📖 İbrâhîm Suresi 36. Ayette “Kim Bana Uyarsa Bendendir; Kim Bana Karşı Gelirse Şüphesiz Sen Çok Bağışlayan, Çok Merhamet Edensin” İfadesi

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,454
2,736,289
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 İbrâhîm Suresi 36. Ayette “Kim Bana Uyarsa Bendendir; Kim Bana Karşı Gelirse Şüphesiz Sen Çok Bağışlayan, Çok Merhamet Edensin” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“İbrâhîm Suresi 35. ayette Hz. İbrâhîm, ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara kulluk etmekten uzak tut’ diye dua etmişti. 36. ayette bu duanın gerekçesini ve peygamberin insanlara karşı merhametli tavrını görürüz: ‘Rabbim! Çünkü onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim bana karşı gelirse şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhametlisin.’ Buradaki ‘putlar birçok insanı saptırdı’ ifadesi, cansız heykellerin kendi başlarına bağımsız irade ve kudret sahibi olduğu anlamına gelmez; insanların onlara yüklediği kutsallık, etraflarında kurdukları inanç sistemi ve bu sistemi sürdüren toplumsal gelenekler saptırıcı hâle gelmiştir. ‘Kim bana uyarsa bendendir’ sözü ise Hz. İbrâhîm’e gerçek yakınlığın yalnız soy bağıyla değil, onun tevhid yolunu izlemekle gerçekleştiğini gösterir. Buna karşılık ‘Kim bana karşı gelirse Sen bağışlayansın, merhametlisin’ sözü, peygamberin insanları hemen mahkûm etmek yerine onların nihai hükmünü Allah’ın rahmet ve adaletine bırakmasını yansıtır.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ İbrâhîm Suresi 36. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin genel anlamı şöyledir: “Rabbim! Çünkü onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim bana karşı gelirse şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhametlisin.” Ayetin Arapçası ise “Rabbi innehunne adlelne kesîran mine’n-nâs. Fe-men tebi‘anî fe-innehû minnî, ve men asânî fe-inneke gafûrun rahîm.” şeklindedir.

Bu ayet, Hz. İbrâhîm’in bir önceki ayetteki putlardan uzak tutulma duasının devamıdır. Önce putperestliğin insanlık üzerinde ne kadar güçlü bir saptırıcı etki oluşturabildiğine dikkat çeker, ardından kendisine uyanlarla manevi bir bağ kurar ve karşı gelenlerin nihai hükmünü Allah’ın bağışlama ve merhametine bırakır.

Ayet böylece aynı anda tevhidde kararlılık, manevi aidiyet, insan sorumluluğu ve ilahî merhamet konularını bir araya getirir.

2️⃣ “Rabbim! Çünkü Onlar İnsanlardan Birçoğunu Saptırdılar” Ne Anlama Gelir ❓​

Hz. İbrâhîm “innehunne adlelne kesîran mine’n-nâs”, yani “Onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar” der. Buradaki zamir, bir önceki ayette zikredilen putlara dönmektedir.

İlk bakışta cansız putların insanları nasıl saptırdığı sorulabilir. Ayetin maksadı, taş veya tahtadan yapılmış bir nesnenin kendi başına irade kullanıp insan zihnini kontrol ettiğini söylemek değildir. İnsanların putlara yüklediği ilahlık, onların çevresinde kurulan dinî gelenekler, onları kutsallaştıran önderler ve kuşaktan kuşağa aktarılan inanç sistemi saptırıcı bir etki oluşturmuştur.

Dolayısıyla burada nesnenin bağımsız gücünden değil, insanın ona verdiği yanlış konumun sonuçlarından söz edilmektedir.

3️⃣ Cansız Putlar Nasıl “Saptırmış” Sayılabilir ❓​

Dilimizde de bazen bir nesnenin yol açtığı sonuçtan hareketle o nesneye fiil nispet ederiz. “Para insanı bozdu” dediğimizde paranın bilinç sahibi olup karar verdiğini söylemeyiz; insanın parayla kurduğu yanlış ilişkinin onu bozduğunu anlatırız.

Benzer şekilde putların insanları saptırması, onların bağımsız iradesinden değil, insanların onlara ilahlık yüklemesi ve bu yanlış inancı toplumsal sisteme dönüştürmesi üzerinden anlaşılmalıdır.

Bu ayrım tevhid açısından önemlidir. Kur’an puta Allah’a rakip bağımsız bir güç vermez; tam tersine putperestliğin yanlışlığını vurgular.

4️⃣ Putperestlik Neden Bu Kadar Kalıcı Olabilmiştir ❓​

Bir inanç veya gelenek yalnız bireysel düşünce olarak kalmayıp toplumun tamamına yayıldığında son derece güçlü hâle gelebilir. İnsan doğduğu andan itibaren çevresinde belirli sembolleri kutsal görüyorsa, bunları sorgulamadan doğru kabul etmesi kolaylaşabilir.

Toplumsal baskı, aile geleneği, ekonomik çıkarlar ve dinî otoriteler de bu yapıyı koruyabilir. Böylece yanlış bir fikir yalnız bireysel hata olmaktan çıkar, kurumsallaşmış bir alışkanlığa dönüşebilir.

Hz. İbrâhîm’in mücadelesi bu nedenle yalnız birkaç taş heykelle değil, putların arkasındaki düşünce ve otorite sistemiyle ilgilidir.

5️⃣ Atalardan Gelen Bir İnanç Otomatik Olarak Doğru mudur ❓​

Hayır. Bir inancın nesiller boyunca aktarılmış olması, onun mutlaka doğru olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde yeni olması da otomatik olarak yanlış veya doğru olduğunu göstermez.

Hz. İbrâhîm’in kıssasının önemli yönlerinden biri, ataların uygulamasının hakikat ölçüsü hâline getirilmemesidir. İnsan ailesinden ve toplumundan çok şey öğrenebilir; fakat öğrendiğini gerektiğinde sorgulayabilmelidir.

Doğru ölçü “Bunu kimden miras aldım?” sorusundan önce “Bu gerçekten doğru mu?” sorusudur.

6️⃣ “Kim Bana Uyarsa Bendendir” Ne Anlama Gelir ❓​

Hz. İbrâhîm “fe-men tebi‘anî fe-innehû minnî”, yani “Kim bana uyarsa o bendendir” der. Bu ifade çok güçlü bir manevi aidiyet bildirir.

Buradaki “benden olmak”, yalnız biyolojik soy bağı anlamına gelmez. Hz. İbrâhîm’in tevhid yolunu, kulluk anlayışını ve Allah’a teslimiyetini izleyen kişi onun manevi yoluna katılmış olur.

Bu nedenle Kur’an açısından hakiki yakınlık yalnız kan bağıyla değil, inanç ve istikamet ortaklığıyla da kurulur.

7️⃣ Hz. İbrâhîm’in Soyundan Gelmek Tek Başına Yeterli Değil midir ❓​

Hayır. Bir önceki ayette Hz. İbrâhîm’in kendi çocukları için bile şirkten korunma duası ettiğini görmüştük. Bu, soyun iman için otomatik garanti oluşturmadığını açık biçimde düşündürür.

İnsan büyük bir peygamberin neslinden gelebilir fakat onun yolunu izlemeyebilir. Buna karşılık biyolojik olarak o soydan gelmeyen biri, tevhid ve teslimiyet çizgisini benimseyerek manevi olarak Hz. İbrâhîm’in yoluna bağlanabilir.

Bu yüzden nesep değerli olabilir ama ahlaki ve imanî sorumluluğun yerine geçmez.

8️⃣ “Bendendir” İfadesi Irksal veya Etnik Bir Üstünlük Bildiriyor mu ❓​

Hayır. Ayetin kendisi tam tersine manevi aidiyeti biyolojik aidiyetin önüne çıkarır.

Hz. İbrâhîm “Benim kanımdan gelen bendendir” demiyor; “Bana uyan bendendir” diyor. Dolayısıyla onun yoluna aidiyet bir ırkın veya milletin doğal tekeline verilemez.

Bu önemli bir ilkedir: Dinî yakınlık etnik üstünlük belgesi değildir. İnsanların değeri soylarıyla değil, Allah karşısındaki iman ve sorumluluklarıyla değerlendirilir.

9️⃣ Hz. İbrâhîm’e Uymak Ne Demektir ❓​

Hz. İbrâhîm’e uymak yalnız onun adını sevmek veya tarihsel kişiliğine saygı göstermek değildir. Kur’an açısından onun en belirgin özelliği tevhid, Allah’a teslimiyet ve putperestliğe karşı duruşudur.

Aynı zamanda Hz. İbrâhîm dua eden, ailesini önemseyen, Allah’a güvenen ve kendi imanını bile kibirli bir garantiye dönüştürmeyen bir peygamberdir. Ona uymak, bu yönelişi hayatın merkezine taşımaktır.

Peygamber sevgisi, peygamberin yolundan bağımsız bir slogan hâline geldiğinde eksik kalır.

🔟 “Kim Bana Karşı Gelirse…” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Hz. İbrâhîm ardından “ve men asânî”, yani “Kim bana karşı gelir, bana itaatsizlik ederse” der. Buradaki karşı gelme, özellikle onun tevhid çağrısına uymama bağlamındadır.

Dikkat çekici olan, Hz. İbrâhîm’in cümleyi “Kim bana karşı gelirse kesin mahvolsun” şeklinde tamamlamamasıdır. Bunun yerine Allah’ın bağışlayıcılığını ve merhametini anmaktadır.

Bu, peygamberin hakikat konusunda taviz verdiğini değil, insanların nihai hükmünü kendisinin üstlenmediğini gösterir.

1️⃣1️⃣ Hz. İbrâhîm Neden Karşı Gelenler İçin Hemen Beddua Etmiyor ❓​

Ayetin en etkileyici yönlerinden biri budur. Hz. İbrâhîm şirk konusunda son derece kararlıdır; buna rağmen kendisine karşı gelen insanlar için cümlesini Allah’ın “Gafûr” ve “Rahîm” oluşuyla tamamlar.

Bu, hakikat konusunda net olmak ile insanlara karşı merhametli olmak arasında çelişki bulunmadığını gösterir. Bir davranışı veya inancı yanlış görmek, o kişiye karşı nefret ve yok etme arzusu taşımayı gerektirmez.

Hz. İbrâhîm’in dili, hükmü Allah’a bırakmanın ve dönüş ihtimalini açık tutmanın güçlü bir örneğidir.

1️⃣2️⃣ “Sen Çok Bağışlayansın, Çok Merhametlisin” Sözü Herkesin Kesin Bağışlanacağı Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır. Ayet, “Bana karşı gelen herkes kesinlikle bağışlanacaktır” şeklinde bir garanti vermemektedir.

Hz. İbrâhîm Allah’ın bağışlayıcılığını ve merhametini dile getirir; nihai hüküm yine Allah’a aittir. Allah’ın rahmetini umut etmek başka, Allah adına belirli kişilerin kesin bağışlandığını ilan etmek başka şeydir.

Rahmet umudu, hesabı ortadan kaldırmaz; hesap gerçeği de Allah’ın rahmetini anlamsızlaştırmaz.

1️⃣3️⃣ Allah’ın Bağışlaması Tövbe ile Nasıl İlişkilidir ❓​

Kur’an’ın genel öğretisinde tövbe, insanın yanlıştan dönmesi, hatasını kabul etmesi ve mümkün olduğu ölçüde düzeltmeye yönelmesiyle ilişkilidir. Allah’ın bağışlayıcı oluşu, insan için ümitsizliğe karşı büyük bir kapı açar.

Bu nedenle bir insan uzun süre yanlış yaşamış olsa bile hayattayken “Artık benim için dönüş yok” dememelidir. Samimi tövbe ve yöneliş mümkündür.

Ancak tövbe, başkalarının haklarını otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Kul hakkı veya somut zarar varsa mümkün olduğu ölçüde telafi ve sorumluluk da gerekir.

1️⃣4️⃣ Allah’ın Merhametini Umut Etmek Günahı Hafife Almak mıdır ❓​

Hayır. Allah’ın merhametini umut etmek ile “Nasıl olsa bağışlanırım, istediğimi yaparım” düşüncesi birbirinden farklıdır.

Gerçek umut insanı Allah’a yaklaştırır ve yanlışını düzeltmeye teşvik eder. Günahı planlayıp rahmeti güvence olarak kullanmak ise merhamet kavramını kötüye kullanmak olur.

Rahmet insanı sorumsuzlaştırmak için değil, sorumluluğa geri dönebilmesi için umut verir.

1️⃣5️⃣ Bu Ayet Tekfir ve Dışlama Konusunda Bize Ne Öğretiyor ❓​

Ayet, teolojik sınırları ortadan kaldırmaz; Hz. İbrâhîm putperestliğin yanlış olduğunu açıkça söylemektedir. Fakat onun dili aynı zamanda insanların nihai kaderini kendi eline almamayı öğretir.

Bir Müslüman belirli bir inanç veya davranışın İslam’a göre yanlış olduğunu söyleyebilir. Ancak bundan hemen “Bu kişinin bütün değeri yoktur, kesinlikle bağışlanmaz ve kesin cehennemliktir” sonucuna geçmek doğru değildir.

Fikir hakkında hüküm vermek ile kişinin nihai ahiret hükmünü vermek aynı şey değildir.

1️⃣6️⃣ Bu Ayet Dinî Farklılıklara Karşı Sınırsız Görecelilik mi Öğretiyor ❓​

Hayır. Hz. İbrâhîm’in duası son derece açık bir tevhid tavrı taşır. Putperestliği doğru kabul etmez ve ondan korunmayı ister.

Dolayısıyla ayet “Bütün inançlar aynıdır, doğru-yanlış diye bir şey yoktur” dememektedir. Hakikat iddiası korunur; fakat insanlara karşı merhamet ve nihai hükmü Allah’a bırakma da korunur.

En dengeli yaklaşım şudur: Teolojik farklılığı açıkça ifade et, fakat farklı düşünen insanın onurunu yok etme ve Allah’ın yerine geçerek son hükmü verme.

1️⃣7️⃣ Hz. İbrâhîm’in Bu Duası Günümüzde Bize Nasıl Bir Dil Öğretiyor ❓​

Bugün dinî tartışmalar çok kolay biçimde öfke, hakaret ve karşılıklı mahkûmiyete dönüşebiliyor. Hz. İbrâhîm’in duası ise hakikat konusunda net olmakla birlikte merhamet dilini kaybetmemeyi öğretiyor.

İnsan yanlış gördüğü bir düşünceyi eleştirebilir ve delillerini sunabilir; fakat muhatabını aşağılaması gerekmez. İnsanların dönüşme ihtimali vardır ve hiç kimsenin hayatının son sayfasını biz bilmiyoruz.

Hakikati savunmanın gücü, hakaretin şiddetiyle değil, delilin sağlamlığı ve ahlakın güzelliğiyle ölçülmelidir.

1️⃣8️⃣ İbrâhîm Suresi 35 ve 36. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

İbrâhîm Suresi 35. ayette Hz. İbrâhîm şehrin güvenliği ile kendisinin ve çocuklarının putperestlikten korunmasını istemişti. 36. ayette ise putperestliğin birçok insanı saptırdığını açıklayıp kendisine uyanları manevi olarak “benden” saymaktadır.

Bunun ardından kendisine karşı gelenleri hemen lanetlemek yerine “Sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin” diyerek onların hükmünü Allah’a bırakır. Böylece tevhidde kararlılık ile insanlara karşı merhamet aynı dua içinde birleşir.

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 37. ayette, Hz. İbrâhîm’in ailesini Mekke’de Kâbe’nin yakınındaki ekinsiz vadiye yerleştirmesi ve yaptığı dua anlatılacaktır: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını Senin dokunulmaz evinin yanında, ekin bitmeyen bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye. İnsanlardan bazılarının gönüllerini onlara yönelt ve onları ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle Mekke’nin ekinsiz vadi oluşu, “Beyt-i Haram” ifadesinin anlamı, Hz. İbrâhîm’in ailesini oraya bırakmasının bağlamı, namazın merkeze alınması, insanların kalplerinin onlara yönelmesi duası, rızık ile şükür ilişkisi ve ayetin Mekke üzerindeki modern siyasi veya etnik mülkiyet iddialarına sınırsız ilahî belge olarak kullanılmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: İbrâhîm Suresi 36. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

İbrâhîm Suresi 36. ayet, Hz. İbrâhîm’in tevhid mücadelesini yalnız putları reddeden sert bir karşı çıkış olarak görmenin eksik olduğunu gösterir. Evet, Hz. İbrâhîm şirk konusunda son derece nettir; putların insanların hayatını nasıl etkilediğini ve birçok insanın bu sistem içinde yanlış yola sürüklendiğini açıkça dile getirir. Fakat aynı cümlenin sonunda Allah’ın bağışlayıcılığı ve merhameti vardır. Hakikat ile merhamet birbirine düşman değildir.

“Onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar” sözü, bir sembolün insan hayatında ne kadar güçlü hâle gelebileceğini düşündürür. Put aslında insanın yaptığı bir nesnedir; fakat insan ona kutsallık atfettiğinde sonunda kendi yaptığı şeyin önünde eğilebilir. Bu yalnız tarihsel açıdan değil, insan psikolojisi açısından da önemli bir uyarıdır: İnsan kendi ürettiği kurumları, sembolleri ve otoriteleri zamanla sorgulanamaz hâle getirebilir.

Ancak bu benzetmeyi ölçüsüz genişletip hoşumuza gitmeyen her şeyi “put” diye adlandırmak da doğru değildir. Para kullanmak, bir lideri sevmek veya bir mesleğe bağlanmak otomatik olarak putperestlik değildir. Putlaştırma, bir yaratılmışın Allah’a özgü mutlak konuma yükseltilmesi veya insanın bütün ahlaki ilkelerini onun uğruna feda etmesi gibi daha ciddi bir durumu ifade eder. Teolojik kavramların ağırlığını korumak gerekir.

Ayetin “Kim bana uyarsa bendendir” sözü ise soy merkezli üstünlük anlayışına güçlü bir sınır koyar. Hz. İbrâhîm’in gerçek mirası yalnız biyolojik nesep değildir; tevhid, teslimiyet ve ahlaki istikamettir. Onun soyundan geldiğini söylemek, onun yolunu izlemiyorsa otomatik bir üstünlük sağlamaz. Buna karşılık başka bir soydan gelen insan onun tevhid yolunu benimseyebilir. Manevi miras kanla değil, yolun benimsenmesiyle yaşar.

Bu, dinî kimliğin aileden miras alınmasına da önemli bir ölçü getirir. İnsan Müslüman bir ailede doğabilir ve bundan büyük fayda görebilir; fakat bu durum onun kişisel iman ve ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aile kimliği başlangıç olabilir, nihai ölçü değildir. İmanın bilinçli biçimde benimsenmesi gerekir.

Hz. İbrâhîm’in “Kim bana karşı gelirse…” dedikten sonra kullandığı dil ise son derece öğreticidir. İnsan çoğu zaman kendisine uymayan kişiye karşı öfkeye sürüklenebilir. Hele konu din olduğunda kendi görüşünü Allah’ın hükmüyle bütünüyle özdeşleştirerek karşı tarafı kolayca mahkûm edebilir. Hz. İbrâhîm ise kendi peygamberlik çağrısına karşı gelenlerin bile nihai hükmünü Allah’a bırakır.

Bu tavır hakikat iddiasından vazgeçmek değildir. Hz. İbrâhîm “Putperestlik de doğrudur” dememektedir. Tam tersine ondan korunmak için dua eder. Fakat yanlışı reddetmek ile yanlışta bulunan insana karşı merhametsizleşmek aynı şey değildir. Bu ayrım dinî tartışmaların ahlakı açısından son derece önemlidir.

Allah’ın Gafûr ve Rahîm oluşunun burada zikredilmesi aynı zamanda insana ümit verir. Bir kişi hayatının uzun bölümünü yanlışta geçirmiş olabilir; bu onun dönüş kapısının mutlaka kapandığı anlamına gelmez. İnsan hayattayken tövbe edebilir, yanlış düşüncesini değiştirebilir ve zarar verdiği alanları mümkün olduğunca düzeltebilir. Geçmiş hata, gelecekteki dönüşü anlamsızlaştırmaz.

Fakat rahmeti ucuz bir güvenceye dönüştürmemek gerekir. “Allah nasılsa bağışlar” diyerek bile bile zulme devam etmek, ayetin merhamet mesajını sorumsuzluğa çevirmek olur. Rahmet, insanı günaha cesaretlendirmek için değil, düştüğü yerden yeniden kalkabilmesi için umutlandırır. Allah’ın bağışlayıcılığı tövbenin değerini artırır, sorumluluğu yok etmez.

Ayet aynı zamanda peygamberlerin insanlara bakışındaki merhameti düşündürür. Peygamberin görevi insanları yok etmek için sebep aramak değil, onları hakikate çağırmaktır. İnsan bu çağrıya karşı çıksa bile onun hayattayken dönüş ihtimali devam edebilir. Bu nedenle din adına konuşan kişinin de insanlara yalnız cezalandırılacak varlıklar gibi bakması, peygamberî davetin merhamet yönünü eksiltir.

İbrâhîm Suresi 36. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Putperestliği reddet ama puta bağımsız ilahî güç yükleme. Atalarının inancını yalnız eski olduğu için doğru kabul etme. Hz. İbrâhîm’e gerçek yakınlığın yalnız soy değil, onun tevhid yolunu izlemek olduğunu gör. Hakikat iddianı korurken insanlara karşı merhameti kaybetme. Allah’ın rahmetini günaha mazeret yapma, fakat yanlış yapmış insanı da umutsuzluğa mahkûm etme. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Tevhid insana sağlam bir yön verir, merhamet ise bu yönü kibir ve mahkûmiyet diline dönüşmekten korur; insanın görevi hakikate uymak ve çağırmak, nihai hükmü ise Allah’a bırakmaktır.”

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 37. ayette, Hz. İbrâhîm’in duası ailesi ve Mekke üzerinden daha da derinleşecektir: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını Senin dokunulmaz evinin yanında, ekin bitmeyen bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye. İnsanlardan bazılarının gönüllerini onlara yönelt ve onları ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle Hz. İbrâhîm’in ailesini ekinsiz vadiye yerleştirmesinin tarihsel ve teolojik bağlamı, Kâbe için kullanılan “Beyt-i Haram” ifadesi, namazın yerleşimin merkezindeki amaçlardan biri olması, rızık için dua edilirken sebeplerin terk edilmemesi, insanların gönüllerinin Mekke’ye yönelmesi ve kutsal mekân kavramının siyasi veya etnik üstünlük iddiasına dönüştürülmemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki İbrâhîm Suresi 36. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Bizim Hz. İbrâhîm’e yakınlığımız gerçekten neye dayanıyor? Onun adını seviyor ama tevhid, tevazu ve merhamet çizgisini hayatımıza taşımıyor muyuz? Ailemizin dinî kimliğini kişisel imanımız için yeterli mi görüyoruz? Yanlış bulduğumuz bir insanı eleştirirken onun dönüş ihtimalini tamamen yok mu sayıyoruz? Allah’ın rahmetinden söz ederken sorumluluğu, sorumluluktan söz ederken de rahmeti unutuyor muyuz? Ve en önemlisi, hakikati savunurken Hz. İbrâhîm gibi net olmayı başarırken, aynı anda hükmün son sözünü Allah’a bırakacak kadar da merhametli ve mütevazı kalabiliyor muyuz?

“İbrâhîm 36, ‘Onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Kim bana uyarsa bendendir; kim bana karşı gelirse şüphesiz Sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin’ buyurarak tevhid ile merhameti aynı duada birleştirir. Putların insanları saptırması onların bağımsız irade sahibi ilahî güçler olduğu anlamına değil, insanların onlara yüklediği kutsallığın ve oluşturdukları putperestlik düzeninin etkisine işaret eder. ‘Kim bana uyarsa bendendir’ sözü ise manevi yakınlığın soyla değil, Hz. İbrâhîm’in tevhid yoluna uymakla gerçekleştiğini gösterir. Ayetin büyük dersi şudur: Hakikatte kararlı ol, fakat insanları kendi elinle nihai olarak mahkûm etme; dönüş kapısını açık tut ve son hükmü bağışlaması da cezalandırması da hak olan Allah’a bırak.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt