Nisâ Suresi 54. Ayette “Yoksa Allah’ın Lütfundan İnsanlara Verdiği Şeylerden Dolayı Onları Kıskanıyorlar mı” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Kıskançlık, başkasının sahip olduğu nimeti görmekten değil, o nimetin onda bulunmasına tahammül edememekten doğar. Nisâ 54, insanın iç dünyasındaki bu sessiz zehri açığa çıkarır.”
Ersan Karavelioğlu
Nisâ Suresi’nin 54. ayeti, önceki ayette başlayan güç, mülk ve paylaşma tartışmasını daha da derinleştirir.
Bu kez Kur’an doğrudan şu soruyu sorar:
“Yoksa Allah’ın lütfundan insanlara verdiği şeylerden dolayı onları kıskanıyorlar mı?”
Ardından Hz. İbrahim’in soyuna da kitap, hikmet ve büyük bir hükümranlık verildiği hatırlatılır.
Ayetin merkezinde yalnızca kıskançlık yoktur. Aynı zamanda ilahi lütuf, seçilmişlik iddiası, üstünlük duygusu, başkasına verilen nimeti kabullenememe ve tarihsel hafızanın unutulması gibi çok güçlü temalar vardır.
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:
“Yoksa Allah’ın lütfundan insanlara verdiği şeylerden dolayı onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir hükümranlık da verdik.”
Burada iki düşünce yan yana getirilir.
Birincisi:
Başkalarına verilen nimet nedeniyle kıskançlık.
İkincisi:
Geçmişte aynı ilahi lütfun İbrahim ailesine de verilmiş olması.
Kur’an böylece çelişkiyi ortaya çıkarır.
Haset, basitçe bir başkasında bulunan nimeti görmek değildir.
Daha derin anlamıyla:
Başkasında bulunan nimetin onda olmasını istememek, hatta o nimetin ondan gitmesini arzulamak
demektir.
Bu yüzden haset ile imrenme aynı şey değildir.
İmrenme:
“Keşke ben de böyle güzel bir nimete sahip olsam.”
der.
Haset ise:
“Neden onda var?”
diye sorar.
Çünkü kıskançlık çoğu zaman görünmezdir.
İnsan öfkesini fark edebilir.
Cimriliğini fark edebilir.
Fakat kıskançlığını çoğu zaman başka isimlerle gizler.
“Ben sadece eleştiriyorum.”
“Ben adaleti savunuyorum.”
“Ben onun hak etmediğini düşünüyorum.”
der.
Fakat bazen bütün bu cümlelerin altında basit bir duygu vardır:
“Onun sahip olduğu şey bende olmadığı için rahatsızım.”
Ayetin tarihsel bağlamında bu ifade özellikle peygamberlik, vahiy, hikmet ve manevi önderlik ile ilişkilendirilmiştir.
Fakat kavram daha geniş düşünülebilir.
Allah’ın lütfu;
bilgi,
hikmet,
yetenek,
servet,
başarı,
itibar,
güzellik,
güç
veya başka nimetler olabilir.
Ayetin verdiği temel ilke şudur:
Nimetin başkasına verilmesi, senin küçüldüğün anlamına gelmez.
Ayetin tarihsel bağlamında bazı Ehl-i Kitap mensuplarının Hz. Muhammed’e verilen peygamberlik ve vahiy nedeniyle gösterdikleri tepkinin eleştirildiği yorumları öne çıkar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Eleştiri bütün bir topluluğun değişmez özelliği olarak değil, belirli kişilerin ve tavırların eleştirisi olarak anlaşılmalıdır.
Kur’an başka ayetlerde Ehl-i Kitap içinde dürüst, samimi ve erdemli insanların bulunduğunu da açıkça belirtir.
Çünkü Hz. İbrahim, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneğinde son derece merkezi bir şahsiyettir.
Kur’an şu hatırlatmayı yapar:
Eğer Allah’ın bir insana veya bir soya;
kitap, hikmet ve hükümranlık
vermesi kabul ediliyorsa, başka birine lütuf verilmesi neden kıskançlık konusu olsun?
Bu hatırlatma aslında güçlü bir mantık sorusudur.
“Kitap” vahiy geleneğini ifade eder.
“Hikmet” ise yalnızca bilgi sahibi olmak değildir.
Hikmet;
bilgiyi doğru kullanmak,
doğruyu yanlıştan ayırmak,
olayların özünü kavramak,
adaletli karar verebilmek
gibi daha geniş bir anlam taşır.
Dolayısıyla Allah’ın verdiği nimet yalnızca bilgi değildir.
Bilgiyi anlamlandırma ve doğru kullanma yeteneği de bir nimettir.
Hz. İbrahim’in soyundan gelen bazı peygamberlere yalnızca vahiy değil, aynı zamanda güçlü yönetim ve hükümranlık da verilmiştir.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman bunun en belirgin örneklerindendir.
Dolayısıyla ayet:
“İlahi lütfun başkalarına verilmesi yeni bir şey değildir.”
demektedir.
Tarihte bunun birçok örneği vardır.
Ayetin düşündürdüğü güçlü meselelerden biri budur.
İnsan veya toplum kendisini ayrıcalıklı görmeye başladığında zamanla şu düşünceye kapılabilir:
“Büyük nimetler yalnızca bize verilmelidir.”
İşte sorun burada başlar.
İlahi lütfu kendi tekeline almak isteyen zihniyet, başkasına verilen nimeti haksızlık gibi algılayabilir.
Kur’an ise Allah’ın lütfunun insanın sahiplik iddiasıyla sınırlandırılamayacağını gösterir.
Çoğu zaman vardır.
İnsan bazen başkasının kendisinden üstün olabileceğini kabul etmekte zorlanır.
Özellikle kendisini;
daha bilgili,
daha eski,
daha güçlü,
daha soylu
veya daha haklı görüyorsa,
başkasının öne çıkması rahatsızlık yaratabilir.
Bu noktada kıskançlık yalnızca nimete değil, statü kaybı korkusuna dönüşür.
Nisâ 53’te:
“Ellerinde mülk olsaydı insanlara küçücük bir şey bile vermezlerdi.”
denilmişti.
- ayette bunun psikolojik nedeni açığa çıkar:
Haset.
Yani sorun yalnızca paylaşmamak değildir.
Bazen insan paylaşmaz çünkü başkasının sahip olmasını istemez.
Bu iki ayet birlikte okunduğunda çok güçlü bir insan karakteri analizi ortaya çıkar.
Cimrilik:
“Benim olan bende kalsın.”
der.
Haset ise:
“Senin olan da sende olmasın.”
der.
Bu yüzden haset, cimrilikten bile daha ağır bir psikolojik duruma dönüşebilir.
Cimri insan kendi malını vermek istemez.
Haset eden insan ise başkasının nimetinden bile rahatsız olabilir.
Çünkü başkasının başarısı bazen insanın kendi eksikliklerini hatırlatır.
Birinin başarısını görmek yerine insan kendisiyle kıyaslamaya başlar:
“Ben neden değilim?”
“O neden benden ileride?”
“Ben daha çok hak etmiyor muydum?”
Bu sorular doğru yönetilmezse insanı gelişmeye değil, kıskançlığa götürebilir.
Ayet insanı bu psikolojik tuzaktan korumaya çağırır.
Evet.
Bir insan birini kıskanmaya başladığında onun yaptığı iyi şeyleri bile kötü yorumlayabilir.
Başarısını küçümser.
Niyetini sorgular.
Hatalarını büyütür.
İyiliklerini görmezden gelir.
Bu noktada haset artık yalnızca duygu değildir.
İnsanın gerçeği değerlendirme biçimini bozan bir filtreye dönüşür.
Evet.
Ayetin temel mesajlarından biri budur.
Bir nimetin kime verileceğini nihai olarak insan belirlemez.
Allah’ın lütfu insanın beklentisine göre dağıtılmak zorunda değildir.
Bu nedenle başkasına verilen nimet karşısında:
“Neden ona verildi?”
diye isyan etmek yerine,
“Ben bana verilen nimeti nasıl değerlendirebilirim?”
diye sormak daha sağlıklı bir tutumdur.
Hasetin panzehirlerinden biri şükürdür.
İnsan sürekli başkasında olanı izlediğinde kendi sahip olduklarını göremez.
Fakat kendi nimetlerini fark ettiğinde kıyaslama azalır.
Bunun yanında;
başkasının başarısını takdir etmek,
dua etmek,
kendi gelişimine odaklanmak
ve nimetin yalnızca maddi olmadığını hatırlamak
haseti azaltabilir.
1
Bugün sosyal medya kıskançlığı büyütebilen güçlü bir ortamdır.
İnsanlar sürekli olarak;
başkalarının tatillerini,
başarılarını,
evlerini,
arabalarını,
ilişkilerini
ve hayatlarının en güzel anlarını görür.
Bu görüntüler insanda şu yanılgıyı oluşturabilir:
“Herkesin hayatı benden daha iyi.”
Nisâ 54 bu duygunun çok eski bir insan problemi olduğunu hatırlatır.
1
Hayır.
Bir başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir.
Birinin güzel bir hayata sahip olması bizim hayatımızın değersiz olduğu anlamına gelmez.
Birinin bilgili olması bizim öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmez.
İlahi lütuf sıfır toplamlı bir oyun değildir.
Başkasına verilen nimet, bizim payımızdan mutlaka eksilmiş değildir.
1
Nisâ Suresi 54. ayet insanın çok eski ve çok güçlü bir zaafını açığa çıkarır:
Başkasına verilen nimeti kabullenememek.
İnsan çoğu zaman kendisine verilenleri doğal kabul eder.
Fakat başkasına verilen nimeti sorgular.
“Bende olması normal.”
der.
“Ama onda neden var?”
İşte haset tam burada doğar.
Kur’an ise Hz. İbrahim ailesini hatırlatarak ilahi lütfun tarihte farklı insanlara ve farklı dönemlerde verildiğini gösterir.
Dolayısıyla asıl soru şu değildir:
“Allah ona neden verdi?”
Asıl soru şudur:
“Allah bana verilenleri nasıl kullanmamı istiyor?”
İnsan başkasının nimetiyle meşgul oldukça kendi nimetini tüketir.
Kendi nimetinin kıymetini bildiğinde ise hasetin yerini şükür, rekabetin yerini gelişme ve kıyaslamanın yerini huzur almaya başlayabilir.
“Başkasının ışığını söndürmek seni daha parlak yapmaz. İnsanı büyüten, başkasına verilen nimete öfkelenmek değil, kendisine verileni hakkıyla kullanabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu