Âl-i İmrân Suresi 109. Ayette “Göklerde ve Yerde Ne Varsa Allah’ındır ve Bütün İşler Sonunda Allah’a Döndürülür” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan dünyada sahip olduğunu düşündüğü şeylere sıkıca tutunur; fakat Âl-i İmrân 109, mülkiyetin en derin anlamını değiştirir: Biz sahip değil, emanetçiyiz. Başlangıç Allah’ın, varlık Allah’ın ve bütün işlerin varacağı son merci yine Allah’tır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 109. ayetinde şöyle buyrulur:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Oldukça kısa olan bu ayet, son derece büyük iki hakikati bir araya getirir:
Mutlak mülkiyet Allah’a aittir.
Ve:
bütün işlerin nihai dönüşü Allah’adır.
- ayette:
“Allah âlemlere zulmetmek istemez.”
denilmişti.
- ayet ise bunun hemen ardından Allah’ın neden kimseye zulmetmeye ihtiyacı olmadığını düşündüren daha geniş bir hakikat ortaya koyar:
Zaten:
göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.
Allah:
bir başkasının malını ele geçirmek,
gücünü artırmak,
çıkar elde etmek
için hüküm vermez.
Çünkü bütün varlık zaten O’na aittir.
Ayetin ikinci yarısı ise insanı tarihin ve hayatın nihai sonuna götürür:
“Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Yani hiçbir mesele sonsuza kadar:
çözümsüz,
hesapsız,
sahipsiz
kalmaz.
“Göklerde ve Yerde Ne Varsa Allah’ındır” Ne Demektir
Ayette:
“ve lillâhi mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ard”
ifadesi kullanılır.
Yani:
“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır.”
Bu ifade:
insanı,
dünyayı,
gökyüzünü,
tabiatı,
maddi varlıkları
ve bütün yaratılmış düzeni kapsayan evrensel bir mülkiyet bildirisidir.
Kur’an’a göre Allah:
sadece bazı kutsal alanların değil;
bütün varlığın Rabbidir.
Allah’ın Sahipliği İnsanların Sahipliğinden Nasıl Farklıdır
İnsanın mülkiyeti sınırlıdır.
Bir ev:
satın alabiliriz.
Ama o evi oluşturan:
maddeyi,
toprağı,
doğa yasalarını
biz yaratmadık.
Bir tarlaya sahip olabiliriz.
Ama:
yağmuru,
güneşi,
toprağın temel varlığını
biz meydana getirmedik.
İnsan mülkiyeti:
hukuki ve geçici
bir sahipliktir.
Allah’ın mülkiyeti ise:
yaratıcı ve mutlak mülkiyettir.
Eğer Her Şey Allah’ınsa Bizim Sahip Olduğumuz Mallar Gerçekte Nedir
Kur’anî bakış açısından:
emanet
olarak düşünülebilir.
İnsan:
para kazanabilir.
Ev alabilir.
Toprak sahibi olabilir.
Fakat bunların hiçbirini:
sonsuz süre yanında
tutamaz.
Ölüm geldiğinde:
mülkiyet ilişkisi sona erer.
Bu nedenle:
“Benim”
dediğimiz şeylerin önemli bir kısmı aslında:
bir süreliğine bize verilmiş imkânlardır.
Bu Anlayış Özel Mülkiyeti Reddeder mi
Hayır.
Kur’an:
miras,
alışveriş,
mal,
borç,
ticaret
gibi birçok konuda insanların mülkiyet ilişkilerini kabul eder.
Buradaki vurgu:
hukuki mülkiyeti reddetmek değil;
onu:
mutlaklaştırmamaktır.
İnsan:
“Bu benim malımdır.”
diyebilir.
Ama:
“Ben bunun mutlak ve sonsuz sahibiyim.”
diyemez.
Mülkiyetin Allah’a Ait Olduğunu Bilmek İnsanın Mala Bakışını Nasıl Değiştirir
Mal artık yalnız:
kişisel güç
değildir.
Aynı zamanda:
sorumluluktur.
İnsan parasını:
nasıl kazandığından,
nerede harcadığından,
başkalarının hakkını yiyip yemediğinden
sorumludur.
Çünkü kendisine verilen imkân:
sınırsız kullanım izni
anlamına gelmez.
Emanetin:
hesabı vardır.
İnsan Gerçekten Bir Şeye Tam Anlamıyla Sahip Olabilir mi
Dünyevî düzeyde elbette mülkiyet vardır.
Fakat varoluşsal anlamda:
insan hiçbir şeyi sonsuza kadar sahiplenemez.
Hatta kendi bedenimize bile:
sınırsız hâkimiyetimiz yoktur.
Yaşlanırız.
Hastalanabiliriz.
Ölürüz.
Bu nedenle Âl-i İmrân 109 insanın:
mutlak sahiplik yanılsamasını
kırar.
İnsan malik olabilir;
ama:
Mâlikü’l-Mülk
değildir.
“Gökler ve Yer” İfadesi Neden Birlikte Kullanılıyor
Kur’an’da bu ifade sık sık:
bütün yaratılmış düzeni
ifade etmek için kullanılır.
“Gökler ve yer” denildiğinde:
yalnız iki fiziksel alan
değil;
varlığın bütünü
kastedilir.
Bu nedenle ayet:
Allah’ın hakimiyetinin dışında kalan bağımsız bir varlık alanı yoktur
mesajı verir.
Allah Her Şeyin Sahibiyse İnsan Özgürlüğü Nasıl Mümkündür
Allah’ın yaratıcı mülkiyeti:
insanın hiçbir iradesinin olmadığı
anlamına gelmez.
Kur’an insana:
seçim,
sorumluluk,
hesap
yükler.
İnsan:
kendisine verilmiş irade alanı içinde
kararlar alır.
Fakat bu özgürlük:
mutlak değildir.
İnsan:
yaratılmış bir özgürlüğe
sahiptir.
Yani:
özgürüz ama bağımsız tanrılar değiliz.
“Bütün İşler Allah’a Döndürülür” Ne Demektir
Ayette:
“ve ilallâhi turce‘u’l-umûr”
denir.
Yani:
“Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Bu ifade:
nihai hüküm,
son değerlendirme,
hesap
merkezinin Allah olduğunu anlatır.
Dünyada meseleler:
mahkemelere,
yöneticilere,
kurumlara
gidebilir.
Ama nihai dönüş:
Allah’adır.
“İşlerin Allah’a Dönmesi” Mekânsal Bir Yolculuk mu Demektir
Hayır.
Allah’a dönüş:
bir mekândan başka bir mekâna fiziksel seyahat
olarak düşünülmemelidir.
Buradaki anlam:
nihai hükmün,
sonucun,
hesabın
Allah’a ait olmasıdır.
İnsan:
Allah’tan bağımsız bir varlık alanına çıkıp sonra geri dönmüş değildir.
Zaten her an:
O’nun yaratması ve bilgisi içindedir.
“Dönüş”:
nihai yüzleşme ve hüküm
anlamındadır.

Bütün İşler Allah’a Dönecekse Dünyadaki Mahkemelerin Önemi Kalır mı
Elbette kalır.
İnsanlar:
adalet sistemi kurmak,
suçu araştırmak,
hakkı korumak
zorundadır.
Ahiret inancı:
dünya adaletini gereksizleştirmez.
Tam tersine:
insanı daha adil olmaya
çağırmalıdır.
Çünkü dünyevî mahkeme hata yapabilir.
Ama nihai hesap:
eksiksiz bilgiye sahip Allah’a
aittir.

Dünyada Cezasız Kalan Haksızlıkların Sonu Ne Olur
Ayet bu konuda güçlü bir umut taşır.
Bir zalim:
mahkemeden kaçabilir.
Delilleri yok edebilir.
Gücünü kullanabilir.
İnsanları susturabilir.
Hatta hayatının sonuna kadar:
ceza görmeyebilir.
Ama:
“Bütün işler Allah’a döndürülür.”
ifadesi şunu söyler:
Son hesap:
dünya sistemleriyle
sınırlı değildir.
Bu nedenle mutlak cezasızlık:
Kur’an’ın ahiret anlayışında mümkün değildir.

Bu Ayet Güç Sahiplerini Nasıl Uyarmaktadır
Bir hükümdar,
işveren,
zengin,
yönetici
kendisini çok güçlü hissedebilir.
İnsanlar ona:
hesap soramayabilir.
Ama ayet:
bütün mülkiyetin Allah’a ait olduğunu
hatırlatır.
Yani dünyevî güç:
emanettir.
Bir gün:
makam da,
servet de,
otorite de
sona erecektir.
Ve gücü nasıl kullandığının hesabı:
asıl sahibine
dönecektir.

Bu Ayet Fakir veya Güçsüz İnsan İçin Ne Söyler
İnsanın değeri:
sahip olduğu mal miktarıyla
ölçülmez.
Çünkü zenginin malı da:
Allah’ındır.
Fakirin hayatı da:
Allah’ın yaratması içindedir.
Bu nedenle mülkiyet:
insanın ontolojik değerini
belirlemez.
Bir milyarderin:
Allah karşısındaki yaratılmışlığı
ile yoksul insanın yaratılmışlığı arasında:
temel bir fark yoktur.
İkisi de:
emanetçi ve kuldur.

İnsan Neden Sahip Olduğu Şeylere Bu Kadar Bağlanır
Çünkü sahiplik:
güven hissi
verebilir.
Evimiz:
güvence.
Paramız:
güvence.
Makamımız:
güvence.
İnsan bazen sahip oldukları üzerinden:
kimlik
kurar.
Fakat sorun şu ki:
bunların hepsi kaybedilebilir.
Ayet insana daha derin bir güven merkezi gösterir:
Sahip oldukların değil, onların gerçek sahibi olan Allah.

“Her Şey Allah’ındır” Düşüncesi İsraf Anlayışını Nasıl Etkiler
Eğer nimet:
emanetse;
onu anlamsız biçimde tüketmek de:
ahlaki mesele
hâline gelir.
Su,
gıda,
toprak,
enerji,
doğal kaynaklar
yalnız bizim keyfimize bırakılmış sınırsız nesneler değildir.
İnsanın:
gelecek nesiller,
diğer canlılar,
toplum
karşısında da sorumluluğu vardır.
Dolayısıyla Allah’ın mülkiyeti fikri:
tüketim ahlakı
da üretir.

108 ve 109. Ayetler Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Allah Tasavvuru Ortaya Çıkar
- ayet:
Allah zulmetmez.
- ayet:
Her şey Allah’ındır ve bütün işler O’na döner.
Bu iki ayet birlikte çok güçlü bir anlam oluşturur.
Allah:
mutlak güç sahibidir.
Ama:
zalim değildir.
Mutlak mülk sahibidir.
Ama:
keyfî değildir.
Nihai hakimdir.
Ama:
adaletsizlik yapmaz.
Kur’an’ın ilah tasavvurunda:
güç ile adalet birbirinden ayrılmaz.

Bir Gün Her Şeyi Bırakacağımızı Bilmek Hayatımızı Nasıl Değiştirmelidir
Bu düşünce insanı:
mal sahibi olmaktan,
çalışmaktan,
başarılı olmaktan
alıkoymaz.
Ama sahip olduklarının:
kendisine sahip olmasını
engelleyebilir.
İnsan:
parasını kullanır;
parasının kölesi olmaz.
Makamını kullanır;
makamını kimliği hâline getirmez.
Eşyayı sever;
ama bütün hayatının anlamını ona bağlamaz.
Çünkü bilir:
Bir gün hepsini bırakacak.

“Benim” Dediğimiz Her Şeyi Bir Gün Bırakacaksak, Gerçekte Bu Hayattan Yanımızda Ne Götüreceğiz
Âl-i İmrân 109’un insanın önüne koyduğu en büyük varoluşsal sorulardan biri budur.
İnsan dünyaya gelir.
Sonra yavaş yavaş:
bir şeylere sahip olur.
İlk oyuncağım.
Benim odam.
Benim param.
Benim evim.
Benim arabam.
Benim işim.
Benim şirketim.
Benim toprağım.
Benim ismim.
Benim itibarım.
Hayatın büyük kısmı:
“benim”
kelimesinin etrafında kurulabilir.
Fakat ölüm geldiğinde:
çok garip bir şey olur.
Bir ömür:
“Benim.”
dediğimiz şeylere artık:
başkaları sahip olur.
Evimizde:
başkaları yaşar.
Arabamızı:
başkası kullanır.
Paramızı:
başkaları paylaşır.
Makamımıza:
başkası oturur.
Bir zaman sonra:
adımız bile çok az insan tarafından
hatırlanabilir.
İşte Âl-i İmrân 109 bütün bu sahiplik duygusunun içine çok güçlü bir cümle bırakır:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”
Yani aslında:
hiçbir şey bize mutlak anlamda ait değildi.
Hepsi:
emanetti.
Belki bize verilen asıl soru:
“Neye sahiptin?”
değil;
“Sana verilenlerle ne yaptın?”
olacaktır.
Paran vardı:
ne yaptın?
Gücün vardı:
kimi korudun?
Bilgin vardı:
kime fayda sağladın?
Zamanın vardı:
nasıl kullandın?
Sevgin vardı:
kime verdin?
Bir insanın gerçek zenginliği belki:
arkasında bıraktığı eşya miktarı
değil;
emaneti nasıl taşıdığıdır.
Ayetin ikinci cümlesi ise bütün bu düşünceyi tamamlar:
“Bütün işler Allah’a döndürülür.”
Demek ki hayat:
rastgele başlayıp rastgele biten
bir hareket değildir.
Bir dönüşü vardır.
Ve bu dönüş:
varlığın gerçek sahibinedir.
Belki insan ölümün eşiğinde:
“Ne kadar şey biriktirdim?”
sorusundan çok:
“Bana verilen şeyleri nasıl kullandım?”
sorusuyla yüzleşecektir.
Ve Âl-i İmrân 109’un bize bıraktığı en derin soru şudur:
Bir gün “benim” dediğimiz hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceksek, bugün hayatımızı sahip olmak üzerine mi, yoksa bize emanet edilenleri doğru kullanmak üzerine mi kuruyoruz?
“İnsanın elindeki her şey geçici bir emanettir; gerçek mülk Allah’ındır. Âl-i İmrân 109, sahip olduklarımızın miktarından çok onları nasıl kullandığımızı önemsemeyi ve sonunda bütün işlerin varlığın gerçek sahibine döneceğini unutmamayı öğretir.”
Ersan Karavelioğlu