Yûnus Suresi 3. Ayette “Rabbiniz Gökleri ve Yeri Altı Günde Yaratan, Sonra Arş’a İstivâ Eden ve Her İşi Düzenleyen Allah’tır; O’nun İzni Olmadan Hiç Kimse Şefaat Edemez” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Evrenin büyüklüğü insanı küçültmek için değil, kime ait olduğunu hatırlatmak için önümüzde durur. Her şeyin düzenini elinde tutan Allah’a kulluk eden insan, sebeplere değer verir ama hiçbir sebebi Allah’ın yerine koymaz.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 3. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, işleri düzenleyen Allah’tır. O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur. İşte Rabbiniz Allah budur; öyleyse O’na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
Yûnus Suresi’nin ilk iki ayetinde:
vahyin hikmeti,
peygamberliğin gerçekliği,
insanların peygamber karşısındaki şaşkınlığı
anlatılmıştı.
Üçüncü ayette ise bütün mesajın temeli açıklanır:
Allah kimdir ve neden yalnız O’na kulluk edilmelidir?
“Şüphesiz Rabbiniz Allah’tır” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“inne rabbekumullâh”
denilir.
Yani:
“Şüphesiz sizin Rabbiniz Allah’tır.”
“Rab” yalnızca:
yaratan
anlamına gelmez.
Aynı zamanda:
sahip olan,
yetiştiren,
düzenleyen,
koruyan,
idare eden
anlamlarını da taşır.
Dolayısıyla ayet yalnızca:
“Allah evreni yarattı.”
demiyor.
Aynı zamanda:
“Evren hâlâ O’nun hükümranlığı ve düzeni altındadır.”
mesajını veriyor.
“Gökleri ve Yeri Yarattı” Ne Anlama Gelir
Kur’an’da:“gökler ve yer”
ifadesi çoğu zaman yaratılmış düzenin bütününü kapsayan geniş bir anlatımdır.
Yani insanın:
gördüğü,
göremediği,
bildiği,
henüz bilmediği
bütün kozmik düzen Allah’ın yaratması içindedir.
Bu ifade insanı gökyüzüne bakmaya davet ederken aynı zamanda çok temel bir tevhid mesajı verir:
Evren kendi kendisinin Rabbi değildir.
Doğa kutsallaştırılmaz.
Yıldızlar ilah değildir.
Gezegenler kaderi bağımsız biçimde yönetmez.
Yaratılmış olan, Yaratıcı değildir.
“Altı Günde Yarattı” Ne Demektir
Ayette:“fî sitteti eyyâm”
yani:
“altı günde”
ifadesi geçer.
Kur’an'ın başka ayetlerinde de göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı bildirilir.
Buradaki “gün” kelimesinin mahiyeti konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır.
Bazı âlimler bunu gerçek yaratılış günleri olarak kabul eder fakat bunların bizim dünyadaki 24 saatlik günlerle zorunlu olarak aynı olmadığını belirtir.
Bazı yorumcular ise “gün” kelimesini daha geniş biçimde:
evreler veya dönemler
olarak değerlendirmiştir.
Kesin olarak söyleyebileceğimiz şey:
Kur’an yaratılışı altı “eyyâm” içinde gerçekleşmiş bir süreç olarak anlatmaktadır.
Bu Altı Gün Bizim Bildiğimiz 24 Saatlik Günler midir
Bunu kesin biçimde söylemek kolay değildir.Çünkü bizim bildiğimiz 24 saatlik gün:
Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle ilişkilidir.
Oysa ayet göklerin ve yerin yaratılışından söz etmektedir.
Kur’an’ın başka yerlerinde “yawm” kelimesinin bizim günlük zaman ölçümüzden çok daha farklı süreler için kullanıldığı da görülür.
Bu nedenle:
“Kur’an kesin olarak altı tane 24 saatlik zaman diliminden bahsediyor.”
demek zorunlu değildir.
Burada önemli olan süre hesabından çok:
yaratılışın Allah’ın iradesi, bilgisi ve düzeniyle gerçekleşmiş olmasıdır.
Allah Her Şeye Gücü Yetiyorsa Neden Altı Günde Yarattı
Allah’ın yaratmayı aşamalı gerçekleştirmesi güçsüzlük anlamına gelmez.Kur’an’ın Allah anlayışında Allah:
“Ol”
dediğinde dilediğini yaratmaya kadirdir.
Dolayısıyla altı aşamalı yaratılış:
“Allah daha hızlı yapamadı.”
demek değildir.
Yaratılışın bir süreç içinde gerçekleşmesi:
düzen,
ölçü,
hikmet
ve aşamalılık
fikrini düşündürebilir.
İnsanın bilmediği yerde:
“Allah neden özellikle altı?”
sorusuna kesin ve ayrıntılı bir sebep uydurmak yerine sınırımızı korumak daha doğrudur.
“Sonra Arş’a İstivâ Etti” Ne Anlama Gelir
Ayette:“summe’stevâ ale’l-arş”
denilir.
Bu ifade İslam düşüncesinde çok geniş biçimde tartışılmıştır.
“İstivâ” kelimesi Arapçada bağlama göre:
yönelmek,
üstün olmak,
yerleşmek,
hâkimiyet kurmak
gibi farklı anlam alanlarına sahip olabilir.
Klasik İslam geleneğinde iki ana yaklaşım öne çıkmıştır:
Bazı âlimler ifadeyi olduğu gibi kabul etmiş, fakat:
“Nasıl olduğunu bilemeyiz; Allah yaratılmışlara benzemez.”
demiştir.
Bazı kelâm âlimleri ise ifadeyi Allah’ın hükümranlığı ve egemenliği açısından yorumlamıştır.
Ortak sınır şudur:
Allah’ı yaratılmış bir beden gibi düşünmemek gerekir.
“Arş’a İstivâ” Allah’ın Fiziksel Olarak Bir Tahta Oturduğu Anlamına mı Gelir
Allah’ı insan veya başka bir yaratılmış varlık gibi düşünmek doğru değildir.Kur’an:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”
ilkesini ortaya koyar.
Bu nedenle:
sandalye,
taht,
oturmak,
yer kaplamak
gibi insan bedenine ait kavramları Allah’a aynen taşımak ciddi bir probleme yol açar.
Arş:
yaratılmıştır.
Allah:
Arş’ın Rabbidir.
Dolayısıyla Allah Arş’a muhtaç değildir.
Arş Allah’a muhtaçtır.
İstivânın mahiyetini Allah bilir.
Arş Nedir
“Arş”, Kur’an’da Allah’ın mutlak hükümranlığıyla ilişkilendirilen son derece büyük bir yaratılmış gerçeklik olarak anılır.Onun tam mahiyeti hakkında insanın bilgisi sınırlıdır.
Onu yalnızca dünyevî hükümdarların:
tahtı,
koltuğu
veya fiziksel yönetim merkezi
gibi düşünmek yetersiz kalır.
Ayetin temel mesajı şudur:
Bütün yaratılış Allah’ın mutlak egemenliği altındadır.
Bu nedenle Arş ifadesini Allah’ı mekâna hapsetmek için değil, ilahî hükümranlığın büyüklüğünü anlamak için değerlendirmek gerekir.
“Her İşi Düzenleyen O’dur” Ne Demektir
Ayette:“yudebbiru’l-emr”
denilir.
Yani:
“İşi O düzenler, yönetir.”
Bu ifade son derece önemlidir.
Allah evreni yaratıp sonra onu kendi hâline bırakmış değildir.
Kur’an’ın Allah anlayışında Allah:
yaratır
ve aynı zamanda:
düzeni yönetir.
Hayat,
ölüm,
tabiat düzeni,
kozmik sistem,
insanın imtihanı
O’nun bilgisi ve hükümranlığı dışına çıkmaz.
Bu, İslam’ın Allah anlayışını uzakta ve ilgisiz bir yaratıcı fikrinden ayırır.

Allah Her Şeyi Düzenliyorsa İnsanların İradesi Yok mudur
Hayır.İlahî hükümranlık ile insan sorumluluğunu birbirine karşıt görmek doğru değildir.
Kur’an aynı anda:
Allah’ın her şey üzerindeki egemenliğini
ve:
insanın seçimlerinden sorumlu olduğunu
öğretir.
İnsan:
tercih eder,
karar verir,
çalışır,
yanlış yapar,
tövbe eder
ve bunlardan sorumlu tutulur.
Allah’ın egemenliği insanın ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle:
“Allah her şeyi yönetiyor, benim ne yaptığım önemli değil.”
düşüncesi Kur’an’ın sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.

“İzin Vermeden Hiçbir Şefaatçi Yoktur” Ne Anlama Gelir
Ayette:“mâ min şefîin illâ min ba‘di iznih”
denilir.
Yani:
“O’nun izninden sonra olmaksızın hiçbir şefaatçi yoktur.”
Bu ifade şefaati bütünüyle bağımsız bir güç olmaktan çıkarır.
İslam’da hiçbir varlık:
Allah’a rağmen,
Allah’ı zorlayarak,
Allah’ın kararını bağımsız biçimde değiştirerek
şefaat edemez.
Şefaat varsa bile:
Allah’ın izniyle vardır.
Bu, tevhidin korunması açısından son derece önemlidir.

Şefaat Allah’ın Kararını Değiştirmek midir
Şefaati:“Allah cezalandırmak istiyor ama başka biri Allah’ı ikna ederek fikrini değiştiriyor.”
şeklinde düşünmek doğru değildir.
Çünkü bu anlayış Allah’ı:
bilgisi eksik,
başkasının iknasına muhtaç
bir varlık gibi gösterir.
Kur’an’ın açıkladığı şefaat sistemi Allah’ın:
bilgisi,
iradesi
ve izni
içindedir.
Dolayısıyla şefaat:
Allah’ın egemenliğine rakip değildir.
Onun belirlediği düzenin içindedir.

Bir İnsan “Nasıl Olsa Bana Şefaat Edilir” Diyerek Günaha Devam Edebilir mi
Hayır.Ayet tam tersine bu tür güveni kırar.
Çünkü kimsenin Allah karşısında:
bağımsız garanti verme yetkisi yoktur.
İnsan:
“Ben nasıl yaşarsam yaşayayım, falanca beni kesin kurtarır.”
diyemez.
Bu, şefaati Allah’a rakip bir kurtuluş sistemi gibi düşünmek olur.
Kur’an’ın çizgisi:
Allah’a yönel, iman et, sorumluluğunu yerine getir, tövbe et ve rahmetini O’ndan bekle.
Şefaat ümidi, sorumluluğu yok eden bir dokunulmazlık kartı değildir.

“İşte Rabbiniz Allah Budur” Neden Tekrar Ediliyor
Ayet yaratılışı anlattı.Arş’ı anlattı.
İşlerin düzenlenmesini anlattı.
Şefaatin bile Allah’ın iznine bağlı olduğunu söyledi.
Sonra:
“zâlikumullâhu rabbukum”
der.
Yani:
“İşte Rabbiniz Allah budur.”
Bu tekrar aslında bütün delilleri tek bir sonuca bağlar:
Evreni yaratan O ise,
düzeni yöneten O ise,
nihai izin O’na aitse,
kulluk da O’na ait olmalıdır.
Tevhid burada sadece teorik inanç değil, mantıksal sonuç hâline gelir.

“Öyleyse O’na Kulluk Edin” Ne Anlama Gelir
Ayette:“fa‘budûh”
denilir.
Yani:
“Öyleyse O’na kulluk edin.”
Kulluk yalnızca namazdan ibaret değildir.
Namaz,
oruç,
dua
elbette ibadetin merkezindedir.
Fakat kulluk daha geniş biçimde:
Allah’ı nihai otorite kabul etmek,
ahlakını O’nun rızasına göre şekillendirmek,
nimetin sahibini bilmek,
kibirden sakınmak,
adaleti gözetmek
anlamlarını da taşır.
İbadet yalnızca belirli saatlerde yapılan hareket değil, hayatın yönünü Allah’a çevirmektir.

İnsan Allah’a Kulluk Ederken Başka İnsanlardan Yardım İsteyebilir mi
Elbette.Bir doktordan:
tedavi,
bir öğretmenden:
bilgi,
bir dosttan:
yardım,
bir avukattan:
hukuki destek
isteyebiliriz.
Bunlar Allah’a kulluğa aykırı değildir.
Problem, bir yaratılmışa:
Allah’tan bağımsız mutlak güç
atfetmektir.
Sebep ile ilah arasındaki fark korunmalıdır.
Doktor sebeptir.
Şifanın nihai sahibi Allah’tır.
İnsan yardım eder.
Ama mutlak kurtarıcı değildir.
Tevhid, sebepleri reddetmek değil; sebepleri ilahlaştırmamaktır.

“Hâlâ Düşünüp Öğüt Almayacak mısınız?” Ne Anlama Gelir
Ayet:“e fe lâ tezekkerûn”
ifadesiyle sona erer.
Yani:
“Hâlâ düşünüp hatırlamayacak, öğüt almayacak mısınız?”
Bu çok dikkat çekicidir.
Kur’an:
“Sadece kabul edin, düşünmeyin.”
demiyor.
Tam tersine:
yaratılışı,
düzeni,
Allah’ın egemenliğini
önümüze koyduktan sonra:
“Bunlardan sonuç çıkarmayacak mısınız?”
diye soruyor.
Demek ki iman:
düşüncenin düşmanı değildir.
Kur’an insanı tefekküre ve hatırlamaya çağırır.

Sonuç: Yûnus Suresi 3. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 3. ayet, birkaç cümle içinde tevhidin çok büyük bir haritasını çizer.Önce:
Allah yaratıcıdır.
Gökleri ve yeri yaratmıştır.
Sonra:
Allah hükümrandır.
Arş üzerinde mutlak egemenlik O’na aittir.
Ardından:
Allah düzenleyendir.
Evreni yaratıp kendi hâline bırakmamıştır.
Sonra:
Şefaat bile O’nun iznine bağlıdır.
Ve bütün bunların sonucu:
“Öyleyse O’na kulluk edin.”
olur.
Bu sıralama çok önemlidir.
Kur’an insana:
“Hiçbir sebep olmadan sadece ibadet et.”
demiyor.
Önce:
Neden?
sorusunun cevabını gösteriyor.
Seni yaratan kim?
Evreni var eden kim?
Nihai hüküm kimin?
Bütün düzen kimin bilgisi içindedir?
Cevap:
Allah.
Öyleyse ibadetin yönü de O olmalıdır.
Ayetin:
“altı günde yaratma”
ifadesi de önemli bir düşünme alanıdır.
Burada hemen modern zaman ölçülerimizi Kur’an’a zorla yerleştirmek yerine dikkatli olmak gerekir.
“Yawm” ifadesini bizim:
24 saatlik günümüzle
zorunlu biçimde özdeşleştirmek gerekmez.
Aynı şekilde bilimsel teorileri ayete zorla sokarak:
“Kur’an kesinlikle şu kozmolojik modeli anlatıyor.”
demek de sağlıklı değildir.
Kur’an'ın ana hedefi burada fizik dersi vermek değil:
yaratılışın Allah’a ait olduğunu göstermek
ve insanı kulluğa çağırmaktır.
“Arş’a istivâ” meselesinde de aynı bilgi ahlakı gerekir.
İslam tarihi boyunca büyük âlimler bu ifadeyi farklı yöntemlerle açıklamıştır.
Kimileri:
“Nasıl olduğunu Allah bilir.”
deyip lafzı kabul etmiştir.
Kimileri Allah’ın:
hükümranlığı,
egemenliği
ve yaratılmış düzen üzerindeki üstünlüğü
şeklinde açıklamıştır.
Fakat hiçbir sağlıklı tevhid anlayışı Allah’ı:
yaratılmış insan bedenine sahip,
fiziksel bir koltuğa muhtaç,
mekâna sıkışmış
bir varlık hâline getiremez.
Çünkü Allah yaratılmışlara benzemez.
Ayetin bir başka çok güçlü bölümü:
“O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur.”
ifadesidir.
Bu, insanın kurtuluş anlayışını doğrudan Allah’a bağlar.
Hiç kimse Allah’ın karşısında:
bağımsız güç değildir.
Peygamber de,
melek de,
salih kul da
Allah’tan bağımsız hareket eden ikinci bir ilah değildir.
Şefaatin varlığı kabul edilse bile izin Allah’a aittir.
Bu yüzden insan dinî kişileri severken onları Allah’ın yerine koymaz.
Peygamberini sever.
Ama ona ilahlık vermez.
Salih insanlara saygı gösterir.
Ama onların Allah’tan bağımsız biçimde kader belirlediğini düşünmez.
İşte tevhidin hassas dengesi budur.
Ayet aynı zamanda günlük hayatımızdaki gizli ilahlaştırmaları da düşündürür.
İnsan bugün taştan putlara tapmıyor olabilir.
Ama:
paranın her şeyi çözeceğini,
bir insanın kendisini kurtaracağını,
gücün kendisini dokunulmaz yapacağını,
makamın kalıcı olduğunu
düşünmeye başlayabilir.
O zaman kalbin merkezinde Allah’ın yerine başka güven kaynakları büyüyebilir.
Yûnus 3 insana yeniden:
“Rabbin kim?”
diye sorar.
Para mı?
Toplum mu?
Bir lider mi?
Kendi gücün mü?
Yoksa:
gökleri ve yeri yaratan, bütün işi düzenleyen Allah mı?
Ve ayet çok anlamlı bir soruyla biter:
“Hâlâ öğüt almayacak mısınız?”
Yani bütün bunlar yalnızca ezberlenecek akide cümleleri değildir.
İnsan bunlardan hayatına sonuç çıkarmalıdır.
Allah gerçekten Rabbin ise:
neden bu kadar korku içinde yaşıyorsun?
Neden insanların onayını mutlaklaştırıyorsun?
Neden sebepleri Allah’tan bağımsız güçler gibi görüyorsun?
Neden şefaati sorumluluktan kaçışa dönüştürüyorsun?
Neden kulluğunu yalnızca sözde bırakıyorsun?
İşte ayetin son sorusu bizi tam burada yakalar.
Ve belki Yûnus Suresi 3. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Gökleri ve yeri yaratan, bütün düzeni yöneten ve nihai hükmü elinde tutan Allah’a inandığımızı söylerken gerçekten hayatımızın merkezine O’nu mu koyuyoruz, yoksa Allah’a iman ettiğimizi söyleyip kalbimizin gerçek güvenini hâlâ paraya, insanlara, makama ve kontrol edebildiğimizi sandığımız sebeplere mi bağlıyoruz?
“Allah’ı Rab kabul etmek yalnızca O’nun evreni yarattığını söylemek değildir; hayatının nihai güvenini, kulluğunu ve yönünü de O’na vermektir. Sebepleri kullan ama onlara kul olma, insanlardan yardım al ama onları mutlaklaştırma; çünkü bütün yolların üzerinde hüküm sahibi olan yalnız Allah’tır.”
Ersan Karavelioğlu