değişir.
Ama bazı psikolojik mekanizmalar aynı kalır.
Geçmişte insanlar:
“Şunu görmeden inanmayız.”
dedi.
Sonraki insanlar:
“Başka bir mucize isteriz.”
dedi.
Bugün de insan:
“Allah varsa neden tam benim belirlediğim şekilde kendisini kanıtlamıyor?”
diye sorabilir.
Sorunun kendisi meşru olabilir.
Fakat ayet insanı:
sorunun arkasındaki niyeti de incelemeye
çağırır.
“Kalpleri Birbirine Benzedi” İfadesi Ne Kadar Derindir
Bu, ayetin en çarpıcı ifadelerinden biridir.
İnsanların:
yüzleri,
dilleri,
kültürleri,
dönemleri
farklıdır.
Ama hakikat karşısındaki psikolojik tepkileri birbirine benzeyebilir.
Kibir.
İnat.
Bahane üretme.
Sürekli daha fazlasını isteme.
Kendi şartlarını hakikatin önüne koyma.
Kur’an bunların nesilden nesile tekrar edebileceğini söyler.
Yani tarih yalnızca olayları değil:
insan ruhunun kalıplarını da tekrar edebilir.

“Kalplerin Benzerliği” Irksal veya Etnik Bir Benzerlik midir
Hayır.
Burada biyolojik veya etnik bir özellikten söz edilmez.
Söz konusu benzerlik:
tavır ve zihniyet benzerliğidir.
Farklı çağlardaki insanlar:
aynı bahaneyi,
aynı direnci,
aynı düşünme biçimini
üretebilir.
Bu nedenle ayeti herhangi bir halkın değişmez karakteri gibi okumak yanlış olur.
Kur’an’ın eleştirisi:
kimliğe değil, davranışa
yöneliktir.

İnsan Hakikatin Kendi İstediği Biçimde Gelmesini Neden Bekler
Çünkü kontrol etmek ister.
İnsan yalnızca gerçeği öğrenmek istemez.
Bazen:
gerçeğin nasıl gelmesi gerektiğini de belirlemek ister.
“Tanrı varsa şöyle davranmalı.”
“Peygamber gerçekse şu mucizeyi göstermeli.”
“Dua kabul olacaksa şu tarihte olmalı.”
“Allah beni seviyorsa başıma bu gelmemeli.”
Böylece insan farkında olmadan:
kendi beklentisini Tanrı için ölçüye
dönüştürür.
Ayet bu düşüncenin tehlikesini gösterir.

“Ayetleri Apaçık Gösterdik” Ne Anlama Gelir
Kur’an kendi mesajının:
boşlukta ortaya atılmış bir iddia olmadığını,
insanın önüne düşünmesi gereken işaretler koyduğunu
belirtir.
Bu işaretler:
vahyin kendisi,
evrendeki düzen,
insanın varlığı,
tarihsel tecrübeler,
ahlaki bilinç
gibi geniş çerçevelerde düşünülebilir.
Fakat “apaçık” ifadesini:
“Her insan bunları zorunlu olarak aynı şekilde yorumlar.”
şeklinde anlamamak gerekir.
Açıklık ile zorunlu kabul:
aynı şey değildir.

Bir Delil Apaçık Olduğu Halde İnsan Neden Kabul Etmeyebilir
Çünkü insan yalnızca akıldan oluşmaz.
İçinde:
arzular,
kimlik,
çıkarlar,
korkular,
geçmiş deneyimler,
toplumsal baskılar
vardır.
Bir gerçeği kabul etmek kişinin:
hayat tarzını,
statüsünü,
ilişkilerini,
alışkanlıklarını
değiştirecekse,
zihin o gerçeğe karşı direnebilir.
Bu nedenle hakikat arayışı sadece:
zeka meselesi değil, karakter meselesi de olabilir.

“Kesin Olarak İnanmak İsteyen Bir Topluluk” Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda işaretlerin:
yakîn sahibi olacak veya kesinliğe yönelen kimseler için
açıklandığı belirtilir.
Yakîn:
temellendirilmiş güçlü kanaat,
güven,
kesinlik
anlamlarını taşır.
Burada önemli olan:
insanın yalnızca görmek istemesi değil,
gördüğünü dürüstçe değerlendirmeye hazır olmasıdır.
Çünkü iki insan aynı delile bakabilir.
Biri:
araştırır.
Diğeri:
yalnızca reddetmenin yolunu arar.
Aynı işaret:
iki farklı zihinde bambaşka sonuçlar doğurabilir.

Allah Herkesi İnanmaya Zorlayacak Bir Mucize Gösteremez miydi
Kur’an’ın Allah anlayışına göre:
Allah buna kadirdir.
Fakat insanın dünyadaki konumu:
irade,
sorumluluk,
seçim
ile ilişkilidir.
İnsanın hiçbir seçeneğinin kalmadığı, iman etmenin zorunlu bir refleks haline geldiği bir sistem:
imtihanın mahiyetini değiştirebilirdi.
Bu nedenle Kur’an’ın iman çağrısı:
işaretler sunar,
düşündürür,
uyarır,
ama insanın iradesini tamamen ortadan kaldıran mekanik bir zorlamaya dönüşmez.

Bakara 117 Ve 118 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar
- ayette:
Allah’ın gökleri ve yeri örneksiz yarattığı,
bir şeyi dilediğinde:
“Ol”
demesinin yeterli olduğu anlatılmıştı.
- ayette ise bazı insanlar:
“Neden Allah bizimle doğrudan konuşmuyor? Neden bize özel bir mucize gelmiyor?”
diye sorar.
Bu geçiş çok anlamlıdır.
Bir tarafta:
sınırsız ilahi kudret.
Diğer tarafta:
o kudretin insanın istediği biçimde kendisini göstermesini talep eden insan.
Ayet insanı şu düşünceye götürür:
Allah’ın kudretini kabul etmek, Allah’ın senin senaryona göre hareket etmesi gerektiğini kabul etmek değildir.

Bakara 118’den Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
Hakikate açık ol; fakat hakikati yalnızca kendi belirlediğin koşullarda kabul edeceğini söyleme.
Araştır.
Soru sor.
Delil iste.
Şüphelerini saklama.
Ama kendi zihnine de şu soruyu yönelt:
“Ben hangi delilin beni ikna etmesine gerçekten izin veririm?”
Eğer cevap:
“Hiçbirinin.”
ise mesele artık delil değildir.
Eğer her delilden sonra:
“Bir tane daha.”
deniyorsa mesele belki de bilgi değildir.
Karar vermekten kaçıştır.

Son Söz
Bakara 118 Bize “Gerçekten İşaret mi Arıyoruz, Yoksa Allah’ın Kendini Bizim Belirlediğimiz Şekilde Kanıtlamasını mı İstiyoruz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 118. ayet insanın Tanrı karşısındaki en eski taleplerinden birini anlatır:
“Bana doğrudan göster.”
“Benimle konuş.”
“Bana özel bir mucize gönder.”
“Hiç şüphe bırakma.”
Bu istek ilk bakışta son derece makul görünebilir.
Çünkü insan kesinlik ister.
Görmek ister.
Dokunmak ister.
Bilmek ister.
Fakat ayet bize başka bir ihtimali düşündürür:
Ya sorun delillerin azlığı değilse?
Ya insan:
önündeki işaretleri görmek yerine sürekli kendisinin seçtiği başka bir işareti bekliyorsa?
Bir insan şöyle diyebilir:
“Allah varsa bana şu anda şu şeyi versin.”
Olmaz.
“Demek ki yok.”
Başka biri:
“Şu dileğim gerçekleşirse inanacağım.”
Gerçekleşmez.
“Demek ki hiçbir anlam yok.”
Burada insan farkında olmadan Tanrı’ya:
kendi belirlediği sınavı
uygulamaya başlayabilir.
Oysa teolojik açıdan ilişki tersidir.
İnsan Allah’ı sınamaz.
İnsan:
kendi hakikat anlayışını sınar.
Bu ayet soru sormayı susturmaz.
Tam tersine çok daha zor sorular sordurur.
“Delilim yeterli mi?”
“Karşı görüşü gerçekten inceledim mi?”
“Fikrimi değiştirebilecek bir şey var mı?”
“Yoksa sonucu önceden belirleyip yalnızca gerekçe mi arıyorum?”
Ve belki en zor soru:
“Allah tam benim istediğim biçimde davranmadığında, bunun Allah hakkında mı yoksa benim beklentilerim hakkında mı bir şey söylediğini nasıl ayırt edeceğim?”
Kur’an ardından:
“Onlardan öncekiler de böyle söylemişti; kalpleri birbirine benzedi.”
der.
Binlerce yıl geçmiştir.
Ama insanın içindeki:
kesinlik arzusu,
kontrol ihtiyacı,
olağanüstü işaret beklentisi
devam eder.
Teknoloji değişmiştir.
Şehirler değişmiştir.
Bilgi artmıştır.
Ama kalbin bazı soruları:
aynı kalmıştır.
Sonra ayet:
“Biz ayetleri kesin olarak inanacak bir topluluk için açıkladık.”
diyerek işaretlerin tamamen yok olmadığını söyler.
Belki mesele gökten yalnızca bize özel yeni bir mucizenin inmesi değildir.
Belki mesele:
zaten önümüzde bulunan şeylere gerçekten bakıp bakmadığımızdır.
Evrene bakıyoruz.
Kendimize bakıyoruz.
Bilince bakıyoruz.
Hayata bakıyoruz.
Ölüme bakıyoruz.
İyiliğe ve kötülüğe bakıyoruz.
Vahyin iddiasına bakıyoruz.
Ama bütün bunları gerçekten:
hakikati bulmak için mi
inceliyoruz?
Yoksa yalnızca zaten seçtiğimiz sonucu doğrulamak için mi?
Belki Bakara 118’in bugünün insanına yönelttiği en güçlü soru tam olarak şudur:
Hakikat sana beklediğin biçimde değil de hiç beklemediğin bir yerden gelirse, onu tanıyabilecek kadar açık bir zihne ve özgür bir kalbe sahip misin?
“İnsan bazen mucize beklerken önündeki işaretleri kaçırır. Hakikatin büyüklüğü her zaman göğün yarılmasında değil; insanın kendi şartlarını bir kenara bırakıp gördüğü şeyi dürüstçe değerlendirebilmesinde de ortaya çıkabilir.”
Ersan Karavelioğlu