Âl-i İmrân Suresi 75. Ayette “Kitap Ehlinden Öylesi Vardır ki Ona Bir Yığın Altın Emanet Etsen Sana Geri Verir; Öylesi de Vardır ki Bir Dinar Emanet Etsen Başında Durmadıkça Onu Sana Vermez” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsanları ait oldukları grubun adıyla değil, emanete nasıl davrandıklarıyla tanımak gerekir. Âl-i İmrân 75, aynı topluluk içinde hem son derece güvenilir hem de hakkı çiğneyebilen insanların bulunabileceğini göstererek genellemenin değil adaletin dilini kurar.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 75. ayetinde şöyle buyrulur:
“Kitap ehlinden öylesi vardır ki ona bir yük mal emanet etsen onu sana geri verir. Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet etsen, başında durup istemedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi onların, ‘Ümmîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur’ demeleridir. Onlar bile bile Allah hakkında yalan söylerler.”
Bu ayet, Âl-i İmrân Suresinde Kitap Ehli hakkındaki en dikkat çekici denge örneklerinden biridir.
Çünkü Kur’an burada bütün bir topluluğu tek kalıba sokmaz.
Aynı topluluğun içinde:
çok büyük bir serveti bile eksiksiz geri veren dürüst insanlar
ve
çok küçük bir miktarı bile vermemeye çalışan güvenilmez insanlar
olduğunu söyler.
Ardından mesele daha da derinleşir.
Sorun yalnızca para değildir.
Bazı kişiler haksız davranışlarına dinî bir gerekçe üretmektedir:
“Bizden olmayanlara karşı sorumlu değiliz.”
Kur’an’ın asıl ağır eleştirisi burada başlar.
Çünkü haksızlık artık yalnız yapılmamakta;
Allah adına meşrulaştırılmaktadır.
Ayet Neden Kitap Ehlini İki Farklı İnsan Tipine Ayırıyor
Çünkü Kur’an burada genellemeyi reddeder.
Ayet:
“Kitap ehlinden öylesi vardır…”
der.
Ardından:
“Onlardan öylesi de vardır…”
diye devam eder.
Yani aynı dinî topluluğun içinde:
dürüst,
güvenilir,
emanete sadık
insanlar bulunabileceği gibi;
haksız,
çıkarcı,
emanete ihanet eden
kişiler de bulunabilir.
Bu son derece önemli bir değerlendirme yöntemidir:
Topluluğun adı insanın karakterini otomatik olarak belirlemez.
“Bir Yığın Mal Emanet Etsen Geri Verir” Ne Demektir
Ayette:
“kıntâr”
kelimesi kullanılır.
Kıntâr:
çok büyük miktarda mal,
ağır servet,
yüklü meblağ
anlamlarında kullanılır.
Ayetin amacı matematiksel bir miktar vermek değil;
ilk kişinin güvenilirliğini mümkün olan en güçlü karşıtlıkla göstermektir.
Yani:
Ona çok büyük bir servet teslim edebilirsiniz.
Fakat o:
emanete dokunmaz.
Sahibine eksiksiz verir.
Burada Kur’an, Kitap Ehli içindeki dürüst insanı açıkça teslim etmektedir.
Kur’an’ın Başka Bir Dinî Topluluktaki Dürüstlüğü Kabul Etmesi Neden Önemlidir
Çünkü gerçek adalet:
karşı tarafta bulunan iyiliği de görebilmektir.
Bir insan başka bir inanca mensup olabilir.
Ama:
son derece güvenilir,
dürüst,
sözünün eri
olabilir.
Dinî farklılık:
onda bulunan gerçek bir erdemi inkâr etmemizi gerektirmez.
Bu ayet bize çok güçlü bir ahlak öğretir:
Bir grubu eleştiriyorsanız bile o grubun içindeki iyi insanın hakkını teslim edin.
“Bir Dinar Emanet Etsen Geri Vermez” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayet ikinci insan tipi için:
bir dinar
örneğini verir.
Dinar, kıntârın karşısında küçük bir miktarı temsil eder.
Buradaki karşıtlık çok güçlüdür:
Bir insan büyük serveti bile geri veriyor.
Diğeri küçük miktarı bile vermemeye çalışıyor.
Demek ki sorun:
para miktarı
değildir.
Sorun:
karakterdir.
Dürüst insan miktara göre dürüst değildir.
Güvenilirliği:
küçükte de büyüktedir.
“Başında Durmadıkça Geri Vermez” Ne Demektir
Ayette:
“illâ mâ dumte aleyhi qâimâ”
ifadesi geçer.
Yaklaşık anlamıyla:
“Başında durup sürekli istemedikçe…”
demektir.
Yani kişi emaneti gönüllü olarak iade etmez.
Hak sahibi:
ısrar etmek,
takip etmek,
sürekli istemek
zorunda kalır.
Bu, hukuki borçtan daha fazlasını gösterir.
Ortada:
güven kırılması
vardır.
Çünkü emanetin özü, sahibinin sürekli başında beklemek zorunda kalmamasıdır.
Emanet Nedir
Emanet sadece:
para
değildir.
Kur’anî ve ahlaki anlamda emanet çok geniştir.
Birinin sana bıraktığı:
mal,
bilgi,
sır,
görev,
yetki,
sorumluluk
emanet olabilir.
Kamu görevi emanettir.
Şirket kasası emanettir.
Başkasının özel bilgisi emanettir.
Bir çocuğun eğitimi bile sorumluluk anlamında emanet olarak düşünülebilir.
Bu nedenle Âl-i İmrân 75 yalnız ticaret değil:
insanın güvenilirliği
hakkındadır.
Emanet İnsanın Karakterini Neden Çok İyi Gösterir
Çünkü emanet çoğu zaman insanı:
kimsenin görmediği yerde
sınar.
Sahibi yoktur.
İmkân senin elindedir.
Belki kimse yaptığını ispatlayamayacaktır.
Tam burada insanın karakteri görünür.
Dürüstlük:
yakalanmaktan korktuğun için doğru davranmak
değildir.
Gerçek dürüstlük:
yanlış yapabilecek durumdayken doğruyu seçebilmektir.
Ayette Asıl Eleştirilen Şey Parayı Geri Vermemek mi
Bu zaten ciddi bir haksızlıktır.
Fakat ayetin ikinci yarısı sorunu daha derin bir noktaya taşır.
Bazı kişiler şöyle demektedir:
“Ümmîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur.”
Yani haksızlıklarına:
ahlaki,
hatta dinî
bir meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar.
Bu noktada sorun yalnız:
emaneti yemek
değildir.
Aynı zamanda:
“Bunu yapmamız dinen sorun değil.”
demektir.
Ayetteki “Ümmîler” Kimlerdir
Ayette:
“el-ümmiyyîn”
ifadesi kullanılır.
Bağlama göre burada özellikle:
Kitap Ehli dışında kalanlar,
kendi kutsal kitap geleneğine mensup görülmeyenler,
özellikle dönemin Arapları
kastedilebilir.
Kelime Kur’an’da farklı bağlamlarda farklı anlam nüansları taşıyabilir.
Buradaki temel mesele ise şudur:
Bazı kişiler toplumlarını ikiye ayırmaktadır:
Bizden olanlar.
Bizden olmayanlar.
Ve ikinci gruba karşı daha düşük bir ahlak standardı uygulamaktadır.
“Bizden Olmayana Karşı Sorumluluğumuz Yok” Düşüncesi Neden Çok Tehlikelidir
Çünkü bu düşünce:
ahlakı evrensel olmaktan çıkarır.
Kendi grubuna karşı:
dürüstlük,
adalet,
emanet
uygulanır.
Dışarıdaki insana karşı ise:
hile,
aldatma,
hak yeme
meşru görülmeye başlanır.
Böylece ahlak:
hakikat olmaktan çıkar.
Kabile çıkarına
dönüşür.
Kur’an tam da bu zihniyeti reddeder.

Bir İnsanın Hakkı Dinine Göre Değişir mi
Hayır.
Bir insanın sana emanet ettiği mal onun hakkıdır.
Onun:
Yahudi,
Hristiyan,
Müslüman,
başka bir inanca mensup
olması bu hakkı ortadan kaldırmaz.
Ahlakın gerçek sınavlarından biri de budur:
Adaleti yalnız sevdiğimize değil, bizden olmayana da uygulayabiliyor muyuz?
Kendimize yakın kişiye dürüst olmak kolaydır.
Asıl ölçü bazen:
karşı tarafa karşı dürüst kalabilmektir.

Dinî Kimlik İnsanı Otomatik Olarak Ahlaklı Yapar mı
Hayır.
Ayet bunun çok açık örneklerinden biridir.
Aynı dinî topluluğun içinde:
çok dürüst biri
ve
çok güvenilmez biri
bulunabilir.
Bu nedenle:
“Ben şu dine mensubum, demek ki otomatik olarak iyi bir insanım.”
düşüncesi yeterli değildir.
Dinî kimlik ahlaki sorumluluk getirir.
Ama ahlak:
davranışta
ortaya çıkar.

Bir İnsanın İbadeti Çok Olup Ticarette Güvenilmez Olması Mümkün müdür
Evet.
İnsan dinî ritüelleri yerine getirebilir.
Ama:
borcunu ödemeyebilir,
emanete ihanet edebilir,
müşteriyi kandırabilir,
işçisinin hakkını yiyebilir.
Bu durumda din ile ahlak arasında ciddi bir kopukluk oluşur.
Kur’an’ın ahlak anlayışında:
ibadet
ve
insan hakkı
birbirinden tamamen koparılamaz.
İnsanın gerçek dindarlığı bazen:
alışveriş masasındaki davranışında
görülür.

“Allah Hakkında Yalan Söylemek” Ne Demektir
Ayetin sonunda:
“ve yekûlûne alallâhi’l-kezibe ve hum ya‘lemûn”
denir.
Yani:
“Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.”
Bu çok ağır bir ifadedir.
Çünkü bazı kişiler kendi çıkarlarına uygun bir hükmü:
Allah’a nispet etmektedir.
Başka bir deyişle:
“Allah bize böyle bir izin verdi.”
anlamına gelen bir anlayış oluşturmaktadırlar.
Oysa ayet bunu:
Allah hakkında yalan
olarak niteler.

İnsan Kendi Çıkarını Nasıl Dinî Hükme Dönüştürebilir
Bu, tarih boyunca tekrar eden bir tehlikedir.
İnsan önce bir şey yapmak ister.
Sonra:
ona uygun dinî gerekçe arar.
Yani sıralama:
“Allah ne istiyor?”
şeklinde olmaz.
Şöyle olur:
“Ben bunu yapmak istiyorum; bunu dinen nasıl haklı çıkarabilirim?”
Bu noktada din:
insanı düzeltmek yerine
insanın çıkarını meşrulaştıran araca
dönüşebilir.
Âl-i İmrân 75 bu tehlikeyi çok sert biçimde eleştirir.

“Bile Bile” İfadesi Neden Özellikle Önemlidir
Çünkü:
bilmeden yanlış söylemek
ile
yanlış olduğunu bildiği hâlde Allah’a isnat etmek
aynı değildir.
Ayet özellikle:
“ve hum ya‘lemûn”
yani:
“bildikleri hâlde”
der.
Bu durumda problem basit cehalet değildir.
Bilinçli çarpıtma vardır.
İnsan gerçeği biliyor.
Ama kendi çıkarına uygun başka bir hükmü:
Allah’ın hükmüymüş gibi
sunuyor.
Bu yüzden sorumluluk ağırlaşır.

Kur’an’ın Bu Ayette Genelleme Yapmaması Bugünkü İnsanlara Ne Öğretir
Çok önemli bir şey öğretir:
Bir grubun bazı üyelerinin kötülüğünü bütün gruba yüklemeyin.
Bir Yahudi yanlış yaptı diye bütün Yahudileri suçlamak adil değildir.
Bir Hristiyan yanlış yaptı diye bütün Hristiyanları suçlamak doğru değildir.
Bir Müslüman suç işledi diye bütün Müslümanlara aynı hükmü vermek de yanlıştır.
Kur’an’ın kendi dili bile:
“Onlardan öylesi vardır… onlardan öylesi de vardır…”
diyerek bireysel farklılığı korur.
Bu, bugün nefret ve toplu suçlama kültürüne karşı son derece önemli bir ilkedir.

Gerçek Dindarlığın En Güçlü Ölçülerinden Biri Güvenilirlik Olabilir mi
Evet.
Çünkü güvenilirlik:
söz ile davranış arasındaki ilişkiyi gösterir.
İnsan:
Allah’tan korktuğunu söylüyor.
Peki kimse görmediğinde ne yapıyor?
Kul hakkının önemli olduğunu söylüyor.
Peki eline başkasının malı geçtiğinde ne yapıyor?
Dürüstlüğü savunuyor.
Peki çıkarı tehlikeye girdiğinde hâlâ dürüst mü?
Dinî sözlerin gerçek değeri:
ahlaki sınav geldiğinde
ortaya çıkar.

Kimse Bizi Kontrol Etmese, Emaneti Yine de Geri Verir miydik
Âl-i İmrân 75’in insanın önüne koyduğu en derin soru budur.
İnsan bazen dürüst olduğunu düşünür.
Ama belki de yalnız:
yakalanmaktan korktuğu
için dürüsttür.
Kamera var.
Sözleşme var.
Mahkeme var.
İnsanlar biliyor.
Peki bunların hiçbiri olmasaydı?
Bir insan size büyük bir servet teslim etti.
Sonra ortadan kayboldu.
Sizin aldığınızı kimse ispatlayamıyor.
Parayı kendinize geçirseniz hiçbir insan öğrenmeyecek.
O zaman ne yapardınız?
İşte emanet ahlakı burada başlar.
Çünkü ayetin ilk insanı:
çok büyük miktarı bile geri veriyor.
Neden?
Çünkü onun için emanet:
sahibi başında beklediği sürece emanet değildir.
Sahibi yokken de emanettir.
İkinci insan ise küçük miktarı bile:
ısrar edilmedikçe
vermiyor.
Bu iki insan arasındaki gerçek fark:
zenginlik,
din etiketi,
toplumsal statü
değildir.
Karakterdir.
Ve ayetin daha da ağır sorusu şudur:
Haksızlık yaptıktan sonra bunu:
dinin,
milletin,
mezhebin,
grubun
adına meşrulaştırıyor muyuz?
Çünkü insanın yanlışı:
“Yanlış yaptım.”
dediği sürece düzeltilebilir.
Ama insan:
“Benim yaptığım zaten doğrudur ve Allah da bunu onaylıyor.”
demeye başladığında kendi vicdanına çıkış yolunu kapatabilir.
Belki Âl-i İmrân 75’in bize bıraktığı en güçlü ahlaki ölçü şudur:
Gerçek dindarlık, yalnız kime ibadet ettiğinizi söylemek değil; başkasının hakkı sizin elinizdeyken o hakka ne yaptığınızdır.
“Emanet, insanın görünmeyen yerdeki ahlakını ortaya çıkarır. Âl-i İmrân 75 bize şunu öğretir: Bir insanın hangi topluluğa ait olduğundan önce, başkasının hakkı eline geçtiğinde ne yaptığına bakın; çünkü güvenilirlik çoğu zaman karakterin en sessiz ama en doğru şahididir.”
Ersan Karavelioğlu