Yûnus Suresi 40. Ayette “Onlardan Kur’an’a İman Edenler de Vardır, İman Etmeyenler de Vardır; Rabbin Bozguncuları Çok İyi Bilir” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Aynı söz iki insana ulaşabilir; biri üzerinde düşünür ve ona açılır, diğeri reddeder. Hakikat aynı kalsa da insanın hakikat karşısındaki tavrı farklı olabilir. Fakat kalplerin derinliğini ve kimin gerçekten ne amaç taşıdığını eksiksiz bilen yalnız Allah’tır.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 40. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Onlardan Kur’an’a iman edenler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin bozguncuları çok iyi bilir.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve minhum men yu’minu bihî ve minhum men lâ yu’minu bih. Ve rabbuke a‘lemu bi’l-mufsidîn.”
Bir önceki ayette Kur’an’ı:
bilgisini yeterince kuşatmadan yalanlayanlardan
söz edilmişti.
Yûnus 40 şimdi insanların vahiy karşısında tek tip olmadığını ortaya koyar:
Bazıları iman eder, bazıları etmez.
Fakat insanların iç dünyasını, niyetlerini ve hakikate karşı gerçek tutumlarını Allah eksiksiz bilir.
“Onlardan İman Edenler de Vardır” Kimleri Anlatıyor
Ayette:“Ve minhum men yu’minu bihî...”
denilir.
Yani:
“Onlardan ona iman edenler vardır.”
Buradaki “ona” ifadesi bağlam gereği Kur’an’a işaret eder.
Tefsirlerde ayetin muhataplarının kimliği ve ifadenin geleceğe dönük olup olmadığı konusunda farklı açıklamalar bulunabilir.
Bazı insanların vahyi kabul ettiği,
bazılarının ise reddetmeye devam ettiği
temel anlamdır.
Önemli nokta şudur:
Bir topluluğun tamamı aynı tepkiyi vermek zorunda değildir.
Bir Topluluğun İçinde Farklı İnsanların Bulunması Neden Önemlidir
Çünkü insanlar bazen toplulukları tek bir kişilik gibi değerlendirir.“Bunların hepsi böyledir.”
der.
Kur’an ise birçok yerde daha dikkatli bir dil kullanır.
Aynı toplumun içinde:
inanan,
inanmayan,
kararsız kalan,
araştıran,
düşmanlık eden,
adil davranan
farklı insanlar bulunabilir.
Yûnus 40’taki:
“Onlardan... olanlar da vardır, olmayanlar da...”
yapısı bize genelleme konusunda önemli bir ders verir:
İnsanları yalnızca ait oldukları grubun etiketiyle bütünüyle tanımlamak doğru değildir.
Aynı Kur’an’ı Dinleyen İnsanlar Neden Farklı Sonuçlara Ulaşır
Çünkü insan yalnızca bilgi alan pasif bir varlık değildir.İnsanın:
geçmişi,
bilgisi,
önyargıları,
korkuları,
çıkarları,
soruları,
ahlaki tercihleri
vahye yaklaşımını etkileyebilir.
Bir insan aynı ayeti duyup:
“Bunu anlamalıyım.”
diyebilir.
Bir başkası:
“Ben bunu kabul etmek istemiyorum.”
diyebilir.
Bir üçüncüsü ise:
“Henüz ikna olmadım, araştıracağım.”
diyebilir.
Bu üç durum birbirinin aynısı değildir.
Samimi araştırma ile bilinçli reddediş birbirine karıştırılmamalıdır.
İnsanların Farklı Tepki Vermesi Hakikatin Göreceli Olduğunu mu Gösterir
Hayır.İnsanların bir konuda farklı düşünmeleri:
hakikatin olmadığı
anlamına gelmez.
Örneğin birbirine zıt iki iddia aynı anda aynı anlamda doğru olmayabilir.
Kur’an:
hakikatin varlığını savunur.
Fakat insanların hakikate verdiği tepkilerin farklı olduğunu da kabul eder.
Dolayısıyla:
farklı kanaatlerin bulunması ≠ bütün kanaatlerin eşit derecede doğru olması.
İnsanların ayrılığı ile hakikatin kendisi farklı meselelerdir.
“İman Etmeyenler de Vardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve minhum men lâ yu’minu bihî”
denilir.
Yani:
“Onlardan ona iman etmeyenler de vardır.”
Kur’an insanın vahiy karşısındaki reddediş gerçeğini saklamaz.
Herkes:
aynı anda,
aynı biçimde,
aynı delille
iman etmeyecektir.
Bu, peygamberin görevinin başarısız olduğu anlamına gelmez.
Peygamberin görevi:
vahyi tebliğ etmektir.
İnsanları zorla iman ettirmek değildir.
Peygamber Herkesi İman Ettirmek Zorunda mıydı
Hayır.Hz. Muhammed:
tebliğ eder,
açıklar,
uyarır,
müjdeler.
Fakat insanların kalplerini zor kullanarak değiştirme yetkisine sahip değildir.
Bu nedenle Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde peygambere:
insanların iman etmemesinden dolayı kendisini tüketmemesi
hatırlatılır.
Hidayetin nihai kaynağı Allah’tır.
İnsan ise kendi tercihlerinden sorumludur.
Tebliğ ≠ zorla iman ettirme.
İman Zorla Oluşturulabilir mi
Gerçek anlamda iman yalnızca dış davranış değildir.Bir insan korkutularak:
bazı sözleri söylemeye
zorlanabilir.
Ama kalbin gerçekten inanması:
zorbalıkla üretilemez.
Bu nedenle inanç alanında:
ikna ile zorlama
arasındaki fark önemlidir.
Kur’an'ın tebliğ yöntemi:
delil,
hatırlatma,
düşünme,
ahlaki çağrı
üzerinden yürür.
Zorla söyletilen cümle, gerçek imanla aynı şey değildir.
Bir İnsan Bugün İman Etmiyorsa Gelecekte de Etmeyeceğini Söyleyebilir miyiz
Hayır.Yaşayan bir insan hakkında:
“Bu kişi artık kesinlikle hiçbir zaman iman etmez.”
şeklinde hüküm vermek doğru değildir.
Yûnus 40 mevcut farklılığı anlatır.
Fakat insanın geleceğini biz bilmiyoruz.
Bugün reddeden biri:
yarın araştırabilir.
Bugün önyargılı olan:
yarın düşüncesini değiştirebilir.
Bugün uzak duran:
bir gün iman edebilir.
Aynı şekilde bugün iman ettiğini söyleyen insan da ömrü boyunca imanını korumak için sorumluluk taşır.
Son hâli Allah bilir.
“Rabbin Daha İyi Bilir” İfadesi Neden Çok Önemlidir
Ayet:“Ve rabbuke a‘lem...”
der.
Yani:
“Rabbin daha iyi bilir.”
Bu ifade insanın bilgi sınırını hatırlatır.
Biz:
dış davranışı görürüz.
Allah ise:
niyeti,
bilgiyi,
mazereti,
kibri,
samimiyeti,
gizlenen amacı
bilir.
Bu nedenle insanın başkalarının kalpleri hakkında:
“Bunun gerçek niyeti kesin budur.”
diye kolayca hüküm vermesi sakıncalıdır.
Kalplerin nihai bilgisi Allah’a aittir.

Birinin İmanını veya İmansızlığını Dışarıdan Kesin Olarak Bilebilir miyiz
İnsanlar dışa yansıyan söz ve davranışlara göre dünyevî değerlendirmeler yapabilir.Fakat kişinin:
kalbinin derinliği,
Allah katındaki nihai konumu,
son nefesi
hakkında tam bilgiye sahip değildir.
Bir insan:
Müslüman olduğunu söyler
ve Müslüman olarak yaşar.
Biz ona zahire göre davranırız.
Fakat:
“Allah katındaki derecesini kesin biliyorum.”
diyemeyiz.
Aynı şekilde bir insanın bütün iç dünyasını yalnızca birkaç davranıştan okuyamayız.
Bu nedenle dinî hükümlerde:
zahire göre değerlendirme ile Allah’ın nihai hükmünü birbirinden ayırmak gerekir.

“Müfsidîn” Kimlerdir
Ayetin sonunda:“bi’l-mufsidîn”
denilir.
“Müfsid”:
bozan,
fesat çıkaran,
düzgün olanı bozmaya çalışan
anlamındadır.
“Fesad” Kur’an’da geniş bir kavramdır.
Toplumsal:
zulüm,
haksızlık,
ahlaki bozulma,
hakikati bastırma,
insanlara zarar verme
gibi farklı biçimler alabilir.
Burada bağlamda özellikle hakikate karşı tutumlarıyla bozucu bir çizgide bulunanlar söz konusudur.

İman Etmeyen Her İnsan Otomatik Olarak “Bozguncu” mudur
Ayeti böylesine basit bir eşitliğe indirgememek gerekir.Kur’an’ın farklı ayetlerinde:
inanç durumu,
zulüm,
düşmanlık,
sözleşmeye sadakat,
adalet
gibi meseleler ayrı ayrı değerlendirilir.
Bir insanın İslam’a inanmaması ile:
toplumda aktif biçimde zulüm ve fesat çıkarması
aynı kavram değildir.
Yûnus 40’ın sonundaki ifade bağlam içinde hakikate karşı bozucu tutum sergileyenlere yöneliktir.
Bu ayet:
“Her Müslüman olmayan insan toplumsal olarak kötüdür.”
demek için kullanılamaz.
Kur’an’ın adalet ilkesi buna izin vermez.

“Fesat” Yalnızca Fiziksel Şiddet midir
Hayır.Fesat:
şiddet içerebilir,
ama yalnızca şiddete indirgenmez.
Yalanı sistematik biçimde yaymak,
insanların haklarını çiğnemek,
adaleti bozmak,
gücü kötüye kullanmak,
toplumdaki güveni yok etmek
de fesadın farklı biçimleri arasında değerlendirilebilir.
Ancak her:
eleştiriyi,
itirazı,
fikir ayrılığını
da:
“fesat çıkarmak”
olarak nitelemek doğru değildir.
Eleştiri ≠ bozgunculuk.
Bir yöneticiyi eleştirmek,
bir âlimle ihtilaf etmek,
bir dinî yoruma katılmamak
tek başına fesat değildir.

“Allah Müfsidleri Bilir” Demek İnsanların Onları Cezalandırabileceği Anlamına mı Gelir
Hayır.Ayet:
“Rabbin onları bilir.”
diyor.
Bu ifade bireylere:
kendi başlarına insan avına çıkma,
başkalarını cezalandırma,
şiddet uygulama
yetkisi vermez.
Dünyevî suçlar varsa bunların değerlendirilmesi:
adil hukuk,
delil,
yetkili kurumlar
çerçevesinde yapılır.
Dinî bir ayeti:
kişisel intikam ruhsatına
dönüştürmek doğru değildir.
Allah’ın nihai hükmü Allah’a aittir.

Ayet İnsanların Kalplerini Okumaya Çalışmamamız Gerektiğini mi Öğretiyor
Evet, önemli ölçüde böyle bir ders çıkarılabilir.İnsan:
davranışları değerlendirir.
Ama niyet konusunda sınırlıdır.
Birine:
“Sen bunu kesin gösteriş için yaptın.”
demek için onun kalbini bilmek gerekir.
Biz bunu çoğu zaman bilemeyiz.
Elbette davranıştan bazı çıkarımlar yapılabilir.
Fakat:
olasılık ile kesin bilgi
karıştırılmamalıdır.
Yûnus 36’da:
zan hakikatin yerini tutmaz
denilmişti.
Yûnus 40’ın:
“Rabbin daha iyi bilir.”
ifadesi aynı epistemik tevazuyu başka bir yönden güçlendirir.

Bu Ayet Dinî Tebliğde Nasıl Bir Ahlak Öğretir
İnsan hakikati:açık,
dürüst,
merhametli
biçimde anlatabilir.
Fakat muhatap hemen kabul etmediğinde:
hakaret etmek,
aşağılamak,
zorlamak
zorunda değildir.
İman:
Allah ile insan arasındaki çok derin bir meseledir.
Tebliğ yapan kişinin görevi:
hakikati doğru biçimde sunmaktır.
Sonucun tamamını kontrol etmek değildir.
Bu yaklaşım insanı:
“Ben herkesi mutlaka ikna etmek zorundayım.”
baskısından da kurtarır.
Sen anlatırsın.
Muhatap düşünür.
Nihai hidayet ve hesap Allah’a aittir.

Yûnus 39 ve 40 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 39:“Onlar bilgisini kuşatamadıkları şeyi yalanladılar.”
demişti.
Bu, acele reddedişi eleştiriyordu.
Yûnus 40 ise insanların vahiy karşısında farklı tavırlar göstereceğini söylüyor:
Bazıları iman eder.
Bazıları etmez.
Sonra:
“Rabbin bozguncuları en iyi bilir.”
diyor.
Yani insanın görevi:
başkalarının kalplerini kesin biçimde yargılamak değil,
kendi hakikat karşısındaki tavrını düzeltmektir.
Bir sonraki aşamada da Kur’an, reddediş devam ederse peygamberin nasıl bir tutum alacağını açıklayacaktır.

Sonuç: Yûnus Suresi 40. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 40. ayet kısa olmasına rağmen insan, iman, özgürlük ve yargılama konusunda çok geniş bir düşünce alanı açar.Ayet önce son derece gerçekçi bir tespitte bulunur:
“Onlardan iman edenler de vardır, iman etmeyenler de vardır.”
Yani aynı mesaj:
her insanda aynı sonucu oluşturmaz.
Bu durum bugün de görülebilir.
İki insan aynı kitabı okur.
Biri:
“Bu beni derinden etkiledi.”
der.
Diğeri:
“Ben ikna olmadım.”
der.
Bir başkası:
“Bazı şeyleri anlamıyorum, araştırmaya devam edeceğim.”
diyebilir.
İnsan zihni ve kalbi:
mekanik bir makine değildir.
Dolayısıyla bir mesajın varlığı, herkesin otomatik olarak aynı sonuca ulaşacağı anlamına gelmez.
Fakat burada çok önemli bir denge vardır.
İnsanların farklı sonuçlara ulaşması:
“Demek ki hakikat diye bir şey yok.”
sonucunu vermez.
Kur’an kendi mesajını hak olarak sunmaya devam eder.
Fakat insana:
seçme ve karşılık verme sorumluluğu
tanır.
Bu da bize iman konusunda zorlamanın neden anlamsız olduğunu düşündürür.
Bir insanı korkutarak:
“İnandım.”
dedirebilirsin.
Ama onun kalbinde gerçek inancı zorla oluşturamazsın.
Gerçek iman:
bilinç,
kabul,
güven,
teslimiyet
ile ilgilidir.
Bu nedenle dinî tebliğ:
baskı değil, açıklama
olmalıdır.
İnsan:
delili gösterir.
Soruları cevaplar.
Yanlış bilgiyi düzeltir.
Güzel örnek olmaya çalışır.
Ama kalpleri zorla açmaya çalışmaz.
Ayetin ikinci yarısı daha da düşündürücüdür:
“Rabbin bozguncuları çok iyi bilir.”
Burada Allah’ın bilgisi insanın sınırlı bilgisine karşı konulur.
Biz bir insanı dışarıdan görürüz.
Belki:
bir konuşmasını dinleriz.
Bir paylaşımını okuruz.
Bir davranışına şahit oluruz.
Sonra bütün karakterini bildiğimizi sanabiliriz.
Oysa Allah:
o insanın ne bildiğini,
ne bilmediğini,
hangi şartlardan geçtiğini,
neden böyle davrandığını,
hangi niyetle hareket ettiğini
bilir.
Bu gerçek bizi yargılamada tevazuya çağırır.
Bu:
“Hiçbir davranışı eleştirmeyin.”
demek değildir.
Zulüm varsa:
zulüm diyebiliriz.
Yalan varsa:
yalan diyebiliriz.
Hırsızlık varsa:
hırsızlık diyebiliriz.
Ama:
“Bu insanın kalbi kesin şöyledir.”
demek başka bir iddiadır.
Davranış hakkında konuşmak ile kalbin nihai hükmünü vermek aynı şey değildir.
Bu ayrım dinî hayatta son derece önemlidir.
Bir insan namaz kılıyor olabilir.
Biz:
namaz kıldığını biliriz.
Ama:
“Allah katında kesin en samimi insan budur.”
diyemeyiz.
Bir başkası dinî olarak uzak görünebilir.
Ama onun:
yarın ne yaşayacağını,
hangi sorularla mücadele ettiğini,
Allah'a nasıl döneceğini
bilemeyiz.
Bu yüzden mümin:
başkalarının nihai kaderi hakkında konuşurken daha dikkatli olmalıdır.
Ayetin:
“müfsidîn”
ifadesi de güçlüdür.
Fesat:
hakikati ve iyiliği bozmakla ilgilidir.
Ancak bu kelimeyi:
bize muhalefet eden herkese
yapıştırmak büyük bir hata olur.
Bir insan:
sana katılmadı diye müfsid olmaz.
Bir gazeteci:
bir yanlışı eleştirdi diye müfsid olmaz.
Bir genç:
din hakkında zor sorular sordu diye müfsid olmaz.
Bir âlim:
başka bir tefsiri tercih etti diye müfsid olmaz.
Muhalefet ≠ fesat.
Bu ayrımı kaybettiğimizde dinî kavramları:
hakikati açıklamak için değil,
insanları susturmak için
kullanmaya başlarız.
Kur’an'ın ahlakı buna indirgenemez.
Yûnus 40 ayrıca insanları topluca yargılamamayı da öğretir.
Bir toplum hakkında:
“Bunların hepsi kötü.”
demek kolaydır.
Bir millet hakkında:
“Hepsi şöyledir.”
demek kolaydır.
Bir din mensuplarının tamamını:
tek karaktere indirgemek de kolaydır.
Ama insanlar:
bireydir.
Aynı ailede bile birbirinden çok farklı insanlar bulunur.
Kur’an'ın:
“Onlardan iman edenler de vardır, etmeyenler de vardır.”
şeklindeki ayrımlı dili bize daha dikkatli düşünmeyi öğretir.
İnsanları:
gruplarından önce
insan olarak
görebilmek gerekir.
Bu ayetin bir başka büyük mesajı da şudur:
Başkalarının tercihi senin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çevrendeki herkes inanmasa da:
sen kendi kararından sorumlusun.
Herkes inanıyor olsa bile:
sırf kalabalık inanıyor diye düşünmeden takip etmek de doğru değildir.
Sonuçta:
sen hakikat karşısında ne yaptın?
Bu soru kişiseldir.
Yûnus 40'ın merkezinde belki de tam olarak bu vardır:
Birileri iman eder.
Birileri etmez.
Ama sen:
ne yaptın?
Araştırdın mı?
Zanna mı uydun?
Önyargını mı korudun?
Delile açık mıydın?
İnandığın şeyi hayatına taşıdın mı?
Çünkü insan başkalarının hesabını düşünmekle o kadar meşgul olabilir ki kendi hesabını unutabilir.
Kur’an ise insanı önce kendisine döndürür.
Ve ayetin son cümlesi insanın omuzlarından bir başka yükü de kaldırır:
Allah biliyor.
Sen herkesin kalbini çözmek zorunda değilsin.
Herkes hakkında kesin hüküm vermek zorunda değilsin.
Hakikati savun.
Adil ol.
Yanlışa yanlış de.
Ama Allah’a ait olan nihai yargıçlık makamını kendine alma.
Bu hem dinî tevazu hem de insan ilişkilerindeki adalet için çok önemli bir ilkedir.
Ve belki Yûnus Suresi 40. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Başkalarının imanını, niyetini ve kalbini yargılamakla mı meşgulüz; yoksa Allah’ın insanların iç dünyasını bizden çok daha iyi bildiğini kabul edip kendi hakikat karşısındaki duruşumuza mı bakıyoruz ve bize katılmayan herkesi bozguncu ilan etmek yerine adil olabilecek kadar tevhidin bize öğrettiği sınırı koruyabiliyor muyuz?
“İnsanların dışını görürüz; kalplerin bütününü Allah bilir. Hakikati anlat, yanlış gördüğünü delille eleştir, fakat Allah’ın yerine geçip insanların nihai kaderini dağıtma. Aynı mesaj karşısında insanlar farklı tercihler yapabilir; sana düşen önce kendi tercihini hak, adalet ve samimiyet üzerine kurmaktır.”
Ersan Karavelioğlu