Âl-i İmrân Suresi 74. Ayette “Allah Rahmetini Dilediğine Tahsis Eder; Allah Büyük Lütuf Sahibidir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan Allah’ın lütfunu kendi ölçülerine göre dağıtmak ister; kimin hak ettiğine, kimin dışarıda kalacağına karar vermeye eğilimlidir. Âl-i İmrân 74 ise rahmetin anahtarının insanın değil, Allah’ın elinde olduğunu hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 74. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.”
Bu ayet, bir önceki ayette dile getirilen çok önemli düşüncenin devamıdır.
- ayette:
“Lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir ve O her şeyi bilendir.”
buyrulmuştu.
- ayette ise aynı düşünce daha da yoğunlaştırılır:
Rahmetin nihai sahibi Allah’tır.
İnsanlar:
soylarıyla,
dinî statüleriyle,
toplumsal konumlarıyla,
geçmişte sahip oldukları ayrıcalıklarla
Allah’ın gelecekte kime lütuf vereceğini belirleyemezler.
Bu nedenle ayet, yalnız ilahî rahmeti anlatmaz.
Aynı zamanda insanın:
Allah’ın lütfunu kendi grubunun mülkü zannetme eğilimini
de sorgular.
“Allah Rahmetini Dilediğine Tahsis Eder” Ne Demektir
Ayette:
“yahtassu bi-rahmetihî men yeşâ”
ifadesi kullanılır.
Yaklaşık anlamıyla:
“Allah rahmetini dilediğine özel olarak verir.”
Buradaki ihtisas:
bir şeyi özel olarak ayırmak,
birine tahsis etmek
anlamına gelir.
Bu, Allah’ın bazı kullarına:
özel nimetler,
görevler,
manevi lütuflar
verebileceğini anlatır.
Bağlam içinde özellikle:
vahiy,
peygamberlik,
hidayet
gibi büyük ilahî lütuflar düşünülebilir.
Buradaki “Rahmet” Sadece Bağışlanma mı Demektir
Hayır.
Kur’an’da rahmet çok geniş bir kavramdır.
Bağışlanma olabilir.
Hidayet olabilir.
Vahiy olabilir.
Peygamberlik olabilir.
İlim olabilir.
Koruma olabilir.
Manevi yakınlık olabilir.
Dolayısıyla bu ayette rahmeti yalnız:
“günahların affedilmesi”
şeklinde daraltmak doğru olmaz.
Bağlamda Allah’ın insanlara sunduğu:
ilahî lütfun bütünü
öne çıkar.
Allah’ın Rahmeti “Özel” Olabiliyorsa Evrensel Rahmetle Çelişir mi
Hayır.
Bir şeyin genel ve özel boyutları olabilir.
Allah’ın:
hayat,
rızık,
tabiat,
varlık
gibi nimetleri çok geniş biçimde bütün insanlara ulaşır.
Fakat bazı nimetler:
özel görev,
özel hidayet,
peygamberlik,
manevi derece
şeklinde farklı kişilere verilebilir.
Yani:
genel rahmet
ile
özel rahmet
birbirini dışlamak zorunda değildir.
“Dilediğine Verir” İfadesi Keyfîlik Anlamına mı Gelir
Hayır.
Bir önceki ayette Allah:
Alîm
yani her şeyi bilen
olarak tanımlanmıştı.
Kur’an’ın bütünlüğünde Allah:
Hakîm,
Adl,
Alîm
olarak anlatılır.
Dolayısıyla ilahî irade:
bilgisiz veya rastgele bir tercih
şeklinde düşünülmez.
İnsan neden belirli bir kişinin belirli bir lütfa eriştiğini her zaman anlayamayabilir.
Ama Kur’an’ın teolojik iddiası:
Allah’ın tercihlerinin:
bilgi ve hikmetten bağımsız olmadığıdır.
İnsan Allah’ın Neden Birine Daha Fazla Nimet Verdiğini Her Zaman Bilebilir mi
Hayır.
Bu, insan bilgisinin sınırlarından biridir.
Birine:
daha fazla servet,
daha büyük yetenek,
daha fazla ilim,
daha etkili bir konum
verilmiş olabilir.
Bunun bütün hikmetini dışarıdan kesin biçimde bilemeyiz.
Üstelik büyük nimet:
her zaman büyük üstünlük anlamına da gelmez.
Bazen:
daha büyük sorumluluk
demektir.
Nimet ne kadar büyükse hesabı da ağırlaşabilir.
Peygamberlik Allah’ın Özel Rahmetlerinden Biri midir
Kur’an perspektifinde evet.
Peygamberlik:
insanın kendi çabasıyla kazandığı bir meslek
değildir.
Allah’ın seçimiyle gerçekleşir.
Bu nedenle hiçbir toplum:
“Peygamber mutlaka bizden gelmeliydi.”
deme hakkına sahip değildir.
Âl-i İmrân 73-74’ün bağlamında önemli noktalardan biri tam da budur:
Allah’ın vahiy ve peygamberlik lütfu herhangi bir grubun tekelinde değildir.
Bir Toplum Daha Önce Peygamberler Almışsa Sonraki Peygamberin de Mutlaka Onlardan Gelmesi Gerekir mi
Hayır.
Allah’ın daha önce bir topluma lütuf vermiş olması:
gelecekteki bütün lütufların aynı topluma verilmek zorunda olduğu
anlamına gelmez.
İşte insanın yaptığı hatalardan biri:
nimeti hakka dönüştürmektir.
“Bize daha önce verildi.”
cümlesi zamanla:
“Her zaman yalnız bize verilmelidir.”
şeklinde dönüşebilir.
Ayet bu mülkiyet duygusunu kırar.
İlâhî Nimet Bir Hak mı, Yoksa Emanet midir
Kur’an’ın genel yaklaşımı onu çoğu zaman:
emanet ve imtihan
olarak görmeye daha yakındır.
İlim verilmişse:
nasıl kullanılacak?
Servet verilmişse:
kimin hakkı gözetilecek?
Makam verilmişse:
adalet korunacak mı?
Dinî bilgi verilmişse:
hakikat gizlenecek mi?
Bu nedenle:
“Allah bana verdi, demek ki benden razı.”
şeklindeki basit denklem her zaman doğru değildir.
Nimet aynı zamanda:
sınavdır.
Başkasına Verilen Rahmet Neden Bizi Rahatsız Edebilir
Çünkü insan kendisini başkalarıyla karşılaştırır.
Şöyle düşünebilir:
“Ben daha çok hak ediyordum.”
“Neden o?”
“Neden bana değil?”
Bu soru zamanla:
şükürden
kıskançlığa
dönüşebilir.
Âl-i İmrân 74 insanı burada çok temel bir gerçekle karşılaştırır:
Allah’ın lütfu üzerinde bizim mülkiyetimiz yoktur.
Kıskançlık ile İlâhî Takdire İtiraz Arasında Nasıl Bir Bağ Olabilir
Kıskançlık her zaman teolojik bir itiraz değildir.
Ama insanın iç dünyasında şu düşünceye dönüşebilir:
“Bu nimetin onda olmaması gerekirdi.”
Bu durumda insan yalnız nimeti istememiş olur.
Başkasının nimetten mahrum kalmasını da ister.
Oysa ayet:
rahmeti verenin Allah olduğunu
hatırlatır.
Bu nedenle başkasına verilen iyiliği sürekli küçümsemek bazen kişinin Allah’ın dağıtımına karşı içsel huzursuzluğunu açığa çıkarabilir.

“Allah Büyük Lütuf Sahibidir” Ne Demektir
Ayet:
“vallâhu zü’l-fadli’l-azîm”
diye biter.
Yani:
“Allah çok büyük lütuf sahibidir.”
Buradaki fazl:
ihsan,
nimet,
hak edilenden fazlasını verme,
cömertlik
anlamlarını taşır.
Azîm ise:
büyük,
muazzam
demektir.
Böylece Allah’ın lütfunun:
insan ölçülerine sığmayacak kadar geniş
olduğu vurgulanır.

“Fazl” ile “Adalet” Aynı Şey midir
Hayır.
Adalet:
kişiye hakkının verilmesini
ifade eder.
Fazl ise:
kişinin hakkının ötesinde iyilikte bulunmayı
anlatabilir.
Bu açıdan rahmet ve fazl:
Allah’ın kullarına yalnız mekanik bir karşılık sistemiyle yaklaşmadığını düşündürür.
İnsan sadece:
“Ne kadar yaptım, ne kadar alacağım?”
hesabıyla düşünürse ilahî lütfun boyutunu daraltabilir.

İlâhî Lütuf Kazanılabilir mi, Yoksa Tamamen Karşılıksız mı Verilir
Kur’an’da iki boyut birlikte görülür.
İnsan:
iman eder,
çaba gösterir,
iyilik yapar,
dua eder.
Bunların sonuçları vardır.
Ama insan hiçbir zaman:
“Ben Allah’ı bana nimet vermeye mecbur ettim.”
diyemez.
Çünkü kulluk bir ticaret sözleşmesi değildir.
İnsanın iyiliği bile:
hayat,
akıl,
imkân,
hidayet
gibi önceden verilmiş nimetler üzerinde gerçekleşir.
Bu nedenle çaba önemlidir; fakat nihai lütuf yine:
Allah’ın fazlıdır.

Bu Ayet “Allah Bazı İnsanları Kayırır” Demek midir
“Kayırma” kelimesi insan ilişkilerinde çoğu zaman:
haksız ayrıcalık
anlamı taşır.
Ayetin kastı bu değildir.
Allah’ın birine özel görev veya nimet vermesi:
başkasına haksızlık yapıldığı
anlamına gelmek zorunda değildir.
Eşitlik ile adalet de her zaman aynı değildir.
Her insana birebir aynı hayatın verilmemesi:
tek başına adaletsizlik kanıtı değildir.
Kur’an’ın iddiası, farklılıkların nihai hesabının:
adil ve bilgili Allah’a
ait olduğudur.

Neden Bütün İnsanlara Aynı Nimetler Verilmemiştir
Bu, insanlığın en eski sorularından biridir.
Bir insan:
zengin doğar.
Bir başkası yoksul.
Biri çok yeteneklidir.
Diğeri sıradan imkânlarla yaşar.
Birinin sağlığı güçlüdür.
Diğerinin hayatı zorluklarla geçer.
Kur’an bütün bu farklılıkların her ayrıntılı sebebini tek ayette açıklamaz.
Fakat temel bir çerçeve sunar:
Dünya:
nihai eşit ödül alanı değil, imtihan alanıdır.
Nihai adalet:
bu dünyadaki dağılımla sınırlı değildir.

Bu Ayet Müslümanların Kendi İçindeki “Seçilmişlik” Duygusunu da Sorgular mı
Evet.
Bir insan Müslüman olduğu için:
Allah’ın bütün rahmetini kendi grubunun özel mülkü
gibi görmeye başlayabilir.
Daha da daraltarak:
kendi mezhebini,
cemaatini,
ekolünü
tek hakikat sahibi olarak mutlaklaştırabilir.
Fakat ayet:
“Allah rahmetini dilediğine verir.”
der.
Bu, insanın Allah adına çizdiği sınırları sorgulatır.
Teolojik doğruluk iddiası başka şeydir.
Allah’ın rahmetinin kapsamını kendi keyfimize göre belirlemek başka şeydir.

73. ve 74. Ayetler Birlikte Okunduğunda Ne Görürüz
- ayette:
“Lütuf Allah’ın elindedir.”
denmişti.
- ayette:
“Rahmetini dilediğine tahsis eder.”
denir.
İki ayet birlikte güçlü bir mesaj verir:
Lütfun sahibi Allah’tır.
Dağıtımını Allah belirler.
İnsanlar bunun üzerinde tekel kuramaz.
Allah’ın fazlı büyüktür.
Bu nedenle dinî kıskançlığın temelinde bulunan:
“Neden ona da verildi?”
sorusu anlamsızlaşır.

Başkasına Verilen Nimeti Tehdit Değil Sevinç Olarak Görebilmek Manevi Olgunluk mudur
Evet.
Bir arkadaşınız başarılı olduğunda gerçekten sevinebiliyor musunuz?
Bir başkası sizden daha çok ilgi gördüğünde huzursuz oluyor musunuz?
Bir başkasına büyük fırsat verildiğinde:
“Allah bereket versin.”
diyebiliyor musunuz?
Bunlar küçük görünür.
Ama insanın iç dünyasını çok açık biçimde gösterir.
Gerçek şükür sadece:
kendi nimetimize sevinmek
değildir.
Başkasının nimetini:
kendi eksikliğimiz olarak görmemeyi
de öğrenmektir.

Allah’ın Rahmetini Seviyor muyuz, Yoksa O Rahmetin Bizi Başkalarından Üstün Kılmasını mı Seviyoruz
Âl-i İmrân 74’ün insanın önüne koyduğu en zor soru belki budur.
İnsan:
Allah’ın lütfunu ister.
Bu doğaldır.
Rahmet ister.
Başarı ister.
İlim ister.
Sevgi ister.
Manevi yakınlık ister.
Fakat bir süre sonra çok ince bir dönüşüm olabilir.
İnsan artık nimetin kendisini değil:
nimetin kendisini başkalarından üstün kılmasını
sevmeye başlayabilir.
Bir başkası aynı nimete eriştiğinde huzursuz olur.
Çünkü artık mesele:
iyiliğin çoğalması
değildir.
Özel olma duygusudur.
İşte ayet insanın elinden bu ayrıcalık mülkiyetini alır:
“Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.”
Sen kimin seçileceğini belirleyemezsin.
Sen Allah’ın rahmetinin sınırlarını çizemezsin.
Sen bir başkasına:
“Allah sana bunu vermemeliydi.”
deme makamında değilsin.
Ve ardından ayet çok büyük bir kapı açar:
“Allah büyük lütuf sahibidir.”
Yani ilahî lütuf insanın kıtlık hesabından daha geniştir.
Başkasına verilen sana karşı verilmiş değildir.
Başkasının yükselmesi senin düşüşün değildir.
Başkasına rahmet ulaşması senin payından kesilmiş değildir.
Belki insanın manevi özgürlüğünün önemli bir kısmı burada başlar:
Başkalarının nimetleriyle savaşmayı bırakmak.
Çünkü sürekli karşılaştırılan bir hayat:
şükrü tüketir.
İnsan kendisine verilen yüz nimeti göremez;
başkasına verilen tek nimete takılır.
Oysa Âl-i İmrân 74 yönümüzü yeniden kaynağa çevirir:
Rahmetin sahibi Allah’tır.
Ve gerçek soru belki şudur:
Allah’ın bize ne verdiğini görebiliyor muyuz, yoksa bütün ömrümüzü neden başkasına daha farklı verdiğini sorgulayarak mı geçiriyoruz?
“Allah’ın rahmeti insanın çizdiği sınırların içine sığmaz. Âl-i İmrân 74, başkasının nimetine bakarak eksiklik hissetmek yerine rahmetin kaynağına yönelmeyi ve ilahî lütfun büyüklüğünü kıskançlığımızdan daha büyük görebilmeyi öğretir.”
Ersan Karavelioğlu