Âl-i İmrân Suresi 70. Ayette “Ey Kitap Ehli! Şahit Olduğunuz Hâlde Allah’ın Ayetlerini Neden İnkâr Ediyorsunuz?” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Bilmemek ile bildiği hâlde yüz çevirmek aynı şey değildir. Âl-i İmrân 70, insanın yalnız neye inandığını değil, gördüğü ve bildiği hakikat karşısında ne kadar dürüst kaldığını da sorgular.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 70. ayetinde şöyle buyrulur:
“Ey Kitap Ehli! Siz şahit olduğunuz hâlde Allah’ın ayetlerini neden inkâr ediyorsunuz?”
Bu ayet oldukça kısa fakat son derece ağır bir soru sorar.
Bir önceki ayette Kitap Ehlinden bir grubun başkalarını saptırma çabasından söz edilmişti.
- ayette ise mesele daha doğrudan hâle gelir:
İnsan bir şeyin işaretlerini gördüğü, ona dair bilgiye sahip olduğu hâlde neden onu reddeder?
Buradaki eleştiri yalnızca:
bilgisizlik,
habersizlik,
yanlış anlama
üzerine kurulmaz.
Ayet özellikle:
“Siz şahit olduğunuz hâlde…”
der.
Yani sorun, hakikate hiç temas etmemiş olmak değil; onun delilleriyle karşılaşmış olduğu hâlde reddedişi sürdürmektir.
“Ey Kitap Ehli!” Hitabı Neden Tekrar Ediliyor
Kur’an burada yeniden:
Yahudi ve Hristiyan vahiy geleneğine
mensup muhataplara seslenir.
Bu hitabın önemi şudur:
Onların:
peygamberlik,
vahiy,
Tevrat,
İncil,
Hz. İbrahim,
Hz. Musa,
Hz. Îsâ
gibi kavramlara tamamen yabancı olmadıkları kabul edilir.
Dolayısıyla eleştiri:
“Hiçbir şey bilmiyorsunuz.”
şeklinde değildir.
Tam tersine:
“Bildiğiniz şeylerin gereğini neden yerine getirmiyorsunuz?”
sorusudur.
“Allah’ın Ayetleri” Burada Neleri İfade Eder
“Ayet” kelimesi:
işaret,
delil,
vahiy cümlesi
anlamlarına gelebilir.
Burada bağlam içinde özellikle:
Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği hakikatler,
Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj,
önceki vahiylerle ortak tevhid çizgisi
kastedilebilir.
Dolayısıyla:
“Allah’ın ayetlerini inkâr etmek”
yalnızca bir metin cümlesini reddetmek değil, ilahî işaretin gösterdiği hakikati kabul etmemek anlamına gelir.
“Şahit Olduğunuz Hâlde” Ne Demektir
Ayette:
“ve entum teşhedûn”
ifadesi kullanılır.
Yani:
“Siz şahit olduğunuz hâlde.”
Bu şahitlik farklı biçimlerde anlaşılmıştır.
Muhatapların:
önceki vahiylerdeki tevhid hakikatini bilmeleri,
peygamberlik geleneğini tanımaları,
hakikatin bazı işaretlerine şahit olmaları
kastedilebilir.
Temel fikir şudur:
Reddediş tamamen bilgisizlik içinde gerçekleşmiyor.
Buradaki Şahitlik Gözle Görmek mi Demektir
Zorunlu olarak yalnız fiziksel görme değildir.
Şahitlik:
bir gerçeği bilmek,
onu tanımak,
deliline vakıf olmak
anlamı da taşıyabilir.
Örneğin bir insan:
bir olayın bütününü gözleriyle görmese bile
güçlü belge ve bilgiyle ona şahitlik edebilir.
Burada da daha geniş bir:
bilgi ve tanıklık
anlamı düşünülmelidir.
İnsan Bildiği Bir Şeyi Gerçekten İnkâr Edebilir mi
Evet.
İnsan psikolojisi bunun birçok örneğini gösterir.
Bir kişi:
yanlış yaptığını bilir
ama kabul etmez.
Bir ilişkide haksız olduğunu fark eder
ama özür dilemez.
Bir bilimsel veya tarihsel delilin güçlü olduğunu görür
ama kimliği zarar göreceği için reddeder.
Dolayısıyla:
bilmek ile kabul etmek aynı şey değildir.
İnsan bilgiye sahip olabilir ama o bilginin sonucuna teslim olmayabilir.
İnsan Neden Bildiği Hakikati Reddeder
Birçok sebep olabilir:
Kibir.
Çıkar kaybı korkusu.
Toplumsal statü.
Grup aidiyeti.
Gelenek.
Yanlışını itiraf etmekten kaçınma.
İnsan bazen hakikatin kendisinden değil:
hakikatin hayatında doğuracağı sonuçtan
kaçar.
Bu nedenle inkâr her zaman yalnızca zihinsel bir problem değildir.
Bazen:
ahlaki ve psikolojik bir dirençtir.
Hakikati Kabul Etmek Neden Bazen Çok Pahalıdır
Çünkü gerçek:
insanın hayatını değiştirebilir.
Bir insan haklı olmadığını kabul ederse:
özür dilemek zorunda kalabilir.
Bir dinî görüşünün yanlış olduğunu fark ederse:
yıllardır savunduğu düşünceyi terk etmesi gerekebilir.
Bir çıkar düzeninin haksız olduğunu anlarsa:
kazancından vazgeçmek zorunda kalabilir.
Bu nedenle insan bazen:
gerçeğin bedelinden kaçmak için gerçeğin kendisini reddeder.
Bilgi İnsanın Sorumluluğunu Artırır mı
Kur’an’ın genel yaklaşımında evet.
Bilmediği bir insan ile:
bilen,
delili gören,
uyarıyı alan
insanın sorumluluk düzeyi aynı olmayabilir.
Çünkü bilgi:
insana yön verir.
Aynı zamanda:
hesabını ağırlaştırabilir.
Bu yüzden ilim yalnızca ayrıcalık değildir.
Bir tür:
emanettir.
Bir Alim Yanlış Yaptığında Sorumluluğu Daha mı Ağır Olabilir
Bazı durumlarda evet.
Çünkü bilgi sahibi kişi:
doğruyu ayırt etme imkânına daha fazla sahip olabilir.
Eğer buna rağmen:
bilerek çarpıtıyor,
insanları yanlış yönlendiriyor,
çıkarı için gerçeği saklıyorsa
sorumluluğu daha ağır hâle gelebilir.
Bu, yalnız din alimleri için değil:
doktor,
hukukçu,
öğretmen,
bilim insanı,
gazeteci
gibi bilgi otoritesi taşıyan herkes için düşünülebilir.
“İnkâr” ile “Şüphe” Aynı Şey midir
Hayır.
Şüphe:
insanın henüz ikna olmaması,
soru sorması,
araştırma ihtiyacı duyması
olabilir.
İnkâr ise daha güçlü biçimde:
reddetmek,
kabul etmemek
anlamı taşır.
Özellikle ayetteki:
“şahit olduğunuz hâlde”
ifadesi, sıradan tereddütten daha ciddi bir tavrı düşündürür.
Bu yüzden soru sormak ile bilerek yüz çevirmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.

Kur’an Burada Bütün Kitap Ehlini mi Suçluyor
Hayır.
Önceki ayette zaten:
“Kitap Ehlinden bir grup”
ifadesi kullanılmıştı.
Kur’an başka yerlerde Kitap Ehli içinde:
dürüst,
imanlı,
emanete riayet eden,
geceleri Allah’ın ayetlerini okuyan
kimselerden de söz eder.
Bu nedenle eleştiri:
etnik veya toplu bir suçlama
değildir.
Belirli bir:
inkâr ve çarpıtma tavrına
yöneliktir.

Bu Ayetin Müslümanlara Söyleyeceği Bir Şey Var mı
Çok şey vardır.
Bir Müslüman ayeti yalnız:
“Onlar inkâr etti.”
diye okuyup kendisini tamamen dışarıda tutarsa önemli bir dersi kaçırabilir.
Çünkü aynı soru bugün de sorulabilir:
Adaletin doğru olduğunu biliyoruz.
Ama uyguluyor muyuz?
Kul hakkının ağır olduğunu biliyoruz.
Ama hak yiyor muyuz?
Yalanın kötü olduğunu biliyoruz.
Ama işimize gelince söylüyor muyuz?
O hâlde mesele sadece:
bilmek
değil;
bildiğimiz hakikate sadık yaşamak
meselesidir.

Dini Bilmek ile Dini Yaşamak Arasında Neden Büyük Bir Uçurum Oluşabilir
Çünkü bilgi zihne yerleşebilir.
Ama alışkanlıkları değiştirmek daha zordur.
İnsan:
faizin ne olduğunu,
yalanın hükmünü,
adaletin önemini,
merhametin değerini
bilebilir.
Fakat bilgi:
nefsine,
çıkarına,
öfkesine
çarptığında etkisini kaybedebilir.
Bu yüzden Kur’an sık sık bilgiyi:
amel,
takvâ,
sorumluluk
ile birlikte düşünür.

İnsan Gerçeği Reddederken Kendi Vicdanını Susturabilir mi
Evet.
İlk başta insan yaptığı yanlışın farkında olabilir.
Ama aynı davranışı tekrar ettikçe:
kendisine gerekçeler üretir.
Sonra:
“Ben aslında haklıyım.”
demeye başlayabilir.
Bu süreçte vicdan tamamen yok olmayabilir.
Ama sesi:
zayıflayabilir.
Ayetin:
“şahit olduğunuz hâlde”
vurgusu insanın bu iç tanıklığını da düşündürür.

Şahitlik İnsana Ahlaki Yükümlülük Yükler mi
Evet.
Bir mahkemede suça şahit olan insanın:
gerçeği söyleme sorumluluğu
vardır.
Aynı şekilde ahlaki hayatta da insan:
bir haksızlığı açıkça gördüğünde
artık tamamen tarafsız kalamayabilir.
Bilgi bazen insanı:
sorumluluğun içine çeker.
Bu yüzden görmek her zaman rahatlatıcı değildir.
Bazen görmek:
yük taşımaktır.

Hakikati Gizlemek ile Hakikati İnkâr Etmek Arasında Nasıl Bir Bağ Vardır
Çok yakın bir bağ olabilir.
İnsan bir gerçeği kabul etmiyor gibi görünebilir.
Ama aslında:
onu biliyor,
fakat açıklamak istemiyor
olabilir.
Bir sonraki ayette bu konu daha açık hâle gelecektir:
Hakkı batılla karıştırmak ve bildiğiniz hâlde hakkı gizlemek.
Yani 70. ayet:
inkârı,
- ayet ise:
çarpıtma ve gizlemeyi
daha ayrıntılı ele alacaktır.

69. ve 70. Ayetler Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Zincir Ortaya Çıkar
- ayette:
bir grubun başkalarını saptırmak istediği anlatılmıştı.
- ayette:
“Şahit olduğunuz hâlde neden Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”
denir.
Bu iki ayet birlikte şöyle bir ahlaki süreç gösterebilir:
Önce kişi kendisi hakikate karşı direnebilir.
Sonra:
başkalarını da aynı yola çekmeye başlayabilir.
Böylece kişisel yanlış:
toplumsal manipülasyona
dönüşür.

Bildiği Hâlde Yanlışı Savunmak Neden Bilmeden Yanlış Yapmaktan Daha Tehlikelidir
Çünkü burada bilgi eksikliği değil:
iradi tercih
devreye girer.
Bilmediğimiz şeyi öğrenebiliriz.
Ama bildiğimiz gerçeği çıkarımız için reddediyorsak:
sorun yalnız zihinsel değildir.
Karaktere kadar iner.
Bu nedenle insanın en ciddi sınavlarından biri:
hakikatin kendi aleyhine olduğu anda
nasıl davrandığıdır.
Kendi lehimize olan hakikati kabul etmek kolaydır.
Asıl dürüstlük:
aleyhimize olduğunda ortaya çıkar.

Gerçeği Bildiğimiz Hâlde Hayatımızı Değiştirmiyorsa, O Bilgiyi Gerçekten Kabul Etmiş Sayılır mıyız
Âl-i İmrân 70’in insanın önüne koyduğu en derin soru belki budur.
İnsan çok şey bilebilir.
Kitap okuyabilir.
Ayet ezberleyebilir.
Vaaz dinleyebilir.
Saatlerce din konuşabilir.
Ama bütün bunların sonunda:
bildiği şey hayatına hiç dokunmuyorsa
bilginin anlamı sorgulanır.
Bir insan:
“Kul hakkı haramdır.”
diyebilir.
Sonra çalışanının ücretini geciktirebilir.
“Yalan günahtır.”
diyebilir.
Sonra çıkarı için yalan söyleyebilir.
“Kibir kötüdür.”
diyebilir.
Sonra herkesi küçümseyebilir.
“Allah her şeyi görür.”
diyebilir.
Sonra kimse görmediğinde bambaşka davranabilir.
İşte ayetin:
“Siz şahit olduğunuz hâlde…”
sözü burada insanın üzerine döner.
Belki en tehlikeli cehalet:
hiç bilmemek değildir.
Bildiğimiz şeyi hayatımızda yok saymaktır.
Çünkü bilmediğimizde öğrenme ihtimalimiz vardır.
Ama bildiğimiz gerçeğe karşı kendimizi kapatırsak:
bilginin kendisi bizi değiştirmeyebilir.
Bu nedenle insanın gerçek sınavı bazen:
hakikati bulmak değil;
bulduğu hakikatin kendisini değiştirmesine izin vermektir.
Ve belki Âl-i İmrân 70’in bize bıraktığı en zor soru şudur:
Doğru olduğunu bildiğimiz şeyler içinde, sırf hayatımızı değiştirmek istemediğimiz için görmezden geldiklerimiz var mı?
“Hakikati hiç görmemek başka, gördüğü hâlde ondan yüz çevirmek başkadır. Âl-i İmrân 70, bilginin değerini ne kadar çok şey bildiğimizle değil, bildiğimiz doğru karşısında ne kadar dürüst yaşayabildiğimizle ölçmeye çağırır.”
Ersan Karavelioğlu