Âl-i İmrân Suresi 63. Ayette “Eğer Yüz Çevirirlerse, Şüphesiz Allah Bozguncuları Çok İyi Bilir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikat açıklandıktan sonra insanın önünde yalnızca bilgi değil, tavır meselesi kalır. Âl-i İmrân 63, yüz çevirmenin bazen yalnızca ikna olmamak değil, hakikat karşısında ahlaki bir direnç hâline gelebileceğini hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 63. ayetinde şöyle buyrulur:
“Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah bozguncuları çok iyi bilendir.”
Bu ayet kısa olmasına rağmen, önceki ayetlerde yürütülen Hz. Îsâ tartışmasının önemli bir sonuç cümlesidir.
- ayette Hz. Îsâ’nın yaratılışı Hz. Âdem’le karşılaştırılmıştı.
- ayette:
“Hak Rabbindendir.”
denilmişti.
- ayette mübâhele çağrısı yapılmıştı.
- ayette:
“Gerçek kıssa budur. Allah’tan başka ilah yoktur.”
buyrulmuştu.
- ayette ise artık karşı tarafın tavrına geçilir:
Bütün bunlardan sonra yine yüz çevirirlerse ne olur?
Kur’an’ın cevabı:
İnsan onların kalplerinin gerçek sebebini tam olarak bilemeyebilir.
Ama:
Allah bilir.
Üstelik ayet yalnızca:
“Allah onları bilir.”
demiyor.
Özellikle:
“Allah müfsidleri, yani bozgunculuk yapanları bilir.”
diyor.
Bu da basit bir fikir ayrılığı ile bilinçli biçimde hakikate ve toplumsal iyiliğe zarar veren tavır arasındaki farkı düşünmemizi gerektirir.
“Eğer Yüz Çevirirlerse” Ne Demektir
Ayette:
“fe in tevellev”
ifadesi kullanılır.
“Tevellî”:
yüz çevirmek,
geri dönmek,
uzaklaşmak,
kabul etmekten kaçınmak
anlamlarına gelebilir.
Burada karşı tarafın:
kendisine sunulan açıklamayı kabul etmemesi
ve tartışmadan uzaklaşması
anlamı vardır.
Fakat bağlamda bu sıradan bir bilgisizlikten sonra gerçekleşmiyor.
Öncesinde uzun bir açıklama bulunmaktadır.
Bu yüzden yüz çevirme:
bilgi geldikten sonraki tavır
olarak önem kazanır.
Her Kabul Etmeme “Yüz Çevirme” Sayılır mı
Hayır.
Bir insan:
gerçekten anlamamış olabilir.
Delili yetersiz bulabilir.
Daha fazla düşünmeye ihtiyaç duyabilir.
Farklı bir tarihsel veya felsefi değerlendirmeye sahip olabilir.
Bunların hepsini otomatik olarak:
ahlaki bozgunculuk
saymak doğru olmaz.
Âl-i İmrân 63’ü önceki bağlamla birlikte okumak gerekir.
Burada:
bilinçli karşı koyma,
ısrar,
hakikate kapalı tavır
gibi daha ciddi bir durum söz konusudur.
Kur’an Neden İnsanların Yüz Çevirmesine İzin Veriyor
Çünkü iman zorla üretilmez.
İnsanlara:
mesaj sunulur,
deliller gösterilir,
uyarı yapılır.
Ama insanın:
kabul etme
veya reddetme
iradesi vardır.
Eğer bütün insanlar zorla iman ettirilseydi:
ahlaki seçim,
sorumluluk,
imanın anlamı
çok farklı olurdu.
Bu nedenle yüz çevirebilme imkânı bile insan özgürlüğünün bir parçasıdır.
Peygamber İnsanları Zorla İnandırmakla mı Görevlidir
Hayır.
Kur’an’ın birçok yerinde peygamberin görevinin:
tebliğ,
açıklama,
uyarma
olduğu belirtilir.
Peygamber:
insanların kalplerine zorla iman yerleştirmez.
Bu ayette de benzer bir sınır vardır.
Eğer yüz çevirirlerse:
Hz. Muhammed’in görevi onları zorla kabul ettirmek değildir.
Nihai değerlendirme:
Allah’a aittir.
“Allah Bozguncuları Bilir” Ne Demektir
Ayette:
“fe innallâhe alîmun bil-mufsidîn”
denir.
Yani:
“Şüphesiz Allah müfsidleri çok iyi bilir.”
“Müfsid”:
fesat çıkaran,
bozan,
düzeni çürüten,
iyiliği tahrip eden
kişi anlamına gelir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır:
İnkâr yalnızca zihinsel kanaat olarak bırakılmıyor.
Bazı durumlarda bu reddediş:
fesada dönüşebilir.
“Fesat” Ne Anlama Gelir
Fesat:
bir şeyin düzgün hâlini bozmak,
çürüme,
düzensizlik,
ahlaki veya toplumsal bozulma
anlamlarını taşır.
Kur’an’da fesat:
zulüm,
kan dökme,
adaletsizlik,
toplumsal bozulma,
hakikatin çarpıtılması
gibi farklı biçimlerde ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla müfsid:
yalnız “yanlış düşünen kişi” değildir.
Zarar üreten kişi veya tavır
anlamı daha güçlüdür.
İnanç Farklılığı ile Bozgunculuk Aynı Şey midir
Hayır.
Bu ayrım özellikle önemlidir.
Bir insanın başka bir dine mensup olması veya bir inancı kabul etmemesi tek başına:
toplumsal bozgunculuk
anlamına gelmez.
Bozgunculuk:
yalan,
zulüm,
insanlara zarar verme,
hakikati bilerek çarpıtma,
düzeni bozma
gibi davranışlarla ilişkilidir.
Bu nedenle ayeti farklı inançtaki herkese yöneltilmiş sınırsız bir suçlama gibi okumak doğru değildir.
Neden “Allah Bilir” Deniyor
Çünkü insan:
dış davranışı görebilir.
Ama niyetin bütün derinliğini bilemez.
Bir insan gerçekten:
ikna olmadığı için mi uzaklaştı?
Kibir yüzünden mi?
Çıkar kaygısıyla mı?
Korkudan mı?
Hakikati bile bile mi reddetti?
Bütün bunların tam değerlendirmesi:
Allah’ın bilgisine
aittir.
Bu yüzden ayet aynı zamanda insanın yargılama sınırını hatırlatır.
İnsan Başkasının Kalbi Hakkında Kesin Hüküm Verebilir mi
Hayır.
İnsan davranış üzerinden değerlendirme yapabilir.
Ama:
“Bu kişinin kalbinde kesin şu var.”
dediğinde bilmediği bir alana girebilir.
Kur’an’da nihai kalp bilgisi Allah’a aittir.
Bu nedenle:
birini eleştirmek
ile
onun iç dünyasının tamamını kesin biçimde bildiğini iddia etmek
aynı şey değildir.
Âl-i İmrân 63’ün:
“Allah bilir.”
ifadesi bu açıdan da çok önemlidir.
Hakikat Karşısında Yüz Çevirmek Neden Ahlaki Bir Problem Olabilir
Çünkü insan bazen:
yanlış olduğunu fark ettiği bir şeyi
çıkarı için savunmaya devam edebilir.
Gerçeği kabul etmek:
makamına,
itibarına,
grup kimliğine,
ekonomik çıkarına
zarar verebilir.
O zaman mesele artık yalnız bilgi meselesi olmaktan çıkar.
Karakter meselesine dönüşür.
Bilmediği için yanlış yapanla:
bildiği hâlde yanlışta ısrar eden
aynı ahlaki durumda değildir.

İnsan Gerçeği Kabul Etmemek İçin Kendine Bahaneler Üretebilir mi
Evet.
İnsan zihni bu konuda son derece yeteneklidir.
Kendi çıkarımıza uygun bir düşünceyi:
çok kolay savunabiliriz.
Bize zarar verecek bir gerçeği ise:
sürekli erteleyebilir,
yeni bahaneler bulabilir,
konuyu değiştirebiliriz.
Bu psikolojide:
rasyonalizasyon
olarak adlandırılan duruma benzer.
İnsan gerçek nedenini saklayıp kendisine daha kabul edilebilir başka bir neden anlatabilir.
Kur’an’ın:
“Allah bilir.”
vurgusu burada son derece güçlüdür.
Kendimizi kandırsak bile:
hakikatin tamamı kaybolmaz.

Fesat Sadece Büyük Siyasi Suçlarla mı İlgilidir
Hayır.
Fesat büyük toplumsal ölçekte ortaya çıkabileceği gibi küçük ilişkilerde de görülebilir.
Örneğin:
bilerek yalan yaymak,
insanları birbirine düşürmek,
emanete ihanet etmek,
çıkar için gerçeği bozmak,
haksızlığı normalleştirmek
de bozucu davranışlardır.
Bir toplumun büyük çürümesi çoğu zaman:
küçük ahlaki bozulmaların normalleşmesiyle
başlar.

Din Adına Fesat Çıkarmak Mümkün müdür
Evet.
Bir insan:
Allah adına konuştuğunu söyleyebilir.
Ama:
yalan,
zulüm,
nefret,
çıkar
üretebilir.
Dinî slogan kullanmak yapılan fiili otomatik olarak doğru hâle getirmez.
Kur’an’ın ölçüsü yalnızca:
ne söylendiği
değil;
ne üretildiğidir.
Eğer bir din anlayışı sürekli:
adaletsizlik,
kibir,
insan onurunun çiğnenmesi
üretiyorsa bunun ahlaki sonuçları ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Hz. Îsâ Tartışmasının Sonunda Neden “Fesat” Kavramı Geliyor
Çünkü mesele artık yalnız:
“Îsâ kimdir?”
sorusundan ibaret değildir.
Hakikat karşısındaki tavır da önemlidir.
Bir insan yanlış teolojiye inanabilir.
Ama mesele:
hakikati bilinçli biçimde çarpıtmak,
insanları yanıltmak,
peygambere düşmanlık etmek
seviyesine ulaştığında toplumsal ve ahlaki boyut ortaya çıkar.
Bu yüzden:
inanç tartışması → ahlaki sorumluluk
bağlantısı kurulmaktadır.

Allah’ın Bilmesi Neden Hem Teselli Hem Uyarıdır
Mazlum açısından:
tesellidir.
Çünkü kimsenin görmediği kötülüğü Allah bilir.
Haksızlığa uğrayan insanın yaşadıkları:
unutulmaz.
Kötülük yapan açısından ise:
uyarıdır.
Çünkü gizli plan:
gizli kalmış olabilir.
Ama Allah’ın bilgisinden çıkmaz.
Aynı ifade iki farklı insana iki farklı mesaj verir:
Mazluma: Unutulmadın.
Zalime: Gizlenmedin.

62. ve 63. Ayetler Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Yapı Ortaya Çıkar
- ayet:
“Gerçek kıssa budur. Allah’tan başka ilah yoktur.”
der.
- ayet:
“Eğer yine yüz çevirirlerse Allah müfsidleri bilir.”
der.
Yani sıralama şöyledir:
Hakikat açıklanır.
Tevhid bildirilir.
İnsan özgür bırakılır.
Sonuç Allah’ın bilgisine bırakılır.
Bu, Kur’an’daki tebliğ anlayışının çok önemli bir modelidir.

Bir Tartışmanın Ne Zaman Bitmesi Gerektiğini Bilmek de Hikmet midir
Evet.
İnsan bazen:
aynı argümanları tekrar tekrar söyler.
Karşı taraf da aynı şeyi tekrarlar.
Bir noktadan sonra tartışma:
bilgi üretmez.
Yalnız:
öfke,
ego,
kırgınlık
üretir.
Âl-i İmrân 63’te dikkat çekici biçimde:
“Eğer yüz çevirirlerse…”
denir ve mesele Allah’a bırakılır.
Bazen hakikati anlatmak görevdir.
Ama:
her insanı mutlaka ikna etmek zorunda olduğumuzu sanmak
da başka bir ego biçimine dönüşebilir.

İnsan Başkasını Değiştiremediğinde Neden Bunu Kişisel Yenilgi Sayabilir
Çünkü insan:
kendi sözünün gücünü
fazla büyütebilir.
Birini ikna edemediğinde:
“Ben başarısız oldum.”
diye düşünebilir.
Oysa insanların kararlarında:
kişilik,
geçmiş,
çıkar,
duygu,
özgür irade
gibi birçok unsur vardır.
Peygamber bile herkesi iman ettirememişse:
sıradan insanın herkesi değiştirme sorumluluğunu üstlenmesi gerçekçi değildir.
Görev:
dürüstçe anlatmak.
Sonuç:
her zaman bizim elimizde değildir.

Hakikati Kabul Etmemekle Yetinmeyip Onu Bozmaya Başladığımız Nokta Nerede Başlar
Âl-i İmrân 63’ün insanın önüne koyduğu en derin soru budur.
Bir şeyi bilmiyor olabiliriz.
Sorabiliriz.
Şüphe edebiliriz.
Katılmayabiliriz.
Bütün bunlar insan düşüncesinin normal parçalarıdır.
Ama bir noktadan sonra başka bir şey başlayabilir:
Gerçeği öğrendiğimiz hâlde onu çarpıtmak.
Çünkü işimize gelmiyor olabilir.
Yanlış olduğunu bildiğimiz bilgiyi yaymak.
Çünkü bize avantaj sağlıyor olabilir.
Bir insanın haklı olduğunu bildiğimiz hâlde onu susturmak.
Çünkü onun haklı çıkması bizim kaybetmemiz anlamına gelebilir.
İşte burada yalnızca:
yanlış düşünce
yoktur.
Fesat
başlayabilir.
Ve Kur’an ayetin sonunda:
“Allah bozguncuları bilir.”
der.
Bu ifade insanı başkalarını avlamaya değil, önce kendi niyetini sorgulamaya yöneltmelidir:
Ben gerçeği gerçekten mi arıyorum?
Yoksa çıkarıma uygun gerçeği mi?
Bir şeyi reddederken delilim mi var?
Yoksa sadece hoşuma gitmediği için mi uzaklaşıyorum?
Yanlış olduğumu fark ettiğimde fikrimi değiştirebiliyor muyum?
Yoksa geri adım atmak bana yenilgi gibi mi geliyor?
Belki gerçek ahlaki olgunluk:
her zaman haklı olmak değil, yanlış olduğumuzu gördüğümüzde doğruya dönebilmektir.
Çünkü insan bazen gerçeği bilmemenin değil:
gerçeğe teslim olamamanın
kurbanı olur.
“Hakikatten yüz çevirmek her zaman onu bilmemekten kaynaklanmaz; bazen insan gerçeği gördüğü hâlde kendisini değiştirmek istemez. Âl-i İmrân 63, en gizli direncimizi bile Allah’ın bildiğini hatırlatır ve bizi başkasının kalbinden önce kendi niyetimizi sorgulamaya çağırır.”
Ersan Karavelioğlu