Nisâ Suresi 52. Ayette “İşte Onlar Allah’ın Lânet Ettiği Kimselerdir; Allah Kime Lânet Ederse Artık Ona Bir Yardımcı Bulamazsın” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikati bile bile tersine çevirmek yalnızca bir düşünce hatası değildir; insanın vicdanını, adalet duygusunu ve sonunda kendi manevi yönünü kaybetmesine kadar uzanan ciddi bir kırılmadır.”
Ersan Karavelioğlu
Nisâ Suresi’nin 52. ayeti, hemen önceki 51. ayetin devamıdır. Önceki ayette cibt ve tâğûta yönelen, inkâr edenlerin yolunu iman edenlerin yolundan daha doğru gösteren insanların tavrı eleştirilmişti.
- ayette ise bu tutumun sonucunun ne kadar ağır olduğu açıklanır:
“İşte onlar Allah’ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse artık ona hiçbir yardımcı bulamazsın.”
Buradaki “lânet”, günlük dilde kullanılan öfkeli bir beddua anlamından çok daha derin bir Kur’an kavramıdır.
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:
“İşte onlar Allah’ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse artık onun için hiçbir yardımcı bulamazsın.”
Ayette geçen “onlar” ifadesi, önceki ayette anlatılan davranışları sergileyen kişilere işaret eder.
Yani ayeti 51. ayetten bağımsız okumamak gerekir.
Eleştirilen temel davranışlardan biri, hakikati bildiği hâlde çıkar ve tarafgirlik nedeniyle bâtılı hakikatten üstün göstermektir.
Kur’an’daki “lânet” kavramının temel anlamı:
Allah’ın rahmetinden uzaklaşmak veya uzaklaştırılmak
şeklinde açıklanır.
Dolayısıyla burada yalnızca bir cezalandırma ifadesi yoktur.
İnsan sürekli biçimde;
adaletten,
hakikatten,
merhametten
ve doğru olandan uzaklaşıyorsa,
manevi olarak Allah’ın rahmetinden de uzaklaşmaktadır.
Allah’ın lânet etmesi, insanlardaki öfkeye benzeyen kontrolsüz bir kızgınlık şeklinde düşünülmemelidir.
Kur’an bağlamında bu ifade daha çok kişinin ısrarlı biçimde kötülüğü seçmesinin sonucunda ilahî rahmetten uzak kalmasını anlatır.
Yani ortada sebepsiz bir dışlama yoktur.
Öncesinde insanın yaptığı tercihler vardır.
Bu nedenle ayetin mesajı aynı zamanda insanın ahlâkî sorumluluğuna yöneliktir.
Çünkü önceki ayette anlatılan davranış sıradan bir fikir ayrılığı değildir.
Hakikatin ne olduğunu bildiği düşünülen insanların, siyasi veya kişisel çıkar nedeniyle yanlış olduğunu bildikleri bir yolu “daha doğru” ilan etmeleri eleştirilmektedir.
Bu noktada sorun artık bilgisizlik değildir.
Sorun:
Hakikatin bilinçli biçimde çarpıtılmasıdır.
Kur’an’ın ağır eleştirisinin nedenlerinden biri budur.
Hayır.
Kur’an’ın ahlâk anlayışında kasıt önemli bir unsurdur.
İnsan yanılabilir.
Eksik bilgiye sahip olabilir.
Yanlış değerlendirme yapabilir.
Fakat insanın doğruyu bildiği hâlde çıkar nedeniyle tersini söylemesi çok farklıdır.
Nisâ 51 ve 52 birlikte okunduğunda özellikle bilinçli ahlâkî sapmanın eleştirildiği görülür.
Ayet, insanın hiçbir tercih hakkı olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır.
Kur’an’ın genel anlatısında insan;
seçim yapan,
karar veren,
iyiyi veya kötüyü tercih edebilen
ahlâkî bir özne olarak ele alınır.
Dolayısıyla burada insanın tercihleri sonucunda ortaya çıkan bir durumdan söz edilir.
Sonuç ilahîdir fakat ona götüren davranış insanın seçimleriyle bağlantılıdır.
Bu ifade son derece güçlüdür.
İnsan dünyada;
servetine,
statüsüne,
dostlarına,
siyasi gücüne,
çevresine
veya başka otoritelere güvenebilir.
Ancak ayet, nihai hesap söz konusu olduğunda bunların hiçbirinin Allah karşısında insana bağımsız bir kurtuluş sağlayamayacağını hatırlatır.
Dünyevi güç ile nihai kurtuluş aynı şey değildir.
Arapçada ayette kullanılan kavram yardım eden, destekleyen veya koruyan anlamlarına gelir.
Mesaj şudur:
İnsan Allah’ın hükmünden kaçmak için başka bir mutlak güç bulamaz.
Hiçbir insan,
otorite,
servet,
kabile,
makam
veya siyasi ittifak
Allah’ın yerine geçemez.
Nisâ 51’de insanlar yanlış bir ittifak ve yanlış bir değer yargısı üzerinden eleştiriliyordu.
Nisâ 52 ise bunun sonucunu gösterir.
Bir anlamda iki ayet arasında şöyle bir düşünce zinciri vardır:
Hakikat bilinir.
↓
Çıkar hakikatin önüne geçirilir.
↓
Yanlış doğru ilan edilir.
↓
İnsan ilahî ölçüden uzaklaşır.
↓
Sonunda güvendiği dünyevi desteklerin kendisini kurtaramayacağı anlaşılır.
Bu nedenle 51 ve 52. ayetler birlikte okunmalıdır.
Bunun birçok nedeni olabilir:
çıkar, korku, öfke, makam arzusu, grup bağlılığı, kıskançlık, intikam ve siyasi hesaplar.
İnsan bazen gerçeği kabul ettiğinde kaybedeceğini düşündüğü şeyler nedeniyle gerçeği reddeder.
Kur’an’ın ahlâk anlayışı tam burada insanı sınar:
Doğru sana zarar verse bile doğru diyebilecek misin?
Kur’an’ın genel öğretisinde tövbe kapısı önemli bir yere sahiptir.
Bir insan yaşadığı sürece yanlışından dönüp;
samimi biçimde tövbe edebilir,
davranışlarını değiştirebilir,
haksızlıktan vazgeçebilir.
Bu nedenle ayeti, yaşayan bir insan hakkında kesin biçimde “artık hiçbir şekilde dönüşü yoktur” şeklinde kullanmak doğru olmaz.
Nihai hüküm Allah’a aittir.
Ayetin amacı insanlara gelişigüzel biçimde “lânetli” etiketi yapıştırmak değildir.
Bu tür ayetler önce insanın kendi davranışlarını sorgulamasına yönelmelidir.
Çünkü aksi hâlde çok büyük bir ironi ortaya çıkar:
İnsan başkalarının kibir ve tarafgirliğini eleştirirken kendisi aynı kibir ve tarafgirliğe düşebilir.
Kur’an’ın mesajı başkalarını yargılamaktan önce kendini sorgulamayı gerektirir.
Evet.
Önceki ayetin tarihsel bağlamında siyasi ittifaklar önemli bir yer tutmaktadır.
İnsanlar güçlü bir tarafla ittifak kurduklarında kendilerini güvende hissedebilirler.
Ancak Kur’an şu düşünceyi kırar:
Dünya üzerindeki hiçbir güç mutlak değildir.
Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir.
Bugün destekleyen yarın terk edebilir.
Bu nedenle insan adaleti güç hesabına göre değiştirmemelidir.
Çünkü insan çoğu zaman yaptığı yanlışların sonuçlarından ilişkileri sayesinde kurtulabileceğini düşünür.
Dünyada bazen gerçekten böyle olabilir.
Para,
nüfuz,
tanıdıklar,
siyasi güç
veya toplumsal konum
kişiyi bazı sonuçlardan koruyabilir.
Fakat ayet, nihai adaletin satın alınamayacağını vurgular.
Allah’ın huzurunda hiçbir insan başka bir insan adına gerçeği değiştiremez.
Nisâ Suresi’nin önemli temalarından biri adalettir.
Aynı surede insanın kendi aleyhine bile olsa adaleti gözetmesi gerektiği vurgulanır.
Bu nedenle 52. ayetin mesajını yalnızca ceza üzerinden okumak eksik kalır.
Asıl mesele:
İnsanın adalet çizgisinden neden ayrıldığıdır.
İnsan hakikati çıkarına göre değiştirdiğinde adalet duygusunu da kaybetmeye başlar.
Bugün de insanlar zaman zaman mensup oldukları grubun yanlışlarını savunabilir.
Siyasette,
iş dünyasında,
dinde,
sosyal medyada,
arkadaşlık ilişkilerinde
aynı davranış görülebilir.
Bir kişi “bizden” olduğunda hatasını görmezden gelip, aynı davranışı karşı taraf yaptığında şiddetle eleştirmek yaygın bir insan zaafıdır.
Nisâ 52, insanı bu çifte standart konusunda düşünmeye çağırır.
Ayetin düşündürdüğü önemli noktalardan biri budur.
İnsan tek bir yanlış nedeniyle değil, yanlışta ısrar ederek kendi manevi dünyasını değiştirebilir.
Sürekli yalan söyleyen insan zamanla yalanı normal görmeye,
sürekli zulmeden insan zulmü haklı göstermeye,
sürekli tarafgir davranan insan ise gerçeği yalnızca kendi grubunun gözünden görmeye başlayabilir.
En tehlikeli aşama da budur:
İnsan artık yanlış yaptığını bile fark etmemeye başlar.
İnsan yaptığı davranışları sürekli tekrar ettiğinde onları meşrulaştırmaya eğilimlidir.
Önce çıkar nedeniyle yanlış bir şey yapılır.
Sonra o davranış savunulur.
Ardından davranışı haklı gösterecek gerekçeler üretilir.
Sonunda kişi gerçekten kendisinin haklı olduğuna inanmaya başlayabilir.
Kur’an’ın uyarısı tam burada önem kazanır:
Vicdan susturuldukça hakikat algısı da bozulabilir.
Nisâ Suresi 52. ayet yalnızca Allah’ın lânetinden söz eden korkutucu bir ifade olarak okunmamalıdır.
Ayet aslında çok daha derin bir soruyu insanın önüne koyar:
Seni Allah’ın rahmetinden uzaklaştıran şey nedir?
Bir insan dışarıdan güçlü görünebilir.
Çevresinde yüzlerce destekçisi bulunabilir.
Serveti, makamı ve itibarı olabilir.
Fakat hakikati bilinçli biçimde çarpıtmaya başlamışsa bütün bu güçlerin hiçbiri onun manevi kaybını telafi edemez.
Nisâ 51’de insanın hakikati çıkar uğruna değiştirmesi anlatılırken, Nisâ 52’de bunun nihai sonucunun hiçbir dünyevi güç tarafından giderilemeyeceği hatırlatılır.
Böylece Kur’an insanın önüne son derece temel bir ölçü koyar:
Gücün yanında değil, hakikatin yanında dur. Çünkü insanı sonunda kurtaracak olan çevresindeki destekçilerin sayısı değil, hakikat karşısındaki tutumudur.
“İnsan bazen kendisini koruyacak güçlü insanlar arar; Kur’an ise daha temel bir soru sorar: Seni destekleyen kaç kişi var değil, sen hakikatin hangi tarafındasın?”
Ersan Karavelioğlu