Nisâ Suresi 51. Ayette “Cibt ve Tâğûta İnanırlar ve İnkâr Edenler İçin ‘Bunlar İnananlardan Daha Doğru Yoldadır’ Derler” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen hakikati bilmediği için değil; çıkarı, öfkesi veya tarafgirliği hakikatin önüne geçtiği için yanlışı doğru ilan eder. Nisâ 51, tam da bu ahlâkî çöküşe dikkat çeken sarsıcı bir uyarıdır.”
Ersan Karavelioğlu
Nisâ Suresi’nin 51. ayeti, yalnızca belirli bir tarihsel olaydan söz eden bir ayet değildir. Hakikati bildiği hâlde siyasi, sosyal veya kişisel çıkar uğruna yanlışın yanında durmanın insanı ne kadar büyük bir çelişkiye sürükleyebileceğini anlatır.
Ayette dikkat çeken iki kavram vardır: Cibt ve Tâğût. Bunların ne anlama geldiği, neden iman edenlerden ziyade inkâr edenlerin yolunun daha doğru gösterildiği ve bu ifadenin günümüze ne söylediği birlikte değerlendirildiğinde ayetin çok daha geniş bir anlam dünyası ortaya çıkar.
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:
“Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Cibt ve tâğûta inanıyorlar ve inkâr edenler için, ‘Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.”
Buradaki temel eleştiri, kendilerine vahiy bilgisi ulaşmış bazı insanların, bu bilgiyle bağdaşmayan inanç ve tutumları desteklemeleridir.
Yani mesele yalnızca bir yanlış inanç değil, bilinen hakikate rağmen yanlışın üstün gösterilmesidir.
“Cibt” kelimesi hakkında İslam düşünce tarihinde farklı açıklamalar yapılmıştır.
Kelime;
put, büyü, bâtıl inanç, sihir, kâhinlik, hurafe veya Allah’ın dışında kutsallaştırılan bâtıl güçler
gibi anlamlarla açıklanmıştır.
Dolayısıyla cibt yalnızca belirli bir putun adı olarak anlaşılmak zorunda değildir.
Daha geniş anlamıyla insanın aklını, vicdanını ve ilahî ölçüyü bir kenara bırakarak asılsız güçlere veya bâtıl kabullere teslim olmasıdır.
Tâğût kelimesinin kökünde haddi aşmak düşüncesi vardır.
Kur’an terminolojisinde tâğût;
Allah’ın yerine otorite kabul edilen,
insanı hakikatten uzaklaştıran,
kendisine mutlak itaat talep eden,
zulmü ve sapmayı temsil eden
kişi, sistem, güç veya putlaştırılmış otorite için kullanılabilir.
Bu nedenle tâğût kavramını yalnızca taş veya tahtadan yapılmış putlarla sınırlandırmak eksik olur.
İnsanın Allah’ın önüne geçirdiği ve mutlaklaştırdığı her sahte otorite tâğût düşüncesinin kapsamına girebilir.
İki kavram birbirine yakın olsa da vurgu bakımından farklılık taşır.
Cibt, daha çok bâtıl inançları, hurafeleri ve sahte kutsallıkları düşündürür.
Tâğût ise haddi aşmış otoriteyi, insanı hakikatten uzaklaştıran güçleri ve Allah’ın yerine geçirilmiş egemenlik anlayışını ifade eder.
Biri insanın neye inandığını, diğeri ise çoğu zaman kime veya neye boyun eğdiğini sorgulatır.
Ayet belirli bir tarihsel bağlam içinde, vahiy geleneğini bilen fakat davranışları sahip oldukları bilgiyle çelişen bazı Ehl-i Kitap mensuplarını eleştirir.
Buradaki önemli nokta şudur:
Kur’an’ın eleştirisi bir halkın tamamına yönelik etnik bir suçlama değildir.
Eleştirilen şey belirli insanların sergilediği tavırdır.
Çünkü Kur’an başka ayetlerde Ehl-i Kitap içerisinde dürüst, Allah’a inanan ve doğru davranan insanların bulunduğunu da açıkça ifade eder.
Dolayısıyla ayeti genelleştirerek bütün Yahudilere veya bütün Ehl-i Kitap mensuplarına yönelik bir hükme dönüştürmek doğru değildir.
Klasik tefsirlerde ayetin iniş bağlamı açıklanırken Medine dönemindeki siyasi mücadelelere dikkat çekilir.
Bazı rivayetlerde, Müslümanlarla çatışma içinde bulunan bazı Yahudi ileri gelenlerinin Mekke müşrikleriyle yakınlaşarak onların desteğini kazanmaya çalıştıkları anlatılır.
Müşrikler kendilerine şu anlamda bir soru yöneltir:
“Bizim yolumuz mu daha doğru, Muhammed’in yolu mu?”
Tevrat geleneğini ve tek Tanrı inancını bilen kişilerin normal şartlarda putperestliği reddetmesi beklenirken siyasi ittifak uğruna müşriklerin yolunu daha doğru göstermeleri eleştirilir.
Ayetteki ahlâkî problem tam burada ortaya çıkar.
Burada dinî değerlendirmeden çok siyasi tarafgirlik öne çıkmış görünmektedir.
Bir insan rakibine duyduğu öfke nedeniyle normalde yanlış olduğunu bildiği bir düşünceyi desteklemeye başlayabilir.
Kur’an bunu son derece tehlikeli bir ahlâk problemi olarak görür.
Çünkü düşmanlık artık insanın doğruluk ölçüsünü değiştirmektedir.
Gerçek soru şudur:
Bir düşüncenin doğruluğunu hakikat mi belirleyecek, yoksa kimin tarafında olduğumuz mu?
Ayetin merkezinde büyük bir tutarsızlık eleştirisi bulunmaktadır.
Tek Tanrı inancını bilen bir insanın putperestliği daha doğru göstermesi kendi temel inanç ilkeleriyle çelişir.
Bu nedenle ayet yalnızca yanlış bir söz söylemekten daha derin bir probleme işaret eder:
İnsan bazen çıkarı uğruna kendi değerlerini bile inkâr edebilir.
Çünkü burada yalnızca Müslümanların eleştirilmesi söz konusu değildir.
Bir insanın veya grubun, aslında yanlış olduğunu bildiği bir düşünceyi daha doğru ilan etmesi söz konusudur.
Bu durumda hakikat ölçüsü değişmiştir.
Artık doğru;
“Gerçekte doğru olan”
değil,
“Benim çıkarıma uygun olan”
hâline gelmiştir.
Kur’an açısından bu çok ciddi bir ahlâkî bozulmadır.
Evet, ayetin güçlü mesajlarından biri budur.
İnsanların sık yaptığı bir hata vardır:
“Benim tarafımdaysa doğrudur, karşı taraftaysa yanlıştır.”
Kur’an ise bunun tersini öğretir.
Hakikat insanların kimliğine göre değişmez.
Dostumuz yanlış yapıyorsa yanlış,
düşmanımız doğru söylüyorsa doğru,
demek ahlâkî dürüstlüğün gereğidir.
İnsan psikolojisi açısından bu oldukça mümkündür.
Bir kişiye veya gruba duyulan yoğun düşmanlık, insanın muhakemesini bozabilir.
Öyle ki kişi normal şartlarda savunmayacağı düşünceleri yalnızca rakibine zarar verebilmek için savunmaya başlayabilir.
Nisâ 51’in anlattığı durum bu açıdan son derece evrenseldir.
Düşmanından nefret ederken kendi ilkelerinden vazgeçmek mümkündür.
Evet.
Bir insanın doğruyu bilmesi, mutlaka doğruyu savunacağı anlamına gelmez.
Bilgi ile ahlâk aynı şey değildir.
İnsan çok şey bilebilir fakat çıkarları devreye girdiğinde bildiğinin tersini savunabilir.
Bu nedenle Kur’an’da bilgi tek başına yeterli görülmez.
Bilginin;
adalet, dürüstlük, vicdan ve sorumlulukla
birleşmesi gerekir.
Kavramları doğrudan modern olaylara bire bir yapıştırmak dikkat gerektirir.
Ancak ayetin verdiği ilke günümüze taşınabilir.
İnsanların;
kişileri putlaştırması,
otoriteyi sorgulanamaz hâle getirmesi,
hurafeleri hakikatin önüne koyması,
çıkar uğruna yanlışı savunması,
güçlü olanı otomatik olarak haklı kabul etmesi
ayet üzerinde düşünürken akla gelebilecek çağdaş örneklerdir.
Tâğût düşüncesinin özünde insanın sınırı aşarak kendisini mutlak otorite hâline getirmesi vardır.
Dolaylı olarak çok güçlü bir ilke ortaya çıkar.
Bir siyasi ittifak insanı kendi temel değerlerini inkâr edecek noktaya getiriyorsa ciddi bir ahlâk sorunu vardır.
Kur’an açısından çıkar, hakikatin üzerinde değildir.
Bugün de bir insan;
siyasi,
ekonomik,
toplumsal
veya kişisel menfaat uğruna dün yanlış dediğine bugün doğru diyorsa Nisâ 51’in eleştirdiği ahlâkî problem üzerinde düşünmelidir.
Kur’an’ın genel adalet anlayışı böyle bir yaklaşımı reddeder.
Nisâ Suresi’nin başka ayetlerinde insanın kendi aleyhine, anne babasının veya yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması istenir.
Dolayısıyla Kur’an’ın ölçüsü kabile, grup veya taraftarlık değildir.
Ölçü adalettir.
Bu açıdan Nisâ 51’in mesajı son derece güçlüdür:
Hakikat, taraftar sayısına göre değişmez.
Bunun birçok nedeni olabilir:
çıkar,
korku,
iktidar arzusu,
grup baskısı,
kibir,
intikam,
düşmanlık
veya sosyal konumunu koruma isteği.
Ayet insanın bu zayıflığını gözler önüne serer.
İnsan bazen gerçeği değiştiremez ama gerçeğin adını değiştirmeye çalışabilir.
Yanlışa “doğru” demek bunun en tehlikeli biçimlerinden biridir.
Kesinlikle.
Ayet teolojik kavramlar kullanmasına rağmen çok güçlü bir ahlâk mesajı taşır.
Problem sadece cibt veya tâğût değildir.
Daha derindeki problem şudur:
Hakikati bildiğin hâlde çıkar uğruna hakikatin karşısında durur musun?
İşte ayetin insan vicdanına yönelttiği esas sorulardan biri budur.
Ayet yaklaşık on dört asır önce belirli bir olay bağlamında indirilmiş olsa da anlattığı insan davranışı bugün de tanıdıktır.
Siyasette,
dinde,
medyada,
ticarette,
arkadaşlıkta,
aile ilişkilerinde
insanlar zaman zaman taraf oldukları kişiyi haklı göstermek için gerçekleri eğip bükebilirler.
Nisâ 51 ise insanın önüne çok sade fakat zor bir ilke koyar:
Önce kimin söylediğine değil, söylenen şeyin doğru olup olmadığına bak.
Nisâ Suresi 51. ayetin merkezinde yalnızca “cibt” ve “tâğût” kavramları bulunmaz.
Ayet aynı zamanda insanın hakikatle olan ilişkisinin sınandığı bir anı anlatır.
Bir insan doğruyu bildiğinde fakat çıkarları başka bir yönü işaret ettiğinde ne yapacaktır?
Hakikatin yanında mı duracaktır?
Yoksa kendi tarafının kazanması için yanlış olduğunu bildiği şeyi bile doğru mu ilan edecektir?
İşte ayetin asıl sarsıcı tarafı burada ortaya çıkar.
Çünkü insanın gerçek ahlâkı, hakikatin kendi çıkarlarıyla uyuştuğu zaman değil, çıkarlarıyla çatıştığı zaman ortaya çıkar.
Cibt ve tâğût böylece yalnızca geçmişteki birtakım putların veya inançların adı olmaktan çıkar; insanın hakikatin yerine koyduğu bütün sahte ölçüler üzerine düşünmesini sağlayan kavramlara dönüşür.
“Hakikati savunmak kolaydır; hakikat bizim tarafımızdayken. Asıl sınav, hakikat karşı tarafta göründüğünde bile ona ‘hakikat’ diyebilecek kadar adil kalabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu