Âl-i İmrân Suresi 120. Ayette “Size Bir İyilik Dokunsa Bu Onları Üzer; Başınıza Bir Kötülük Gelse Buna Sevinirler. Eğer Sabreder ve Takvâlı Olursanız Onların Tuzağı Size Zarar Veremez” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Gerçek dostluk, insanın yalnız kötü gününde yanında olmasıyla değil, iyi gününde başarısına içtenlikle sevinebilmesiyle de anlaşılır. Âl-i İmrân 120, dışarıdaki düşmanlığın karşısına içeride iki büyük güç koyar: sabır ve takvâ.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 120. ayetinde şöyle buyrulur:
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer; başınıza bir kötülük gelirse buna sevinirler. Eğer sabreder ve takvâlı olursanız onların tuzağı size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.”
Bu ayet, 118 ve 119. ayetlerde anlatılan gizli düşmanlık temasını devam ettirir.
- ayette:
müminlerin sıkıntıya düşmesini isteyen bazı kimselerin sırdaş edinilmemesi istenmişti.
- ayette:
“Siz onları seversiniz fakat onlar sizi sevmezler.”
denilmiş ve onların gizli öfkeleri anlatılmıştı.
- ayet ise bu düşmanlığın nasıl anlaşılabileceğine dair çok dikkat çekici iki işaret verir:
Sizin iyiliğiniz onları üzüyorsa…
ve:
sizin kötülüğünüz onları sevindiriyorsa…
burada sıradan bir fikir ayrılığından daha fazlası vardır.
Fakat ayetin en önemli kısmı düşmanı anlatması değildir.
Çözümü göstermesidir:
Sabır.
Takvâ.
Ve ardından:
Allah’ın kuşatıcı bilgisi.
Yani müminin güvenliği yalnız düşmanın planlarını öğrenmekten değil, kendi ahlaki merkezini kaybetmemekten geçer.
“Size Bir İyilik Dokunursa Onları Üzer” Ne Demektir
Ayette:
“in temseskum hasenetun tesu’hum”
ifadesi vardır.
Yani:
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer.”
Buradaki “hasene”:
başarı,
zafer,
refah,
güvenlik,
iyi bir gelişme
gibi olumlu durumları kapsayabilir.
Ayet bağlamında müminlere düşmanlık taşıyan kimseler:
onların iyi durumda olmasından
rahatsız olmaktadır.
Bu, düşmanlığın önemli göstergelerinden biridir:
Karşı tarafın iyiliğine tahammül edememek.
Birinin Başarımıza Üzülmesi Her Zaman Düşman Olduğunu mu Gösterir
Hayır.
İnsan zaman zaman:
kıskançlık,
hayal kırıklığı,
rekabet
hissedebilir.
Bu duygular tek başına kişiyi ayette anlatılan düşman kategorisine yerleştirmez.
Buradaki bağlam:
tekrar eden,
bilinçli,
zarar isteyen
bir düşmanlık örüntüsüdür.
Tek bir kıskançlık anı ile:
başkasının sürekli kötülüğünü istemek
aynı şey değildir.
“Başınıza Bir Kötülük Gelirse Buna Sevinirler” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ”
denir.
Yani:
“Başınıza bir kötülük gelirse onunla sevinirler.”
Bu çok ağır bir ahlaki durumdur.
Bir insan:
sevmediği kişinin bile:
haksız yere zarar görmesine,
hastalığına,
felaketine
sevinmemelidir.
Fikir ayrılığı:
insanın merhametini yok etmemelidir.
Başkasının acısından mutluluk duymak:
düşmanlığın kalbi ne kadar bozabileceğini
gösterir.
Başkasının Kötülüğüne Sevinmenin Dinî Ahlaktaki Sorunu Nedir
Çünkü burada insan:
iyiliği değil,
zararı
istemektedir.
Bir kişi suç işlemişse:
adaletin gerçekleşmesini
istemek başka şeydir.
Onun:
ailesinin acı çekmesini,
hastalanmasını,
masum biçimde zarar görmesini
istemek başka şeydir.
Adalet:
kötülüğün durmasını ister.
Kin ise bazen:
karşıdakinin yok olmasını ister.
Kur’an insanın bu iki duyguyu ayırmasını gerektirir.
Ayet Düşmanlığı Nasıl Teşhis Ediyor
Sadece söze bakmıyor.
Tepkilere de bakıyor.
Sizin:
başarınıza ne oluyor?
Üzülüyor mu?
Sıkıntınızda ne oluyor?
Seviniyor mu?
Bu çok güçlü bir psikolojik ölçüdür.
Çünkü insanlar sözlerini kontrol edebilir.
Ama:
başkasının iyiliği karşısındaki rahatsızlık
ve:
kötülüğü karşısındaki memnuniyet
gerçek niyet hakkında önemli ipuçları verebilir.
Yine de kesin kalp hükmünü:
Allah’a bırakmak gerekir.
Ayetin Asıl Çözümü Neden “Sabır”dır
Ayet:
“ve in tasbirû…”
der.
Yani:
“Eğer sabrederseniz…”
Sabır burada:
pasif biçimde hiçbir şey yapmamak
değildir.
Sabır:
paniklememek,
öfkeye teslim olmamak,
doğru çizgiyi korumak,
baskı altında çözülmemek
anlamlarını taşır.
Düşmanın istediği şeylerden biri:
sizi duygusal olarak bozmak
olabilir.
Sabır:
ona kendi karakterinizi değiştirme gücü vermemektir.
Kur’an’daki Sabır “Her Şeye Katlanmak” mı Demektir
Hayır.
Zulme:
sessizce teslim olmak
sabır değildir.
İnsan:
hakkını arayabilir.
Tedbir alabilir.
Kendisini savunabilir.
Haksızlığı durdurmaya çalışabilir.
Sabır:
bunları yaparken:
öfke,
panik,
intikam tutkusu
nedeniyle ahlaki sınırları kaybetmemektir.
Yani sabır:
eylemsizlik değil, kontrollü dirençtir.
Neden Sabırla Birlikte Takvâ da Söyleniyor
Ayet:
“ve tettekû”
der.
Yani:
“Takvâlı olursanız…”
Sabır tek başına yetmeyebilir.
Bir insan çok sabırlı ama:
adaletsiz
olabilir.
Takvâ ise sabra:
ahlaki yön
kazandırır.
Mümin sadece:
dayanmayacak;
aynı zamanda:
Allah’ın sınırlarını koruyacaktır.
Yani düşmanına karşı mücadele ederken:
kendisi de zalime dönüşmeyecektir.
Takvâ Düşmana Karşı Davranışımızı Nasıl Değiştirir
Takvâ insana şunu söyler:
Karşı taraf sana yalan söyledi diye:
sen de yalan söyleme.
Sana iftira attı diye:
sen de iftira atma.
Hakkını yedi diye:
onun hakkını yeme.
Sana zulmetti diye:
masum yakınlarına zulmetme.
Çünkü müminin ahlakını:
düşmanının ahlakı belirlemez.
Ölçü:
Allah’ın sınırlarıdır.
“Onların Tuzağı Size Zarar Veremez” Ne Demektir
Ayette:
“lâ yedurrukum keyduhum şey’â”
ifadesi vardır.
“Keyd”:
plan,
tuzak,
hile,
gizli düzen
anlamlarını taşıyabilir.
Ayet müminlere:
sabır ve takvâ üzerinde dururlarsa düşmanlarının düzenlerinin nihai biçimde onları hedeflerine ulaştırmayacağını
bildiren güçlü bir güvence verir.
Ancak bunu:
“Hiçbir bireysel zarar yaşamayacaksınız.”
şeklinde anlamamak gerekir.
Kur’an’ın kendisi müminlerin:
yaralandığını,
öldürüldüğünü,
sıkıntı yaşadığını
anlatır.
Buradaki güvence daha derindir:
Tuzak, hakikatin ve mümin topluluğun nihai istikametini yok edemeyecektir.

Sabır ve Takvâ Bir Tuzağı Teknik Olarak Nasıl Etkisizleştirebilir
Çünkü birçok tuzak:
insanın yanlış tepki vermesine
dayanır.
Provokasyon yapılır.
İnsan öfkelenir.
Kontrolünü kaybeder.
Hata yapar.
Sonra düşmanın istediği sonuç ortaya çıkar.
Sabırlı ve takvâlı kişi:
provokasyon karşısında:
düşünür,
ölçer,
delile bakar,
adalet sınırını korur.
Bu nedenle sabır ve takvâ:
manevi kavram olmanın yanında:
stratejik dayanıklılık
da oluşturabilir.

“Allah Yaptıklarını Kuşatmıştır” Ne Anlama Gelir
Ayet:
“innallâhe bimâ ya‘melûne muhît”
ifadesiyle sona erer.
“Muhît”:
kuşatan,
her yönüyle bilen,
hiçbir şey bilgisinin dışına çıkmayan
anlamına gelir.
Bu:
fiziksel bir kuşatma
değildir.
Allah’ın:
bilgisi,
kudreti,
hükmü
açısından hiçbir planın O’nun dışında kalmadığını bildirir.
Gizli toplantılar bile:
Allah için gizli değildir.

Allah Her Şeyi Kuşatıyorsa Neden Kötü Planların Gerçekleşmesine İzin Veriyor
Bu, kötülük problemiyle ilgili büyük bir sorudur.
Allah’ın bir şeyi bilmesi:
onu onayladığı
anlamına gelmez.
İnsanlara gerçek tercih alanı verilmişse:
kötü seçimler de mümkün olur.
Dünya:
anında her kötünün engellendiği
bir yer olsaydı;
ahlaki sınavın yapısı farklı olurdu.
Kur’an’ın güvencesi:
kötülüğün görünürde başarılı olabilse bile:
nihai hesabın dışında kalmayacağıdır.

Bir Kötü Planın Dünyada Başarılı Olması Ayete Ters midir
Hayır.
İnsanlar:
hileyle kazanç elde edebilir.
Bir süre iktidar kazanabilir.
Bir masumu mağdur edebilir.
Dolayısıyla:
“Kötü plan yapan hiçbir insan kısa vadede başarı elde edemez.”
şeklinde bir kural yoktur.
Ayetin mesajı:
sabır ve takvâ sahibi topluluğun:
nihai biçimde bu düşmanlığın esiri olmayacağı
ve Allah’ın hiçbir şeyi gözden kaçırmadığıdır.
Kısa vadeli başarı:
nihai zafer
değildir.

Bu Ayet Müslümana Komplo Aramayı mı Öğretiyor
Hayır.
Ayet gerçek bir düşmanlık bağlamından söz eder.
Fakat bundan:
her olayın arkasında gizli düşman,
her başarısızlığın arkasında komplo
aramak sonucu çıkarılamaz.
Bazen başarısızlığımızın sebebi:
kendi hatamızdır.
Yetersiz planlamadır.
Bilgisizliktir.
İç çekişmedir.
Kur’an:
basiret ister;
paranoya değil.

Düşmanın Planını Konuşmak mı, Kendi Gücümüzü İnşa Etmek mi Daha Önemlidir
Ayetin çözümüne bakarsak:
odak şaşırtıcı biçimde düşmanın üzerinde değildir.
“Onların planlarını saatlerce analiz edin.”
demiyor.
Şunu söylüyor:
Sabredin.
Takvâlı olun.
Yani dış tehdide karşı en önemli cevaplardan biri:
iç sağlamlıktır.
Toplum:
ahlaken,
bilgi bakımından,
birlik açısından
sağlamsa;
dışarıdaki kötü niyetin etkisi azalır.

118, 119 ve 120. Ayetler Birlikte Nasıl Bir Savunma Ahlakı Kuruyor
118:
Kötü niyetliyi sırdaş edinme.
119:
Sözlerle gizlenen düşmanlığın işaretlerini fark et.
120:
Ama korkuya kapılma; sabır ve takvâyı koru.
Bu üç ayet birlikte:
çok dengeli bir yaklaşım oluşturur:
Güvenlik.
Basiret.
Ahlaki direnç.
Yani:
ne herkese körü körüne güven;
ne de herkesten kork.
Tehdidi tanı.
Tedbir al.
Ama:
karakterini kaybetme.

Birinin Kötü Günümüzde Sevinmesi Dostluğun En Açık Testlerinden Biri midir
Bazen evet.
Fakat dostluğun bir başka çok güçlü testi daha vardır:
iyi günümüz.
Çünkü kötü günümüzde insanlar:
acıma,
vicdan,
sosyal görev
nedeniyle yanımızda olabilir.
Ama başarımız:
gizli kıskançlığı
ortaya çıkarabilir.
Gerçek dost:
sizin başarınızı:
kendi kaybı
gibi görmez.
Bu nedenle insan ilişkilerinde şu soru değerlidir:
Benim iyiliğim gerçekten onu sevindiriyor mu?

Başkalarının Bize Kurduğu Tuzaklardan Korkarken, Asıl Kaybetmemiz Gereken Şeyin Kendi Ahlakımız Olduğunu Unutuyor Olabilir miyiz
Âl-i İmrân 120’nin insanın önüne koyduğu en derin sorulardan biri budur.
Bir insan bize:
kötülük
yapabilir.
İftira atabilir.
Aldatabilir.
Başarısız olmamızı isteyebilir.
Hatta düşmemizden:
sevindiğini
görebiliriz.
Böyle bir durumda insanın içinde çok güçlü bir duygu doğabilir:
“Ben de ona aynısını yapacağım.”
İşte belki düşmanın en büyük başarısı burada başlar.
Çünkü artık sadece bize zarar vermemiştir.
Bizi:
kendisine benzetmeye
başlamıştır.
O yalan söylüyorsa:
biz de yalan söylemeye başlarız.
O kin tutuyorsa:
biz daha büyük kin taşırız.
O sınırı aşıyorsa:
biz de:
“Ama önce o yaptı.”
diyerek sınırı aşarız.
Fakat ayet tam burada iki kelime getirir:
Sabır.
Takvâ.
Bu ikisi adeta şunu söyler:
Başkasının kötülüğü senin karakterinin yazarı olmasın.
İnsan düşmanına karşı:
tedbir
alabilir.
İlişkisini kesebilir.
Hakkını hukuk yoluyla
arayabilir.
Kendisini savunabilir.
Ama bütün bunları yaparken:
vicdanını
kaybetmek zorunda değildir.
Belki gerçek zafer:
düşmanın yenilmesi kadar:
bizi değiştirememesidir.
Çünkü dışarıdaki bir insan:
malımıza zarar verebilir.
İtibarımızı geçici olarak sarsabilir.
Rahatımızı bozabilir.
Ama karakterimizi:
ancak biz izin verirsek
bozabilir.
Ayetin:
“Eğer sabreder ve takvâlı olursanız onların tuzağı size zarar veremez.”
cümlesi bu nedenle sadece dış güvenlik sözü değildir.
Aynı zamanda:
iç özgürlüğün formülü
gibidir.
Düşmanınız sizin kötülüğünüzü istiyor olabilir.
Ama siz yine de:
iyi kalabilirsiniz.
Sizin düşüşünüze seviniyor olabilir.
Ama siz:
onun düşüşüne zalimce sevinmemeyi
seçebilirsiniz.
İşte o zaman karşı taraf:
sizin dışınızdaki bazı şeylere etki etmiş olsa bile:
içinizdeki ahlaki merkezi ele geçirememiştir.
Ve belki Âl-i İmrân 120’nin bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bize kötülük yapanlardan korunmaya çalışırken, farkında olmadan onların öfkesi ve nefreti yüzünden kendimiz de aynı insana mı dönüşüyoruz?
“Düşmanın en büyük zaferi yalnız sana zarar vermesi değil, seni kendi ahlakına benzetmesidir. Âl-i İmrân 120, mümine kötülüğü görmeyi, tedbir almayı, fakat bütün bunların içinde sabır ve takvâ sayesinde kendi ruhunun kontrolünü başkasına teslim etmemeyi öğretir.”
Ersan Karavelioğlu