📖 İbrâhîm Suresi 27. Ayette “Allah İman Edenleri Dünya Hayatında da Ahirette de Sağlam Sözle Sabit Tutar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓ | M͜͡T͜͡ ❤️ Keşfet 🔎 Öğren 📚 İlham Al 💡 📿🧙‍♂️M͜͡o͜͡b͜͡i͜͡l͜͡y͜͡a͜͡T͜͡a͜͡k͜͡i͜͡m͜͡l͜͡a͜͡r͜͡i͜͡.͜͡C͜͡o͜͡m͜͡🦉İle 🖼️ Hayalindeki 🌌 Evreni ✨ Şekillendir❗

📖 İbrâhîm Suresi 27. Ayette “Allah İman Edenleri Dünya Hayatında da Ahirette de Sağlam Sözle Sabit Tutar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,448
2,736,288
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 İbrâhîm Suresi 27. Ayette “Allah İman Edenleri Dünya Hayatında da Ahirette de Sağlam Sözle Sabit Tutar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“İbrâhîm Suresi 24–26. ayetlerde güzel sözün kökü sağlam ve meyve veren güzel bir ağaca, kötü sözün ise kökünden sökülmüş ve hiçbir sağlamlığı bulunmayan kötü bir ağaca benzetildiğini görmüştük. 27. ayette bu ağaç benzetmesinin insan hayatındaki karşılığı açıklanır: ‘Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle sabit tutar; zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.’ Buradaki “kavl-i sâbit”, yani sağlam söz, tefsirlerde özellikle tevhid, iman ve “Lâ ilâhe illallah” sözüyle ilişkilendirilmiştir. Ayetin ahiret kısmı ayrıca hadis ve tefsir geleneğinde kabirdeki sorgu sırasında müminin iman sözü üzerinde sabit tutulmasıyla açıklanmıştır. Bununla birlikte “Allah zalimleri saptırır” ifadesi, Allah’ın hiçbir sebep olmadan masum insanları keyfî biçimde yanlış yola zorladığı anlamına gelmez; ayetin kendisi önce zulümde ve hakikate karşı direnmede ısrar edenlerden söz etmektedir. “Allah dilediğini yapar” sözü de hikmetsiz keyfîlik değil, Allah’ın mutlak kudret ve iradesinin hiçbir yaratılmış güç tarafından engellenememesi anlamında anlaşılmalıdır.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ İbrâhîm Suresi 27. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin genel anlamı şöyledir: “Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle sabit tutar. Zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.” Ayetin Arapçası ise “Yusebbitullâhullezîne âmenû bi’l-kavli’s-sâbiti fi’l-hayâti’d-dunyâ ve fi’l-âhireh. Ve yudillullâhu’z-zâlimîn. Ve yef‘alullâhu mâ yeşâ’.” şeklindedir.

Bu ayet, önceki üç ayetteki ağaç metaforunu doğrudan insanın iman hayatına taşır. Kökü sağlam güzel ağaç nasıl ayakta duruyorsa, hakikate kök salmış iman da insanın dünya ve ahiret hayatında sebat göstermesine vesile olur.

Ayetin merkezinde üç büyük konu vardır: iman üzerinde sabit tutulmak, zulüm ve sapma arasındaki ilişki ve Allah’ın mutlak iradesi.

2️⃣ “Allah İman Edenleri Sabit Tutar” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “yusebbitullâh”, yani “Allah sabit tutar, sağlamlaştırır, sebat verir” denilir. Buradaki sabitlik, insanın hiçbir sınav yaşamaması veya hiç sarsılmaması anlamına gelmez.

Mümin korku, şüphe, baskı veya sıkıntı yaşayabilir; fakat Allah’ın yardımıyla hakikatten tamamen kopmadan yeniden istikametini bulabilir. Sebat, duyguların hiç değişmemesi değil, temel yönelişin korunmasıdır.

Bu nedenle ayetin verdiği güvenceyi “Gerçek mümin hiçbir zaman zorlanmaz” şeklinde anlamak doğru değildir. Sabitlik, sarsıntısızlık değil; sarsıntı içinde kökünü kaybetmemektir.

3️⃣ “Kavl-i Sâbit” Yani “Sağlam Söz” Nedir ❓​

Ayette “bi’l-kavli’s-sâbit”, yani “sağlam söz ile” ifadesi kullanılır. Tefsirlerde bu sözün özellikle tevhid kelimesi, Allah’a iman ve “Lâ ilâhe illallah” olduğu güçlü biçimde açıklanmıştır.

Bu yorum önceki ayetlerdeki “kelime-i tayyibe”, yani güzel söz benzetmesiyle de son derece uyumludur. Güzel söz kökü sağlam ağaca benzetilmişti; şimdi iman eden kişinin aynı sağlam söz üzerinde sabit tutulduğu bildirilmektedir.

Ancak burada yalnızca belirli kelimeleri ağızla tekrar etmekten daha geniş bir anlam vardır. Sözün sağlamlığı, temsil ettiği iman hakikatinin kalpte kök salmasıyla anlam kazanır.

4️⃣ “Lâ İlâhe İllallah” Demek Neden Bu Kadar Önemlidir ❓​

“Lâ ilâhe illallah”, yani “Allah’tan başka ilah yoktur” sözü İslam’ın tevhid merkezidir. İnsan bu sözle mutlak kulluğu, nihai otoriteyi ve ilahlığı yalnız Allah’a ait kabul eder.

Fakat tevhid yalnız ağızdan çıkan seslerden ibaret değildir. İnsan “Allah’tan başka ilah yoktur” deyip serveti, makamı, lideri veya kendi nefsini fiilen mutlaklaştırıyorsa söz ile hayat arasında ciddi bir çelişki oluşabilir.

Bu nedenle kavl-i sâbit yalnız telaffuz edilen değil, hayatı yönlendiren bir söz olmalıdır. Tevhid dile yerleştiği kadar vicdana ve davranışa da yerleşmelidir.

5️⃣ Dünya Hayatında Sabit Tutulmak Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette özellikle “fi’l-hayâti’d-dunyâ”, yani “dünya hayatında” denilir. Bu, imanın yalnız ölümden sonraki bir mesele olmadığını gösterir.

İnsan dünya hayatında fikir baskısı, korku, menfaat, yalnızlık veya sosyal dışlanma yaşayabilir. Böyle dönemlerde doğru bildiği değerden vazgeçmemek, ayetin anlattığı sebatın önemli yönlerinden biridir.

Ancak sebat, her görüşüne ömür boyu inatla tutunmak değildir. İnsan yanlış olduğunu fark ettiği görüşünü değiştirebilir. Sebat hakikate sadakattir; kişisel hataya sadakat değildir.

6️⃣ Sabit Olmak İnatçı Olmakla Aynı Şey midir ❓​

Hayır. Önceki ayetlerde “anîd”, yani hakikate karşı inatçı kişi eleştirilmişti. Burada ise müminin sağlamlığı övülmektedir.

İnatçı kişi yeni delil ortaya çıktığında bile “Ben geri adım atmam” der. Sabit insan ise temel hakikate bağlı kalırken kendi yorumunun yanlış olabileceğini kabul edebilir.

Bu fark çok önemlidir: Sebat, hakikate bağlılıktır; inat ise çoğu zaman kendine bağlılıktır. İnsan fikrini düzeltmeyi yenilgi saymıyorsa sağlamlık ile kibir arasındaki sınırı daha iyi koruyabilir.

7️⃣ Soru Sormak İman Üzerinde Sabit Olmaya Aykırı mıdır ❓​

Hayır. Samimi soru, imanın düşmanı olmak zorunda değildir. İnsan anlamadığı konuları araştırabilir ve zor sorular sorabilir.

Sağlam bir ağaç rüzgâr çıktığında varlığını kaybetmediği gibi, sağlam iman da sorulardan kaçmak zorunda değildir. Doğru cevap arayışı kökün derinleşmesine katkıda bulunabilir.

Bu nedenle bir insanın soru sormasını hemen “İmanın zayıf” diye etiketlemek yerine neyi anlamaya çalıştığını dinlemek daha sağlıklıdır. İman, düşünmenin susturulmasıyla değil, hakikatle beslenmesiyle sağlamlaşır.

8️⃣ “Ahirette Sabit Tutulmak” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet yalnız dünyayı değil “ve fi’l-âhireh”, yani “ahirette de” ifadesini kullanır. Tefsirlerde bu, hesap günündeki sebat ve kurtuluşla ilişkilendirilmiştir.

Ayrıca hadis ve tefsir geleneğinde ayetin özellikle kabir sorgusunda müminin Rabbine, dinine ve peygamberine ilişkin iman cevabında sabit tutulmasıyla bağlantısı kurulmuştur.

Bu yorum İslam geleneğinde güçlü bir yere sahiptir. Bununla birlikte ayetin genel lafzı yalnız bir tek aşamayla sınırlandırılmayıp ahiret hayatındaki ilahî sebat ve güvenceyi daha geniş biçimde de ifade edebilir.

9️⃣ Kabir Sorgusu Bu Ayette Açıkça Yazıyor mu ❓​

Ayet doğrudan “kabirde şu sorular sorulacaktır” şeklinde ayrıntılı bir açıklama yapmaz. Ayetin lafzında genel olarak dünyada ve ahirette sağlam sözle sabit tutulmak vardır.

Kabir sorgusuyla ilişki, hadislerdeki açıklamalar ve tefsir geleneği üzerinden kurulmuştur. Bu nedenle ayet metni ile onun hadisler tarafından açıklanan boyutunu birbirinden ayırarak konuşmak daha doğrudur.

Böylece ne geleneksel açıklamayı yok saymış oluruz ne de ayetin doğrudan söylemediği bütün ayrıntıları “Ayetin kelimesi kelimesine içinde var” diye sunarız.

🔟 Bir Mümin Kabir veya Ahiret Konusunda Sürekli Korku İçinde mi Yaşamalıdır ❓​

Hayır. Bu ayetin kendisi yalnız korku değil, güvence de taşır: Allah iman edenleri sabit tutacağını bildirir.

Ahiret sorumluluğunu ciddiye almak gerekir; fakat bu, insanın her an “Acaba yanlış bir kelime söylersem mahvolur muyum?” korkusuyla yaşaması anlamına gelmez. İman mekanik bir sınav ezberi değildir.

Kur’an’ın amacı insanı sorumlu ve bilinçli kılmaktır. Sağlıklı haşyet, ümitsizlik ve sürekli panik değil; Allah’a güven ile sorumluluğu birlikte taşımaktır.

1️⃣1️⃣ “Allah Zalimleri Saptırır” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin ikinci kısmında “ve yudillullâhu’z-zâlimîn”, yani “Allah zalimleri saptırır/sapıklıkta bırakır” denilir.

Burada dikkat edilmesi gereken kelime **“zalimler”**dir. Ayet “Allah hiçbir sebep olmadan masum insanları rastgele saptırır” dememektedir. Söz konusu kişiler zulümle nitelenmiştir.

Kur’an’ın bütünlüğünde insanın hakikate karşı kibri, zulmü ve ısrarı ile hidayet arasındaki ilişki birlikte ele alınır. Kişi sürekli olarak hakikatten yüz çevirdikçe kendi seçiminin sonuçlarına daha fazla gömülebilir.

1️⃣2️⃣ Allah Bir İnsanı Zorla Yanlış Yola mı Sokar ❓​

Ayet böyle bir kaderci zorlamayı gerektirmez. Eğer Allah bir insanı hiçbir tercih imkânı bırakmadan günaha ve inkâra zorlasaydı, sonra onu bundan sorumlu tutmak adalet problemi doğururdu.

Kur’an ise insanı sürekli seçim yapan ve yaptığından sorumlu bir varlık olarak ele alır. İlâhî hidayet ve dalâlet dili bu sorumluluk çerçevesinden koparılmamalıdır.

Bu nedenle “Ben yanlış yaptım çünkü Allah beni mecburen saptırdı; hiçbir sorumluluğum yok” sözü ayetin vermek istediği mesaj değildir.

1️⃣3️⃣ “Zalim” Burada Kimdir ❓​

“Zulm” Kur’an’da oldukça geniş bir kavramdır. Hakkı yerinden etmek, adaletsizlik yapmak, Allah’a karşı hakikati reddetmek ve insanlara haksızlık etmek gibi farklı bağlamlarda kullanılabilir.

Bu ayetin bağlamında hak söz ile bâtıl söz, iman ile inkâr ve sağlamlık ile köksüzlük karşılaştırılmaktadır. Dolayısıyla “zalimler” teolojik ve ahlaki anlamda hakikate karşı yanlış tavır sürdüren kişileri kapsar.

Ancak her hata yapan insanı kolayca “zalim” diye damgalamak doğru değildir. Kavramın bağlamını ve davranışın niteliğini dikkate almak gerekir.

1️⃣4️⃣ Allah’ın Bir Kişiyi Sapıklıkta Bırakması Geri Dönüş İmkânını Bitirir mi ❓​

Yaşayan bir insan için bizim “Artık onun dönüş ihtimali kesinlikle yok” deme yetkimiz yoktur. Kur’an tövbe ve dönüş kapısını insan hayattayken geniş biçimde açık tutar.

Bir kişi uzun süre yanlışta ısrar etmiş olabilir fakat daha sonra gerçeği fark edip tövbe edebilir. İnsanların son hâlini biz bilemeyiz.

Bu nedenle dalâlet ayetlerini yaşayan insanların üzerine nihai mühür vurmak için kullanmamak gerekir. Hükmün tamamı Allah’a aittir.

1️⃣5️⃣ “Allah Dilediğini Yapar” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet “ve yef‘alullâhu mâ yeşâ’”, yani “Allah dilediğini yapar” ifadesiyle sona erer. Bu, Allah’ın iradesini engelleyebilecek bağımsız ve üstün bir gücün bulunmadığını gösterir.

Allah yarattığı evrenin içinde başka otoritelerden izin almak zorunda değildir. Mutlak irade ve kudret O’na aittir.

Fakat bu ifadeyi “Allah sebepsiz, anlamsız ve keyfî olarak istediği her şeyi yapar” şeklinde anlamak Kur’an’ın Allah’ı Hakîm, Âlim ve adil olarak tanıtan bütünlüğünü göz ardı eder.

1️⃣6️⃣ “Allah Dilediğini Yapar” Keyfîlik Anlamına Gelmiyorsa Nasıl Anlaşılmalıdır ❓​

İnsan iradesi sınırlıdır. Bir şeyi isteriz fakat paramız, bilgimiz, gücümüz veya zamanımız yetmeyebilir. Allah’ın iradesi ise bu tür yaratılmış sınırlara bağlı değildir.

Ancak sınırsız güç ile hikmetsizlik aynı şey değildir. Kur’an Allah’ın iradesini ilim, hikmet, rahmet ve adalet gibi diğer ilahî sıfatlardan ayırmaz.

Dolayısıyla en doğru denge şudur: Allah’ın iradesi engellenemez; fakat Allah’ın fiilleri insan kaprisi gibi düşünülmez.

1️⃣7️⃣ Bu Ayet Bize Günlük Hayatta Nasıl Bir Sebat Öğretiyor ❓​

Ayet insanın bütün değişimlere kapalı olması gerektiğini değil, temel hakikatler ve ahlaki ilkeler konusunda köklü olmasını öğretir.

Çevrede herkes yalan söylüyor diye yalanı normalleştirmemek, çıkar kaybı yaşayacağını bilse de adaletten vazgeçmemek ve baskı altında vicdanını satmamak bu sebatın günlük örnekleridir.

Gerçek sebat özellikle kimse görmediğinde ve bedel ortaya çıktığında anlaşılır. Kolay zamanda ilke sahibi olmak kolaydır; zor zamanda aynı ilkeyi koruyabilmek kökün sağlamlığını gösterir.

1️⃣8️⃣ İbrâhîm Suresi 24–27. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

İbrâhîm Suresi 24. ayette güzel söz sağlam köklü ağaca, 25. ayette bu ağacın sürekli meyvesine, 26. ayette kötü söz kökünden sökülmüş ağaca benzetilmişti. 27. ayet ise bütün bu benzetmenin insan üzerindeki sonucunu açıklar: Allah iman edenleri sağlam söz üzerinde sabit tutar.

Böylece dört ayet arasında çok güçlü bir bütünlük ortaya çıkar. Güzel sözün kökü vardır, meyvesi vardır ve sahibine sebat kazandırır; kötü sözün ise sağlam bir kararı yoktur.

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 28. ayette, Kur’an yeniden tarih ve toplum eleştirisine dönecektir: “Allah’ın nimetini inkârla değiştirenleri ve kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” Devam eden ayette bunun cehennem olduğu açıklanacaktır. Bu ayeti ele alırken özellikle “Allah’ın nimetini küfre çevirmek” ifadesinin anlamı, nimet ile şükür arasındaki ilişki, liderlerin yanlış tercihlerinin toplumları nasıl etkileyebileceği, insanların toplu sorumluluğunun bireysel sorumluluğu yok etmemesi ve ayetin günümüzde herhangi bir toplumsal felaketi otomatik olarak “Allah’ın cezası” diye ilan etme ruhsatı vermemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: İbrâhîm Suresi 27. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

İbrâhîm Suresi 27. ayet, önceki güzel ağaç benzetmesini insanın iman hayatında somutlaştırır. Güzel sözün kökü sağlamdı; şimdi bu sağlamlığın iman eden kişide sebat olarak karşılık bulduğunu görüyoruz. Demek ki iman yalnız doğru bir cümleyi bilmek değil, o hakikatin insanın kimliğine, vicdanına ve davranışına yerleşmesidir. Kökü sağlam söz, sahibini de sağlamlaştırır.

“Kavl-i sâbit”in tevhid sözüyle ilişkilendirilmesi bu yüzden çok anlamlıdır. “Lâ ilâhe illallah” yalnız dilde söylenen bir aidiyet cümlesi değildir; insanın kime mutlak kulluk edeceğini belirleyen temel ilkedir. Eğer Allah’tan başka hiçbir şeyi ilahlaştırmıyorsak para, makam, toplum baskısı veya güçlü insanlar da vicdanımızın mutlak efendileri olmamalıdır. Tevhid, Allah’tan başka her mutlaklaştırmaya karşı insanı özgürleştiren bir kök hâline gelmelidir.

Dünya hayatındaki sebat da tam burada önem kazanır. İnsan çoğu zaman inandığı şeylerin gerçek değerini rahat zamanda değil, bedel ödeme ihtimali ortaya çıktığında görür. Dürüstlük para kaybettirdiğinde, adalet kendi grubumuzun aleyhine olduğunda veya hakikati söylemek popülerliğimizi azaltacağında hangi tavrı alıyoruz? Sağlam kökün varlığı böyle zamanlarda daha belirgin hâle gelir. İman yalnız konuştuğumuz şey değil, çıkarımıza aykırı olduğunda bile bizi yönlendiren şeydir.

Fakat sebatı inatla karıştırmamak gerekir. Bir kişi yıllardır savunduğu bir yorumun yanlış olduğunu gördüğünde onu düzeltmesi iman zayıflığı değildir. Tam tersine hakikate sadakat, kendi görüşüne sadakatten daha değerlidir. Kur’an bir önceki bölümlerde inatçı zorbayı eleştirmişti; burada ise iman sahibinin sağlamlığını över. Aradaki fark şudur: İnat insanın kendisini merkeze alması, sebat ise hakikati merkeze almasıdır.

Ayetin ahiret boyutu da mümine yalnız korku değil, umut ve güven verir. Tefsir ve hadis geleneğinde kabir sorgusuyla ilişkilendirilen bu sebat, insanın ölümden sonra da iman hakikati üzerinde Allah’ın yardımıyla sağlam tutulacağını bildirir. Buradaki vurgu mekanik biçimde ezberlenmiş cevaplardan daha derindir. Hayat boyunca iman ettiği hakikat, ölüm sonrasında da insanın en temel kimliği olarak karşısına çıkar.

“Allah zalimleri saptırır”
ifadesi ise insanın ahlaki seçimlerinin zamanla karaktere dönüşebileceğini düşündürür. İnsan bir kez yanlış yaptığında geri dönülmez biçimde mahvolmuş değildir; fakat sürekli yalan söyleyen kişi yalana alışabilir, sürekli kibir gösteren kişi hakikati duyamaz hâle gelebilir ve sürekli zulmeden kişi kendi davranışını normal görmeye başlayabilir. Yanlışta ısrar, insanın iç dünyasını da şekillendirir. Bu nedenle tövbeyi ve düzeltmeyi sürekli ertelemek tehlikelidir.

Bununla birlikte bu ifadeden “Allah masum insanları sebepsiz yere saptırıyor” sonucu çıkarılmamalıdır. Ayet özellikle zalimleri zikreder. Kur’an’ın sorumluluk sistemi insanın seçimlerini gerçek kabul eder. Allah’ın hidayeti ve dalâleti de insanın hiçbir iradesi yokmuş gibi okunursa emir, yasak, tövbe ve hesap kavramlarının anlamı zayıflar. İlâhî irade insan sorumluluğunu iptal etmez.

Ayetin sonundaki “Allah dilediğini yapar” sözü ise insanın Allah’ı kendi kurallarına göre yargılayacağı bağımlı bir varlık gibi düşünmesini önler. Allah’ın üzerinde O’nu zorlayan başka bir otorite yoktur. Fakat bu mutlak irade, kapris veya adaletsizlik olarak anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın Allah’ı aynı zamanda Hakîm, Rahîm ve Âlim’dir. Bu nedenle irade, hikmetten kopuk bir güç gösterisi değildir.

Bu ayet aynı zamanda günümüz insanına çok önemli bir psikolojik denge sunar. Sebat, hiçbir zaman üzülmemek, korkmamak veya akla zor sorular gelmemesi değildir. İnsan duygusal olarak sarsılabilir ve yine de imanını koruyabilir. Duygusal dalgalanma ile inançsızlığı birbirine karıştırmamak gerekir. Ağacın dalları rüzgârda sallanabilir; önemli olan kökün tamamen kopmamasıdır.

İbrâhîm Suresi 27. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Tevhidi yalnız dilde kalan bir slogan hâline getirme; onu hayatını taşıyan sağlam kök yap. Sebat ile inadı karıştırma. Samimi soruyu iman zayıflığı sayma. Ahiret korkusunu sürekli paniğe dönüştürme. “Allah zalimleri saptırır” sözünü kaderci mazerete veya yaşayan insanlar hakkında nihai hüküm verme aracına çevirme. “Allah dilediğini yapar” sözünü de hikmetsiz keyfîlik gibi anlama. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Hakikate kök salmış iman, Allah’ın yardımıyla insanı dünyada baskı ve değişim karşısında, ahirette ise hesap ve yüzleşme karşısında sağlam tutar; gerçek sebat, kendi fikrine değil hakikate sadık kalabilmektir.”

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 28. ayette, Kur’an bu kez nimeti inkârla değiştiren ve toplumlarını felaket yurduna sürükleyen kişilerden söz edecektir: “Allah’ın nimetini inkârla değiştirenleri ve kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” Bu ayeti ele alırken özellikle “Allah’ın nimeti”nin ne olduğu konusunda tefsirlerdeki açıklamalar, nimet karşısındaki nankörlüğün yalnız sözlü teşekkür eksikliği olmadığı, önderlerin yanlış tercihlerinin toplumları ağır sonuçlara sürükleyebilmesi, toplumsal sonuç ile bireysel suçun birbirine karıştırılmaması, her devlet çöküşünün veya doğal afetin özel ilahî ceza ilan edilmemesi ve nimeti korumanın adalet, sorumluluk ve doğru kullanım ile ilişkisi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki İbrâhîm Suresi 27. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Hayatımızdaki hangi değerler gerçekten kök salmış durumda? Çevremiz değiştiğinde inancımız tamamen değişiyor mu, yoksa neye neden inandığımızı biliyor muyuz? Bir görüşümüzün yanlış olduğunu fark ettiğimizde hakikate mi sadık kalıyoruz, yoksa gururumuzu korumak için inat mı ediyoruz? Zorluk geldiğinde Allah’a güvenimizi tamamen mi kaybediyoruz? Tevhidi söylerken makamı, parayı veya insanları fiilen mutlaklaştırıyor muyuz? Ve en önemlisi, dallarımız rüzgârda sarsıldığında bizi ayakta tutacak kadar derin bir kökümüz var mı?

“İbrâhîm 27, ‘Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam sözle sabit tutar; zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar’ buyurarak güzel söz ile sağlam iman arasındaki ilişkiyi tamamlar. Kavl-i sâbit tefsirlerde özellikle tevhid ve ‘Lâ ilâhe illallah’ ile ilişkilendirilmiş, ahiretteki sebat ise hadis ve tefsir geleneğinde kabir sorgusuyla da açıklanmıştır. Ayet, Allah’ın masum insanları keyfî biçimde saptırdığını değil, zulüm ve hakikate karşı direnmenin ağır sonucunu bildirir. Ayetin büyük dersi şudur: Gerçek sağlamlık hiç sarsılmamak değil, sarsıntılar içinde hakikate yeniden tutunabilmek; gerçek sebat ise kendi inadı üzerinde değil, Allah’ın sağlam sözü üzerinde kalabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1
Geri
Üst Alt