İbrâhîm Suresi 34. Ayette “Size İstediklerinizden Verdi; Allah’ın Nimetlerini Saymaya Kalksanız Sayamazsınız” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İbrâhîm Suresi 32 ve 33. ayetlerde göklerin ve yerin yaratılması, yağmur, ürünler, gemiler, nehirler, güneş, ay, gece ve gündüz insanın yararlandığı büyük nimet düzeni içinde tek tek hatırlatılmıştı. 34. ayet bütün bu örnekleri çok daha geniş bir cümlede toplar: ‘Size istediğiniz şeylerden verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.’ Buradaki ifade, ‘İnsan Allah’tan ne isterse mutlaka aynen alır’ anlamına gelmez; ayetin Arapçasındaki yapı ve bağlam, insana ihtiyaç duyduğu ve talep ettiği pek çok nimetten verildiğini anlatır. Nimetlerin sayılamaması da yalnız matematiksel çokluğu değil, insan hayatını mümkün kılan sayısız görünür ve görünmez imkânı düşündürür. Ayetin sonundaki ‘insan çok zalim ve çok nankördür’ sözü bütün insanların her an aynı derecede kötü olduğu anlamına gelmez; insanın nimeti unutmaya, kendisine mal etmeye ve şükrünü eksik bırakmaya yatkınlığını güçlü bir dille uyarır. Şükür ise haksızlığa sessiz kalmak değil, nimeti tanımak ve onu doğru kullanmaktır.”
Ersan Karavelioğlu
İbrâhîm Suresi 34. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Size istediğiniz şeylerden verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.” Ayetin Arapçası ise “Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh. Ve in teuddû ni‘metallâhi lâ tuhsûhâ. İnne’l-insâne le-zalûmun keffâr.” şeklindedir.Bu ayet, önceki iki ayette tek tek sıralanan nimetlerin bir özeti gibidir. Yağmurdan nehre, güneşten geceye kadar verilen örneklerin ardından insanın hayatını taşıyan nimetlerin birkaç başlıkla sınırlandırılamayacak kadar geniş olduğu söylenir.
Fakat ayet yalnız nimetleri saydırmak istemez. Asıl soru şudur: İnsan bu kadar nimetin içinde yaşarken bunların kaynağını, değerini ve beraberinde getirdiği sorumluluğu ne kadar fark ediyor?
“Size İstediğiniz Şeylerden Verdi” Ne Anlama Gelir
Ayette “ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh” ifadesi geçer. Bu cümle Türkçede farklı şekillerde çevrilebilir; “size istediğiniz şeylerden verdi”, “kendisine istediğiniz şeylerin her birinden verdi” gibi karşılıklar mümkündür.Buradaki önemli ayrıntılardan biri “min” edatıdır. Bu yapı, ayetin “İnsan her ne isterse Allah onu mutlaka eksiksiz verir” şeklinde anlaşılmasını gerektirmez.
Bağlam daha çok, insan hayatının ihtiyaç duyduğu pek çok imkânın Allah tarafından sağlandığını anlatır. Verilmiş olan nimetlerin genişliği vurgulanır; her bireysel arzunun otomatik olarak gerçekleşeceği sözü verilmez.
Ayet “Allah’tan Ne İstersen Kesin Verir” mi Diyor
Hayır. İnsan hayatında bunun böyle olmadığını da açıkça görürüz. Bir kişi sağlık ister ama hastalığı devam edebilir, belirli bir işe girmeyi ister ama olmayabilir veya çok sevdiği bir insanın iyileşmesi için dua ettiği hâlde beklediği sonuç gerçekleşmeyebilir.Dolayısıyla ayeti “Dua ettim, olmadı; demek ayet yanlış” şeklinde okumak, ayetin söylemediği bir iddiayı ona yüklemek olur. Allah’ın insanlara sayısız nimet vermesi başka, her bireysel isteği insanın belirlediği zamanda ve biçimde gerçekleştirmek zorunda olması başka şeydir.
Dua sipariş sistemi değildir. Kul ister; Allah ise bilir, diler ve hikmetiyle hükmeder.
Dua Ediyorsak Neden Bazı İsteklerimiz Gerçekleşmiyor
Çünkü dua, insanın Allah’la ilişkisini ifade eder; Allah’ı insan arzusuna tabi kılan bir mekanizma değildir. Bir şey bizim için çok önemli olabilir ama onun bütün sonuçlarını bilmeyebiliriz.Bazen istediğimiz şey gerçekleşir, bazen farklı biçimde sonuçlanır, bazen de gerçekleşmez. Bunun her ayrıntısının ilahî hikmetini bildiğimizi söyleyemeyiz.
Bu nedenle “Olmadıysa yeterince inanmadın” veya “Duan kabul olmadıysa sende mutlaka bir günah var” gibi kesin hükümler vermek doğru değildir. Dua eden iyi insanlar da dünyada kayıp, hastalık ve hayal kırıklığı yaşayabilir.
“Allah’ın Nimetini Saymaya Kalksanız Sayamazsınız” Ne Anlama Gelir
Ayette “ve in teuddû ni‘metallâhi lâ tuhsûhâ”, yani “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız” denilir. Burada sayılamayacak kadar geniş bir nimet alanına dikkat çekilir.İnsan birkaç büyük nimeti hemen fark edebilir: sağlık, aile, yiyecek, su veya barınma. Fakat biraz daha düşündüğümüzde nefes alma, görme, işitme, hafıza, toprak, mikroorganizmalar, güneş ışığı, atmosfer ve sayısız başka şartın hayatımızın arkasında bulunduğunu görürüz.
Ayet bu yüzden insanı nimeti yalnız sahip olduğu büyük maddi şeylerle ölçmemeye çağırır.
Nimetlerin “Sayılamaması” Kelimenin Tam Anlamıyla Matematiksel Bir İmkânsızlık mıdır
Ayetin amacı insanı matematiksel bir sayım yarışmasına sokmak değildir. Elbette belirli nimetleri listeleyebilir ve bazılarını sayabiliriz.Ancak bir nimetin ardındaki ilişkiler düşünüldüğünde mesele genişler. Bir bardak su bile yağış, yeraltı kaynakları, arıtma, altyapı, insan emeği ve doğadaki sayısız süreçle bağlantılıdır.
Bu nedenle “sayamazsınız” ifadesi, nimetlerin kapsamının ve birbirine bağlılığının insan tarafından eksiksiz biçimde kuşatılamayacak kadar geniş olduğunu anlatan güçlü bir vurgudur.
Nimet Sadece Mal, Para ve Sağlık mıdır
Hayır. Nimet kavramını yalnız maddi zenginlik veya bedensel sağlıkla sınırlandırmak oldukça dar olur.Bilgi, dostluk, güvenlik, zaman, öğrenme yeteneği, temiz su, barış ortamı ve hatta kişinin hatasını fark edip düzeltme fırsatı bile nimet olarak düşünülebilir.
Bu nedenle çok parası olmayan insanın hiç nimeti yoktur veya çok zengin insan en fazla nimete sahiptir şeklindeki ölçü doğru değildir. Nimet, banka hesabından çok daha geniş bir kavramdır.
İnsan Sahip Olduğu Nimetleri Neden Kolayca Unutur
Çünkü sürekli sahip olduğumuz şeyler zamanla normalleşir. İnsan yürüyebildiği günlerde yürümeyi düşünmeyebilir; su kesildiğinde suyun değerini daha çok fark eder.Bu psikolojik alışkanlık, nimetin değersiz olduğunu değil, insanın alışma kapasitesinin çok yüksek olduğunu gösterir. Kur’an’ın şükür çağrısı bir bakıma bu alışkanlığın oluşturduğu körlüğü kırar.
Şükür, hayatın sıradan görünen taraflarına yeniden bakıp “Bunların hiçbiri kendiliğinden benim mutlak hakkım değildi” diyebilme bilincidir.
Şükür Sadece “Elhamdülillah” Demek midir
Hayır. “Elhamdülillah” çok değerli bir hamd ve şükür ifadesidir; fakat şükrün ahlaki boyutu bununla bitmez.Su nimetine şükreden kişi suyu gereksiz yere israf etmemeye, bilgi nimetine şükreden kişi bilgisini insanları kandırmak için kullanmamaya ve güç nimetine şükreden kişi gücünü zulüm aracına dönüştürmemeye çalışmalıdır.
Bu nedenle gerçek şükür söz, farkındalık ve davranışın birlikte yönelmesidir. Dil şükrederken davranış nimeti tahrip ediyorsa önemli bir çelişki oluşur.
Şükretmek Sahip Olduğumuz Her Şeyden Memnun Olmak Zorunda Olmak mıdır
Hayır. İnsan nimeti fark ederken aynı anda hayatındaki eksiklikleri de görebilir. Şükür ile sorunları dile getirmek birbirinin zıddı değildir.Bir insan ailesine sahip olduğu için şükredebilir ama işsizlikten rahatsız olabilir. Sağlığının bazı yönlerine şükrederken başka bir sağlık problemi için tedavi arayabilir.
Şükür, “Hiçbir sorunum yok” demek değildir. Gerçekliği inkâr etmeden, sahip olunan iyilikleri de görünmez hâle getirmemektir.

“Şükret, Daha Kötüsü de Var” Demek Her Zaman Doğru mudur
Hayır. Bu söz bazen iyi niyetle söylense de acı çeken insanın yaşadığını küçümsemeye dönüşebilir.Bir kişinin ciddi bir kaybı, haksızlığı veya hastalığı varsa ona yalnız “Şükret, başkası daha kötü durumda” demek onun yaşadığı gerçek sorunu yok sayabilir. İnsan hem şükredebilir hem üzülebilir, hem nimeti görebilir hem haksızlığa itiraz edebilir.
Şükür, acıyı susturma aracı değildir. Kur’an’ın şükür öğretisi insanın duygularını inkâr ettirmemelidir.

Şükür Haksızlığa Razı Olmak mıdır
Hayır. Bir insan kendisine verilen nimetlere şükrederken adaletsizliği değiştirmeye de çalışabilir.Örneğin çalışan “İşim olduğu için şükrediyorum” diyebilir; fakat hakkı yeniyorsa bunun düzeltilmesini istemesi şükürsüzlük değildir. Bir toplum barış nimetini takdir ederken adaletsiz yasaları eleştirebilir.
Rıza ve şükür, zulme teslimiyet anlamına gelmez. Haksızlığı düzeltme çabası da nimeti doğru kullanmanın parçası olabilir.

“İnsan Çok Zalimdir” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda “inne’l-insâne le-zalûm”, yani “Şüphesiz insan çok zalimdir” denilir. “Zalûm”, zulüm kökünden gelen güçlü bir ifade olup hakkı yerinden etme ve haksız davranma eğiliminin ağırlığını anlatır.İnsan kendisine verilen nimetin kaynağını unutabilir, onu kötüye kullanabilir veya başkasının hakkını gasp edebilir. Bu yönüyle nimet karşısındaki nankörlük yalnız Allah’a karşı sözlü bir eksiklik değil, başkalarına karşı zulme de dönüşebilir.
Ancak ayet insanın değişmez biçimde kötülüğe mahkûm olduğunu söylemez. Aynı Kur’an iman eden, şükreden, adaletli ve salih insanlar hakkında da konuşur.

“İnsan Çok Nankördür” Ne Anlama Gelir
Ayette “keffâr” kelimesi kullanılır. Burada bağlama göre çok nankör, nimeti yoğun biçimde örten ve inkâr eden anlamı öne çıkar.“Keffâr” kelimesinin yoğunluk bildiren yapısı, insanın nimeti ne kadar kolay unutabildiğine dikkat çeker. Sahip olduğu onlarca iyilik görünmez hâle gelirken tek bir eksiklik bütün hayatını kaplayabilir.
Bu ifade her insanın her an aynı derecede nankör olduğu anlamına gelmez; insandaki ciddi bir eğilime karşı güçlü bir uyarıdır.

İnsan Hakkında Böyle Sert Bir İfade Kullanılması İnsan Değerini Küçültüyor mu
Hayır. Kur’an’ın insanı eleştirmesi insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine ahlaki sorumluluk taşıyan bir varlık olduğu için davranışları ciddiye alınır.İnsan hem büyük iyilik kapasitesine hem de ciddi yanlışlar yapma potansiyeline sahiptir. Kur’an yalnız insanın güzel yönlerini överek gerçekliği romantikleştirmez; zayıflıklarını da açıkça gösterir.
Eleştiri, değersizleştirme değildir. Amaç insanın kusurunu fark edip kendisini düzeltmesidir.

Nimetlerin Çokluğu Dünyadaki Acı ve Yoksulluğu Görmezden Gelmemizi mi Gerektirir
Hayır. Dünyada nimetlerin çok olması, her insanın bu nimetlere eşit eriştiği anlamına gelmez.Yeryüzünde gıda bulunmasına rağmen insanlar aç kalabilir; su kaynakları bulunduğu hâlde milyonlarca insan temiz suya erişemeyebilir. Bunun sebepleri arasında savaş, yoksulluk, dağıtım sorunları, kötü yönetim ve eşitsizlik bulunabilir.
Bu nedenle “Allah nimet verdi, o hâlde açlık sorunu yok” denilemez. Tam tersine nimet varsa, onun adil paylaşımı konusunda insanın sorumluluğu daha da görünür hâle gelir.

Şükür Toplumsal Sorumluluğa Nasıl Dönüşür
Gerçek şükür “Ben aldım, bana yeter” anlayışında kalmaz. İnsan sahip olduğu nimetin bir kısmını başkalarının yararına kullanmaya yönelir.Bir önceki 31. ayette infakın emredilmesi bu açıdan anlamlıdır. Nimetleri sayamayacağımız söylenmeden önce “Rızık olarak verdiklerimizden infak etsinler” denilmişti.
Böylece şükür ile paylaşma arasında doğrudan bir ahlaki bağ ortaya çıkar. Nimeti fark etmek, nimete karşı sorumluluk üretmelidir.

İbrâhîm Suresi 32–34. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
İbrâhîm Suresi 32. ayette gökler, yer, yağmur, ürünler, gemiler ve nehirler, 33. ayette güneş, ay, gece ve gündüz zikredilmişti. 34. ayet ise bütün bunları kuşatan bir sonuç cümlesi kurar: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.”Böylece Kur’an önce nimeti tek tek gösterir, sonra insanın bütünü kuşatamayacağını hatırlatır ve ardından zulüm ve nankörlük eğilimine dikkat çeker. Nimet anlatısı yalnız hayranlık oluşturmak için değil, insanı şükür ve sorumluluğa götürmek içindir.
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 35. ayette, surenin adını taşıyan Hz. İbrâhîm’in duasına geçilecektir: “Hani İbrâhîm şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara kulluk etmekten uzak tut.” Bu ayeti ele alırken özellikle Mekke için güven duası, güvenli toplumun dinî değer oluşu, Hz. İbrâhîm’in peygamber olmasına rağmen kendisi ve çocukları için şirkten korunma duası etmesi, soyun otomatik iman garantisi olmadığı, ebeveyn duasının çocukların iradesini ortadan kaldırmadığı, put kavramının tarihsel bağlamı ve ayetin modern siyasi mülkiyet veya üstünlük iddialarına dönüştürülmemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: İbrâhîm Suresi 34. Ayetin Ana Mesajı Nedir
İbrâhîm Suresi 34. ayet, önceki iki ayette sayılan büyük nimet listesinin ardından insanı çok sade fakat sarsıcı bir gerçekle karşılaştırır: Hayatımızı mümkün kılan nimetlerin tamamını kuşatacak bir liste yapamayız. Güneşi, suyu veya yiyeceği sayabiliriz; fakat bunların arkasında bulunan bütün şartları, ilişkileri ve her an devam eden süreçleri eksiksiz biçimde hesaplamamız mümkün değildir. İnsan çoğu zaman yalnız kaybettiğinde fark ettiği şeylerin içinde yaşamaktadır.Bu nedenle şükür, önce fark etmekle başlar. Her sabah uyanmak, nefes almak, konuşabilmek veya temiz su bulabilmek olağan hâle geldiği için değerini kaybetmez. Tam tersine sürekli olması nimet algımızı köreltebilir. Sıradan görünen şeylerin büyük bölümü aslında hayatın taşıyıcı kolonlarıdır. Kur’an insanı bu görünmezleşen nimetleri yeniden görmeye çağırır.
Fakat ayetin “Size istediğiniz şeylerden verdi” cümlesini, Allah’ın her kişisel arzuyu yerine getireceği garantisine çevirmek önemli bir hata olur. İnsan bazen çok samimi dua ettiği hâlde istediğine ulaşamaz. Bunun üzerine ona “Demek duan yeterince güçlü değildi” demek hem teolojik hem insani açıdan ağır olabilir. Allah’ın nimetlerinin çokluğu, insanın Allah üzerinde sınırsız talep hakkı bulunduğu anlamına gelmez. Kul dua eder; fakat Allah kulun siparişini yerine getirmek zorunda olan bir güç değildir.
Bu nokta iman ile hayal kırıklığı arasındaki ilişki açısından önemlidir. Bir insan istediği gerçekleşmediğinde Allah’a kırgınlık, üzüntü veya soru yaşayabilir. Bu durum otomatik olarak inkâr anlamına gelmez. İnsan Rabbine derdini de açabilir. Şükür ile hüzün birbirini iptal etmez. Peygamberlerin hayatında da hem Allah’a güven hem derin üzüntü birlikte görülebilir.
Ayetin “Allah’ın nimetlerini sayamazsınız” sözü aynı zamanda insan kibrini sınırlar. Bir kişi başarılı olduğunda emeğini elbette takdir edebilir; fakat başarısının bütün şartlarını kendisinin meydana getirdiğini söyleyemez. Doğduğu toplum, sahip olduğu beden, karşılaştığı insanlar, zamanlama ve sayısız başka unsur kendi kontrolünün dışındadır. Şükür insan emeğini yok etmez; emeği daha geniş bir gerçekliğin içine yerleştirir.
Ardından gelen “insan çok zalimdir, çok nankördür” ifadesi de tam burada anlam kazanır. İnsan nimeti kendisine mal edip kaynağını unutabilir; daha kötüsü, kendisine verilen nimeti başkasına zulmetmek için kullanabilir. Servet sömürüye, bilgi manipülasyona ve makam baskıya dönüşebilir. Böylece nimet yalnız unutulmuş olmaz; amacının tersine çevrilmiş olur. Nankörlüğün en ağır biçimlerinden biri belki de nimeti kötülüğün aracına dönüştürmektir.
Ancak Kur’an’ın insan hakkındaki bu sert eleştirisini “İnsan tamamen kötü ve değersizdir” şeklinde okumak doğru değildir. Aynı insan tövbe edebilir, şükredebilir ve iyilik üretebilir. Ayetin sertliği insanın değişmez mahkûmiyetini değil, ciddi riskini gösterir. Uyarının anlamı, değişimin mümkün olmasıdır. Değişim mümkün olmasaydı uyarının ahlaki amacı da kalmazdı.
Şükür kavramını insanları susturmak için kullanmak da ayetin ruhuna aykırıdır. Haksızlığa uğrayan birine “Şükret, sesini çıkarma” demek şükür öğretisi değildir. Bir kişi kendisine verilen nimetleri takdir ederken aynı zamanda hakkını arayabilir ve adaletsizliğe karşı çıkabilir. Şükür zulme razı olmak değil, nimeti Allah’tan bilip onu doğru kullanmaktır.
Bu özellikle toplumsal adalet konusunda önemlidir. Allah’ın yeryüzünde çok büyük nimetler yaratmış olması, bunların insanlar arasında adil biçimde dağıldığı anlamına gelmez. Milyonlarca ton gıda üretilirken insanların aç kalması, yalnız doğanın yetersizliğiyle açıklanamaz. İnsan eliyle oluşturulan savaşlar, israf ve eşitsizlikler de rol oynayabilir. Nimetin varlığı, paylaşım sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; aksine güçlendirir.
Ayet bu nedenle yalnız kişisel “Elhamdülillah” bilincine değil, toplumsal davranışa da uzanır. Suya şükür suyu kirletmemeyi, servete şükür hakkı gözetmeyi, bilgiye şükür doğru bilgiyi paylaşmayı ve güce şükür zayıfı ezmemeyi gerektirir. Şükrün en güvenilir göstergelerinden biri, nimetin başkalarına zarar vermeyecek biçimde kullanılmasıdır.
İbrâhîm Suresi 34. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Allah’ın nimetlerini yalnız para ve mal üzerinden değerlendirme. “Size istediğinizden verdi” sözünü her arzunun mutlaka gerçekleşeceği garantiye çevirme. Dua gerçekleşmediğinde insanları iman eksikliğiyle suçlama. Şükrü acıyı susturmanın veya haksızlığa razı olmanın aracı yapma. Sahip olduğun nimetleri fark et ama bunları yalnız kendine kapatma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: İnsan sayılamayacak kadar geniş bir nimet düzeninin içinde yaşar; gerçek şükür bu nimetleri fark etmek, onları Allah’tan bilmek ve kendimize ya da başkalarına zulüm üretmeyecek şekilde sorumlulukla kullanmaktır.”
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 35. ayette, bütün bu nimet ve şükür anlatısının ardından Hz. İbrâhîm’in son derece anlamlı duası başlayacaktır: “Hani İbrâhîm, ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara kulluk etmekten uzak tut’ demişti.” Bu ayeti ele alırken özellikle güvenliğin neden büyük bir ilahî nimet olduğu, Mekke’nin güvenliği için yapılan duanın anlamı, Hz. İbrâhîm’in peygamber olmasına rağmen kendisi için bile şirkten korunma istemesinin verdiği tevazu dersi, iyi bir soya mensup olmanın iman garantisi olmadığı, çocuklar için yapılan duanın onların iradesini ortadan kaldırmadığı, ebeveyn sorumluluğu ile zorlayıcı din anlayışının ayrılması ve putperestlik eleştirisinin günümüzde insanları gelişigüzel müşrik ilan etme aracına dönüştürülmemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki İbrâhîm Suresi 34. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Hayatımızda neleri artık nimet olarak görmüyoruz? Sürekli elimizde bulunduğu için sağlığımızın, suyun, güvenliğin veya sevdiğimiz insanların değerini unutuyor muyuz? Dualarımızdan biri gerçekleşmediğinde sahip olduğumuz yüzlerce nimeti tamamen görünmez mi hâle getiriyoruz? Şükrettiğimizi söylerken elimizdeki gücü ve serveti nasıl kullanıyoruz? Başkasının acısını “Şükret” diyerek susturuyor muyuz? Bize verilen nimetlerden başkalarının da pay almasını düşünüyor muyuz? Ve en önemlisi, sayamadığımız kadar çok nimetin içinde yaşarken dilimizdeki şükür hayatımızdaki adalet, paylaşma ve sorumluluğa ne kadar dönüşüyor?
“İbrâhîm 34, ‘Size istediğiniz şeylerden verdi; Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onları sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür’ buyurarak insanı hem nimetlerin genişliği hem de kendi unutkanlığıyla yüzleştirir. Bu ayet, insanın istediği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğini vaat etmez; Allah’ın kullarına sunduğu sayısız nimeti hatırlatır. Şükür yalnız ‘Elhamdülillah’ demek değil, nimeti doğru kullanmak; zulme sessiz kalmak değil, nimeti adalet ve hayır yönünde değerlendirmektir. Ayetin büyük dersi şudur: Nimetleri eksiksiz sayamayabiliriz ama onları nasıl kullandığımızın hesabını taşıyoruz; gerçek şükür, fark ettiğimiz nimeti sorumluluk ve iyiliğe dönüştürebilmektir.”
Ersan Karavelioğlu