📖 Âl-i İmrân Suresi 76. Ayette “Hayır! Kim Sözünü Yerine Getirir ve Allah’a Karşı Gelmekten Sakınırsa, Şüphesiz Allah Takvâ Sahiplerini Sever” İfades

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 0 0.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    0

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
52,029
2,724,959
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Âl-i İmrân Suresi 76. Ayette “Hayır! Kim Sözünü Yerine Getirir ve Allah’a Karşı Gelmekten Sakınırsa, Şüphesiz Allah Takvâ Sahiplerini Sever” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓


“İnsanın değeri hangi topluluğa ait olduğunu söylemesiyle değil, verdiği sözü tutup tutmadığıyla ortaya çıkar. Âl-i İmrân 76, dinî üstünlük iddiasını bir kenara bırakır ve ölçüyü son derece açık biçimde koyar: Vefa ve takvâ.”
Ersan Karavelioğlu

Âl-i İmrân Suresinin 76. ayetinde şöyle buyrulur:


“Hayır! Kim ahdine vefa gösterir ve takvâ sahibi olursa, şüphesiz Allah takvâ sahiplerini sever.”


Bu kısa ayet, 75. ayette anlatılan çok ciddi bir ahlaki soruna cevap verir.


Önceki ayette Kitap Ehli içinde iki farklı insan tipinden söz edilmişti:


Birine büyük miktarda mal emanet edildiğinde eksiksiz geri veren güvenilir kişi.


Bir dinar gibi küçük bir miktarı bile sürekli peşinde durulmadıkça geri vermeyen kişi.


İkinci grubun haksızlığı ise yalnız davranışla sınırlı değildi.


Kendilerine göre şöyle bir gerekçe ileri sürüyorlardı:


“Ümmîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur.”


Yani kendi topluluklarının dışında gördükleri insanlara karşı aynı ahlaki sorumluluğu taşımadıklarını düşünüyorlardı.


  1. ayet bu düşünceyi tek kelimeyle reddeder:

“Belâ!”


Yani:


“Hayır! Gerçek öyle değildir.”


Sonra gerçek ölçüyü açıklar:


Sözünü tutmak.


Takvâ sahibi olmak.



Ve ayet çok güçlü bir cümleyle biter:


“Allah takvâ sahiplerini sever.”


1️⃣ Ayetin Başındaki “Hayır!” İfadesi Neyi Reddediyor ❓


Ayet:


“Belâ”


kelimesiyle başlar.


Bu ifade önceki ayette ileri sürülen:


“Bizim dışımızdakilere karşı sorumluluğumuz yoktur.”


düşüncesine güçlü bir reddiyedir.


Kur’an adeta şöyle der:


Hayır. Böyle bir ahlak yoktur.


Bir insanın hakkı:


hangi dine,


hangi millete,


hangi topluluğa


mensup olduğuna göre ortadan kalkmaz.


Hak:


hak olarak kalır.


Emanet:


emanet olarak kalır.


2️⃣ “Kim Ahdine Vefa Gösterirse” Ne Demektir ❓


Ayette:


“men evfâ bi-ahdihî”


ifadesi kullanılır.


“Ahd”:


söz,


antlaşma,


yükümlülük,


taahhüt


anlamlarını taşıyabilir.


“Vefa” ise:


verilen sözü eksiksiz yerine getirmek


demektir.


Dolayısıyla ayetin ilk ahlaki ölçüsü şudur:


Söz verdiysen tut.


Bu söz:


ticari,


kişisel,


toplumsal,


dinî


olabilir.


3️⃣ Emaneti Geri Vermek de Ahde Vefanın Bir Parçası mıdır ❓


Evet.


  1. ayetin doğrudan bağlamı emanet meselesidir.

Bir insan:


malını sana teslim etmişse


ortada fiilî bir güven ilişkisi vardır.


Sen de onu koruyup sahibine geri vermekle yükümlüsündür.


Bu nedenle:


emanete sadakat


ahde vefanın önemli biçimlerinden biridir.


Bir insan sözleşme imzalamamış olsa bile kendisine duyulan güven:


ahlaki bir bağ oluşturabilir.


4️⃣ Verilen Söz Neden Kur’an Ahlakında Bu Kadar Önemlidir ❓


Çünkü insan toplumu güven üzerine yaşar.


Eğer:


sözlerin hiçbir değeri yoksa,


sözleşmeler tutulmuyorsa,


emanetler geri verilmiyorsa,


insanlar birbirine güvenemiyorsa


toplumsal hayat çözülmeye başlar.


Ticaret bile güven olmadan işlemez.


Aile ilişkileri güven olmadan sürdürülemez.


Arkadaşlık güven olmadan yaşayamaz.


Dolayısıyla vefa yalnız bireysel erdem değildir.


Toplumsal düzenin temelidir.


5️⃣ Bir Müslüman Gayrimüslime Verdiği Sözü Tutmak Zorunda mıdır ❓


Ayetin bağlamı tam da bu konuda çok güçlü bir ilke ortaya koyar.


İnsanların hakları:


dinlerine göre iptal edilemez.


Bir Müslüman:


Müslümana karşı dürüst olup


başka inançtaki insana karşı hile yapamaz.


Çünkü ahlak:


muhatabın kimliğine göre değişmez.


Birinin malı sana emanetse:


onun Yahudi,


Hristiyan,


ateist


veya başka bir kimlikte olması o malın sana ait olduğu anlamına gelmez.


6️⃣ “Bizden Olmayana Karşı Her Şey Mubahtır” Düşüncesi Neden Tehlikelidir ❓


Çünkü bu anlayış ahlakı:


evrensel ilkeden


grup çıkarına


dönüştürür.


Kendi grubumuzdaki insanlara:


dürüst,


adil,


merhametli


davranırız.


Dışarıdaki insanlara ise:


hile,


yalan,


zulüm


meşru görülmeye başlanabilir.


Bu noktada ahlak artık ahlak olmaktan çıkar.


Kabile sadakatine dönüşür.


Âl-i İmrân 76 bu düşünceyi reddeder.


7️⃣ Takvâ Ne Demektir ❓


Ayetin ikinci temel kavramı:


takvâdır.


Takvâ:


Allah’a karşı sorumluluk bilinci,


O’nun sınırlarını gözetme,


kötülükten sakınma,


vicdanlı yaşama


anlamlarını taşır.


Takvâ yalnız:


korku


değildir.


Daha derin anlamıyla:


Allah’ın huzurunda yaşadığının farkında olma hâlidir.


8️⃣ Ahdine Vefa ile Takvâ Neden Yan Yana Getirilmiştir ❓


Çünkü gerçek takvâ davranışta görünmelidir.


Bir insan:


çok ibadet edebilir.


Çok dinî konuşabilir.


Fakat sözünü sürekli bozuyorsa:


emanete ihanet ediyorsa,


insanların hakkını yiyorsa


takvâ iddiası ciddi biçimde sorgulanır.


Kur’an burada takvâyı soyut bir maneviyat olmaktan çıkarıp:


gündelik ahlaka


bağlar.


9️⃣ Allah’tan Korktuğunu Söyleyen İnsan Neden İnsanların Hakkını Gözetmelidir ❓


Çünkü Allah’a karşı sorumluluk:


insanlara karşı sorumluluktan kopuk değildir.


Kul hakkını çiğneyip:


“Ama Allah’ı çok seviyorum.”


demek ahlaki bir çelişki yaratabilir.


Takvâ:


Allah’a ibadet etmeyi


ve


Allah’ın kullarına karşı adil davranmayı


birbirinden tamamen ayırmaz.


Din:


yalnız seccadede değil,


alışverişte, borçta, sözleşmede ve emanette de


ortaya çıkar.


🔟 “Allah Takvâ Sahiplerini Sever” Ne Anlama Gelir ❓


Ayette:


“fe innallâhe yuhibbu’l-muttaqîn”


denir.


Yani:


“Şüphesiz Allah takvâ sahiplerini sever.”


Kur’an’ın:


“Allah sever”


ifadesi çok güçlüdür.


Burada Allah’ın sevgisi:


insanın değişken duygularına benzeyen bir duygu olarak düşünülmemelidir.


İlahî sevgi:


razı olma,


yakınlık,


rahmet,


değer verme


çerçevesinde anlaşılır.


Ayetin mesajı açıktır:


Allah katındaki değer:


grup kibriyle değil,


takvâyla


ilişkilidir.


1️⃣1️⃣ Allah Neden “Şu Soyu” veya “Şu Topluluğu Sever” Demek Yerine “Takvâ Sahiplerini Sever” Diyor ❓


Çünkü ayetin ölçüsü:


kimlikten


ahlaka


geçmektedir.


İnsan:


hangi ailede doğacağını


seçmez.


Hangi toplumda yetişeceğini çoğu zaman seçmez.


Ama:


dürüst davranıp davranmayacağı,


emanete ihanet edip etmeyeceği,


verdiği sözü tutup tutmayacağı


ahlaki tercihleriyle ilgilidir.


Bu nedenle ölçü:


doğuştan gelen ayrıcalık değil, yaşanan sorumluluktur.


1️⃣2️⃣ Bir İnsanın Çok Dindar Görünmesi Onu Otomatik Olarak Güvenilir Yapar mı ❓


Hayır.


Dinî görünüm:


ahlaki güvenilirliğin otomatik garantisi değildir.


Bir insan:


çok ibadet ediyor olabilir.


Dinî kavramları iyi kullanabilir.


Kutsal metinleri ezbere bilebilir.


Ama emanete ihanet edebilir.


Başkasının parasını yiyebilir.


Sözünü bozabilir.


Bu nedenle insanın gerçek karakteri bazen:


parasına ve emanete nasıl davrandığında


daha açık görülür.


1️⃣3️⃣ Küçük Bir Borcu Ödememek de Ahlaki Bir Problem midir ❓


Elbette.


  1. ayette özellikle:

bir dinar


örneğinin verilmesi anlamlıdır.


Miktarın küçük olması hakkı ortadan kaldırmaz.


İnsan bazen:


“Zaten az para.”


diyerek kendisini rahatlatabilir.


Ama hak:


miktarla ölçülmez.


Bir liralık haksızlık küçük olabilir.


Ama:


haksızlık ilkesi


aynıdır.


Ahlak tam da küçük şeylerde sınanabilir.


1️⃣4️⃣ Büyük Miktarda Dürüst Olup Küçük Şeylerde Hile Yapmak Mümkün müdür ❓


İnsan karakteri bazen çelişkili olabilir.


Kişi büyük olaylarda dürüst görünürken:


küçük hesaplarda,


gündelik çıkarlarda,


kimsenin önemsemeyeceğini düşündüğü konularda


hile yapabilir.


Ama Kur’an ahlakında:


“Kimse fark etmez.”


düşüncesi takvâyla bağdaşmaz.


Çünkü takvâ:


insan görmediğinde de


Allah’ın bildiğinin farkında olmaktır.


1️⃣5️⃣ Söz Vermek Bir Tür Borç Mudur ❓


Ahlaki açıdan çoğu zaman evet.


“Yarın geliyorum.”


diyorsanız bir beklenti oluşturursunuz.


“Bu işi yapacağım.”


diyorsanız sorumluluk üstlenirsiniz.


“Borcu şu tarihte ödeyeceğim.”


diyorsanız karşı taraf hayatını buna göre planlayabilir.


Bu nedenle sözler:


sadece havaya söylenmiş sesler değildir.


Başka insanların hayatında:


beklenti ve güven


oluştururlar.


1️⃣6️⃣ Söz Verip Sonra Gerçekten Yerine Getiremeyen İnsan Günahkâr mı Olur ❓


Her sözün bozulması aynı değildir.


İnsan:


gerçekten öngöremediği bir engelle karşılaşabilir.


Hastalanabilir.


Maddi imkânını kaybedebilir.


Kontrolünün dışında bir durum oluşabilir.


Burada önemli olan:


dürüstçe açıklamak,


mümkünse telafi etmek,


baştan beri kandırma niyetinin bulunmamasıdır.


Ahlaki sorun özellikle:


tutmayacağını bildiği sözü çıkar için vermekte


ortaya çıkar.


1️⃣7️⃣ 75. ve 76. Ayetler Birlikte Okunduğunda Ne Görürüz ❓


  1. ayette iki insan tipi vardı:

Emanete sadık olan.


Emanete ihanet eden.


İhanet eden kişi haksızlığını:


“Bizden olmayanlara karşı sorumluluğumuz yok.”


diyerek meşrulaştırıyordu.


  1. ayet buna cevap verir:

“Hayır!”


Sonra doğru ölçüyü koyar:


Ahde vefa.


Takvâ.



Yani dinî grubun adı değil:


ahlaki davranış


öne çıkar.


1️⃣8️⃣ İnsan Kendi Haksızlığını Dinî Gerekçelerle Meşrulaştırırsa Neden Daha Büyük Bir Tehlike Ortaya Çıkar ❓


Çünkü o zaman vicdanın düzeltme mekanizması da susturulabilir.


Bir insan:


“Yanlış yaptım.”


diyorsa bir gün tövbe edip düzelebilir.


Ama:


“Benim yaptığım zaten Allah’a göre doğru.”


diye düşünmeye başlarsa yanlış davranışını kutsallaştırabilir.


Artık yalnız haksızlık yapmıyordur.


Haksızlığa dinî meşruiyet kazandırıyordur.


Bu nedenle Allah adına haksızlığı savunmak, sıradan çıkarcılıktan daha tehlikeli hâle gelebilir.


1️⃣9️⃣ Allah Katındaki Gerçek Değerimizi Dinî Kimliğimiz mi, Yoksa Kimse Görmediğinde Emanete Nasıl Davrandığımız mı Gösterir ❓


Âl-i İmrân 76’nın insanın önüne koyduğu en büyük soru budur.


İnsan kendi kimliği hakkında çok güçlü cümleler kurabilir.


“Ben Müslümanım.”


“Ben imanlı bir insanım.”


“Ben Allah’tan korkarım.”



Bunları söylemek kolaydır.


Fakat bir gün:


size büyük miktarda para emanet edildiğinde


ve o parayı almanızın önünde hiçbir engel kalmadığında


gerçek sınav başlayabilir.


Kimse bilmiyor.


Kimse görmüyor.


Belki sahibi bile ispatlayamayacak.


İşte o anda:


din hakkındaki bütün konuşmalarınız


tek bir davranışta sınanabilir.


Emaneti geri verecek misiniz?


Çünkü takvâ belki de en açık biçimde:


kimsenin sizi zorlamadığı anda doğru olanı seçebilmekte


görünür.


Aynı şey söz için de geçerlidir.


İnsan verdiği sözü:


işine geldiğinde tutup


zorlaştığında unutuyorsa


söz onun için ahlaki bağ değil, araç hâline gelmiştir.


Kur’an’ın ölçüsü ise açıktır:


“Kim ahdine vefa gösterir ve takvâ sahibi olursa…”


Ve ardından olağanüstü güçlü bir sonuç gelir:


“Allah takvâ sahiplerini sever.”


Demek ki Allah’a yakınlık yalnız büyük ibadetlerde aranmaz.


Bazen:


ödediğimiz borçta,


geri verdiğimiz emanette,


tuttuğumuz sözde,


karşımızdaki insan bizden olmadığı hâlde ona gösterdiğimiz adalette


ortaya çıkar.


Belki ayetin bugünün insanına bıraktığı en ağır soru şudur:


Kimse bizi kontrol etmese, hakkını yediğimiz kişi bizden olmasa ve yaptığımız şey hiçbir zaman ortaya çıkmayacak olsa bile yine de doğru olanı yapar mıydık?


Eğer cevap evetse:


işte takvânın gerçek sınavlarından biri orada başlamış olabilir.


“Takvâ yalnız insanın Allah hakkında söyledikleriyle değil, başkasının hakkı elindeyken ne yaptığıyla anlaşılır. Âl-i İmrân 76, gerçek dindarlığın en güçlü işaretlerinden birini son derece sade biçimde gösterir: Sözünü tut, emanete ihanet etme ve adaletini karşındaki insanın kimliğine göre değiştirme.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt