İbrâhîm Suresi 9. Ayette “Sizden Öncekilerin Haberi Size Gelmedi mi? Peygamberleri Açık Deliller Getirmişti; Onlar ise ‘Biz Sizinle Gönderileni İnkâr Ediyoruz ve Çağırdığınız Şey Hakkında Derin Bir Şüphe İçindeyiz’ Dediler” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İbrâhîm Suresi 8. ayette Hz. Musa, ‘Siz ve yeryüzündekilerin tamamı inkâr etseniz bile şüphesiz Allah Ganî’dir, Hamîd’dir’ diyerek Allah’ın insanların imanına, şükrüne veya övgüsüne muhtaç olmadığını hatırlatmıştı. 9. ayet ise bakışımızı daha eski toplumlara çevirir: ‘Sizden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara açık deliller getirmişti; onlar ise ellerini ağızlarına götürdüler ve “Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz. Bizi çağırdığınız şey konusunda gerçekten kuşku verici, derin bir şüphe içindeyiz” dediler.’ Ayetteki ‘onları Allah’tan başkası bilmez’ ifadesi, bize bilinmeyen bütün eski toplumların adlarını, sayılarını ve ayrıntılarını bildiğimizi sanmamamız gerektiğini öğretir; bundan gizli uygarlık haritaları veya kesin tarih hesapları çıkarmak doğru değildir. Aynı şekilde şüphe duymak ile hakikati bilinçli biçimde küçümseyip reddetmek de aynı şey değildir. Kur’an’ın eleştirdiği bağlam yalnız zihne gelen bir soru değil; delillerle karşılaşmasına rağmen ısrarlı reddedişe dönüşen tavırdır.”
Ersan Karavelioğlu
İbrâhîm Suresi 9. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Sizden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara açık deliller getirmişti. Onlar ise ellerini ağızlarına götürüp, ‘Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz ve bizi çağırdığınız şey hakkında gerçekten kuşku verici derin bir şüphe içindeyiz’ dediler.”Ayetin Arapçası ise “E lem ye’tikum nebeullezîne min kablikum kavmi Nûhin ve Âdin ve Semûde vellezîne min ba‘dihim lâ ya‘lemuhum illallâh. Câethum rusuluhum bi’l-beyyinâti fe-raddû eydiyehum fî efvâhihim ve kâlû innâ kefernâ bimâ ursiltum bihî ve innâ lefî şekkin mimmâ ted‘ûnenâ ileyhi murîb.” şeklindedir.
Bu ayet tarih, peygamberlik, delil, reddediş ve şüphe kavramlarını aynı yerde buluşturur. Geçmiş toplumların isimleri anılır; fakat daha sonra gelen bütün toplumların ayrıntılarının insan bilgisine açılmadığı özellikle belirtilir.
“Sizden Öncekilerin Haberi Size Gelmedi mi?” Ne Anlama Gelir
Ayet bir bilgi sorusundan çok uyarı ve hatırlatma üslubuyla başlar. İnsanlara, kendilerinden önce yaşamış toplumların tecrübelerinden habersizmiş gibi davranmamaları söylenir.Kur’an açısından tarih yalnız geçmişte olup biten olayların kronolojik kaydı değildir. Geçmiş toplumların davranışları, yükselişleri, hataları ve peygamberlere verdikleri cevaplar bugünkü insan için ahlaki düşünme alanı oluşturur.
Ancak tarih anlatısının amacı geçmiş toplumları küçümseyerek kendimizi üstün görmek değildir. Geçmişi bilmek, aynı yanlışları tekrar etmemek için anlamlıdır.
Nûh Kavmi Kimdir
Nûh kavmi Kur’an’da Hz. Nûh’un tebliğ ettiği toplum olarak anlatılır. Hz. Nûh onları Allah’a kulluğa çağırmış, fakat toplumunun önemli bir kısmı bu çağrıyı reddetmiştir.Kur’an Nûh kıssasını çeşitli sûrelerde farklı yönleriyle ele alır. Burada ayrıntılı tufan anlatısı verilmez; Nûh kavmi peygamberlik tarihindeki önceki örneklerden biri olarak zikredilir.
Bu yüzden İbrâhîm 9’un amacı Nûh kıssasının bütün ayrıntılarını yeniden anlatmak değil, “Sizden önce de elçiler geldi ve reddedildi” gerçeğini hatırlatmaktır.
Âd Kavmi Kimdir
Âd, Kur’an’da Hz. Hûd’un gönderildiği toplum olarak anılır. Güçleriyle, yapılarıyla ve kendilerine verilen imkânlarla ilişkilendirilen bu toplum, peygamberin tevhid çağrısına karşı çıkmıştır.Kur’an’ın bu toplum hakkındaki anlatısını modern arkeolojiye zorla bağlayıp “Şu bulunan kalıntı kesin Âd’dır” demek için sağlam delil gerekir. Her eski şehir veya kumlar altında bulunan her yapı doğrudan Âd kavmi değildir.
Vahyin bildirdiğini kabul etmek ile belgesiz tarihsel eşleştirmeler yapmak birbirinden ayrılmalıdır.
Semûd Kavmi Kimdir
Semûd kavmi Kur’an’da Hz. Sâlih’in gönderildiği toplum olarak anlatılır. Kayaları işleyerek yapılar oluşturduklarından söz edilir ve onlara verilen ilahî işaretler karşısındaki tutumları anlatılır.Burada da tarihsel ve arkeolojik ayrıntılarda ölçülü olmak gerekir. Kur’an’ın anlattığı Semûd ile tarih kaynaklarında aynı veya benzer adlarla geçen bütün toplulukları hiçbir ayrım yapmadan birebir eşitlemek ihtiyatlı değildir.
Ayetin asıl vurgusu onların mimarisinden ziyade peygamberlik mesajı karşısındaki ahlaki tavırlarıdır.
“Onlardan Sonra Gelenler” Kimlerdir
Ayet Nûh, Âd ve Semûd’u isimlendirdikten sonra “onlardan sonra gelenler” diyerek çok daha geniş bir tarih alanına işaret eder. İnsanlık tarihi Kur’an’da adı tek tek sayılan birkaç toplumdan ibaret değildir.Sayısız topluluk yaşamış, medeniyetler kurulmuş, diller ortaya çıkmış ve toplumların büyük bölümü tarih içinde kaybolmuştur. Kur’an bunların hepsinin isimlerini vermeyi amaçlamaz.
Bu ifade bize vahyin seçici tarih anlatımı yaptığını gösterir: Amaç bütün dünya tarihinin ansiklopedisini oluşturmak değil, insan için gerekli ahlaki ve dinî dersleri vermektir.
“Onları Allah’tan Başkası Bilmez” Ne Anlama Gelir
Ayette “lâ ya‘lemuhum illallâh”, yani “Onları Allah’tan başkası bilmez” denilir. Bunun güçlü anlamlarından biri, geçmişte yaşamış bütün toplumların sayısını, ayrıntılarını ve gerçek tarihini insanın bütünüyle kuşatamayacağıdır.Arkeoloji ve tarih bilimi geçmiş hakkında çok önemli bilgiler sağlayabilir. Yeni belgeler, yerleşimler ve uygarlıklar keşfedilebilir; fakat bunlar insanlığın bütün geçmişini eksiksiz bildiğimiz anlamına gelmez.
İnsan bilgisi genişleyebilir ama mutlak değildir. Allah’ın bilgisi ise geçmişi, bugünü ve gizli kalan bütün ayrıntıları kuşatır.
Bu İfadeden “Kayıp Uygarlıklar” Hakkında Gizli Teoriler Çıkarılabilir mi
Hayır. “Onları yalnız Allah bilir” sözü, insanların diledikleri hayalî uygarlıkları Kur’an’a ekleyebilecekleri anlamına gelmez.Birisi “Kur’an burada kesin olarak Atlantis’i, uzaylı uygarlıklarını veya şu gizli medeniyeti anlatıyor” diyorsa bunun için ayrıca delil sunması gerekir. Bilmediğimiz bir alana istediğimiz hikâyeyi yerleştirmek, bilgimizin sınırını kabul etmek değildir.
Ayetin söylediği şey tam tersine tevazudur: Bilmediğimiz geçmiş hakkında Allah adına kesin konuşmamalıyız.
Eski Toplumların Hepsi İlâhî Azapla mı Yok Oldu
Hayır. İnsanlık tarihinde var olmuş her toplumun sona ermesini özel ilahî azap olarak yorumlayamayız.Kur’an, belirli toplumlar hakkında vahiy yoluyla açık ceza anlatıları verir. Bu başka bir şeydir. Bir medeniyetin savaş, ekonomi, iklim, göç, salgın veya siyasi parçalanma nedeniyle sona ermesi ise tarihsel sebeplerle araştırılabilir.
Her medeniyet çöküşü = Allah’ın özel cezası şeklinde bir formül Kur’an’dan çıkarılamaz.
“Peygamberleri Onlara Açık Deliller Getirdi” Ne Anlama Gelir
Ayette “câethum rusuluhum bi’l-beyyinât”, yani “Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdi” denilir. “Beyyinât”, açıklayıcı deliller, işaretler ve hakikati ortaya koyan kanıtlar anlam alanına sahiptir.Bu deliller her peygamberin döneminde aynı biçimde olmak zorunda değildir. Vahiy, ahlaki çağrı, peygamberin doğruluğunu destekleyen işaretler ve bazı durumlarda mucizeler bu çerçevede düşünülebilir.
Önemli olan, peygamberlerin çağrısının tamamen içeriksiz ve delilsiz bir iddia olarak sunulmamasıdır.

“Apaçık Delil” Herkesi Zorunlu Olarak İman Ettirir mi
Hayır. Delil, insanı düşünmeye çağırır; fakat insanın iradesini tamamen devreden çıkaran bir mekanizma değildir.İnsan bir delili kabul edebilir, yanlış yorumlayabilir veya çıkar, kibir ve alışkanlık nedeniyle ona direnebilir. Kur’an’ın peygamber kıssalarında aynı işaretlerle karşılaşan insanların farklı tepkiler vermesi bunun örneğidir.
Delilin bulunması, insanın seçme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksi hâlde iman bilinçli yöneliş olmaktan çıkıp zorunlu fiziksel refleks hâline gelirdi.

“Ellerini Ağızlarına Götürdüler” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetteki “fe-raddû eydiyehum fî efvâhihim” ifadesi, tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmıştır. Bazı yorumlarda insanların şaşkınlık, öfke veya alay sebebiyle ellerini kendi ağızlarına götürmeleri, bazı açıklamalarda peygamberleri susturma anlamı taşıyan bir hareket veya başka mecazî anlamlar üzerinde durulmuştur.Bu nedenle tek bir beden hareketini kesin biçimde “Ayet mutlaka tam olarak bunu anlatıyor” diye belirlemek doğru değildir. Arapça ifade güçlü bir reddediş ve tepkisel tavrı göstermektedir.
Kesin olan şey şudur: Muhataplar peygamberlerin getirdiği delillere olumlu karşılık vermemiş, mesajı reddetmişlerdir.

Bu Hareket Peygamberlerle Alay Ettiklerini mi Gösteriyor
Bazı tefsir açıklamalarında alaycı veya küçümseyici tepki ihtimali öne çıkabilir. Ancak ayetin sonraki açık cümlesi zaten onların tavrını net biçimde verir: “Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz.”Dolayısıyla bedensel hareketin tam biçimi konusunda kesinlik üretmeden de ayetin mesajı anlaşılabilir. Onların tavrı sıradan bir “Anlayamadım, biraz daha anlatır mısınız?” sorusu değildir.
Metin, açık bir reddediş ve ardından derin şüphe iddiası aktarmaktadır.

“Biz Sizinle Gönderileni İnkâr Ediyoruz” Ne Anlama Gelir
Bu söz, peygamberlerin getirdiği mesajı açık biçimde reddettiklerini gösterir. Burada “Ben henüz ikna olmadım” ile “Getirdiğinizi reddediyorum” arasında bir fark vardır.Bir insan gerçekten bilgi eksikliği nedeniyle ikna olmayabilir. Başka biri ise delillerle karşılaşmasına rağmen çıkarı veya kibri nedeniyle reddedişini sürdürebilir.
Kur’an insanların iç dünyasını Allah kadar bilemeyeceğimizi de öğretir. Bu nedenle belirli bir kişinin neden inanmadığı konusunda kolayca niyet okumak doğru değildir.

“Derin Bir Şüphe İçindeyiz” Ne Anlama Gelir
Ayette “ve innâ lefî şekkin mimmâ ted‘ûnenâ ileyhi murîb” denilir. “Şekk” şüpheyi, “murîb” ise insanı kuşkuya düşüren, huzursuz eden, tereddüt uyandıran bir durumu ifade eder.Yani muhataplar yalnız “Biraz emin değiliz” demiyor; peygamberlerin çağrısına karşı ciddi ve rahatsız edici bir kuşku içinde olduklarını söylüyorlar.
Fakat bu ayeti kullanarak her şüphe yaşayan insanı otomatik olarak aynı kategoriye koymak doğru değildir. Şüphenin sebebi, insanın hakikat karşısındaki tavrı ve araştırmaya açıklığı önemlidir.

Şüphe Duymak Günah veya Küfür müdür
Şüphe zihinde ortaya çıkabilen insani bir durumdur. İnsan bir dinî iddiayı, yorumu veya delili ilk anda anlamayabilir ve “Bundan emin değilim” diyebilir.Samimi şüphe, insanı araştırmaya yöneltebilir. Böyle bir kişiye hemen “İnkârcısın” demek onun sorusunu anlamadan hüküm vermek olur.
İbrâhîm 9’daki bağlamda ise şüphe ifadesi peygamberlerin apaçık delillerini reddeden toplulukların daha geniş tavrı içinde geçmektedir. Dolayısıyla samimi tereddüt ile inatçı reddedişi ayırmak gerekir.

Vesvese ve İstem Dışı Şüpheler Bu Ayetin Kapsamında mıdır
İnsanın zihnine istemeden gelen düşünceler ve vesveseler, bilinçli biçimde benimsenmiş inanç kararlarıyla aynı şey değildir. Bir düşüncenin akla gelmesi, insanın o düşünceyi onayladığı anlamına gelmez.Bu özellikle dini hassasiyeti yüksek insanların gereksiz suçluluk duymasını önlemek açısından önemlidir. İstem dışı düşünce = bilinçli inkâr şeklinde bir eşitlik kurulamaz.
İnsan şüphesi varsa araştırabilir, sorabilir ve güvenilir bilgi kaynaklarına başvurabilir. Hakikat arayışı korkuyla değil, dürüstlükle güçlenir.

İbrâhîm Suresi 8 ve 9. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
İbrâhîm Suresi 8. ayette bütün insanların inkâr etmesi hâlinde bile Allah’ın Ganî ve Hamîd olduğu, yani bundan hiçbir şey kaybetmeyeceği anlatılmıştı. 9. ayette ise gerçekten geçmiş toplumlarda peygamberleri reddeden insanların bulunduğu hatırlatılır.Bu iki ayet birlikte, insan reddedişinin Allah’a zarar vermediğini fakat insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını gösterir. İnsan Allah’a zarar veremez; fakat kendi ahlaki ve ahiret sonucunu etkileyebilir.
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 10. ayette, peygamberler bu şüpheye cevap vererek “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O sizi günahlarınızı bağışlamak ve belirlenmiş bir süreye kadar size mühlet vermek için çağırıyor” diyecek; toplumlar ise “Siz de bizim gibi birer insansınız; atalarımızın taptıklarından bizi çevirmek istiyorsunuz. Öyleyse bize açık bir delil getirin” karşılığını vereceklerdir. Bu ayeti ele alırken özellikle “Allah hakkında şüphe mi var?” sözünün samimi soruyu küçümsemek için kullanılmaması, fıtrat ve yaratılış delili, peygamberlerin insan olmasının neden itiraz konusu edildiği, ataların dini ile hakikat arasındaki fark ve mucize talebinin delil istemekle inatçı gösteri talebi arasındaki sınırı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: İbrâhîm Suresi 9. Ayetin Ana Mesajı Nedir
İbrâhîm Suresi 9. ayet insanı önce tarih karşısında tevazuya çağırır. Nûh, Âd ve Semûd gibi bazı toplumların isimlerini biliriz; fakat Kur’an hemen ardından “Onlardan sonra gelenleri Allah’tan başkası bilmez” diyerek insanın bilgi sınırını hatırlatır. İnsanlık tarihi, bugün elimizde bulunan birkaç kitap ve arkeolojik buluntudan çok daha geniştir. Bu yüzden bilmediğimiz boşlukları hayalî teorilerle doldurup sonra bunlara “Kur’an’ın gizli tarihi” adını vermek yerine, bilmediğimiz yerde durmayı öğrenmek gerekir.Ayet tarih biliminin değerini küçümsemez. Arkeoloji, dilbilim, antropoloji ve tarih sayesinde geçmiş hakkında büyük miktarda bilgi öğrenebiliriz. Yeni uygarlıklar veya yerleşimler keşfedilebilir ve bilgilerimiz değişebilir. Fakat bilimin ilerleyebilmesi zaten insan bilgisinin tamamlanmamış olduğunu kabul etmesine bağlıdır. “Allah bilir” demek araştırmayı terk etmek değil, araştırmanın sonunda bile mutlak bilgi iddiasında bulunmamaktır.
Nûh, Âd ve Semûd’un anılması ise tarih bilgisinin ahlaki amacını gösterir. Kur’an bize yalnız “Bu halklar yaşamıştı” demekle yetinmez; onların peygamberlere karşı verdikleri cevapları hatırlatır. Demek ki geçmişi bilmenin asıl değeri, insanın bugünkü davranışına ışık tutmasıdır. Tarih, övünmek için ezberlenen isimler değil; yanlışlarımızı görebileceğimiz bir aynadır.
“Peygamberleri onlara açık deliller getirmişti” ifadesi, peygamberlik çağrısının akıl dışı ve delilden tamamen kopuk bir kör kabul talebi olmadığını da gösterir. Ancak açık delil bile insan iradesini ortadan kaldırmaz. İnsan delilin gücünü kabul edebilir veya çeşitli sebeplerle reddedebilir. Bu nedenle dinî iletişimde “Ben delili söyledim, sen hâlâ kabul etmiyorsan kesin kötü niyetlisin” şeklindeki kolaycı hüküm de doğru değildir. Bir insanın gerçekten neyi anladığını ve hangi sebeple ikna olmadığını araştırmak gerekebilir.
Ayetteki “ellerini ağızlarına götürdüler” ifadesi de ilmî ihtiyatın güzel bir örneğidir. Müfessirler bunun ayrıntısı hakkında farklı açıklamalar yapmıştır. Böyle yerlerde vahyin söylemediği ayrıntıyı kesinleştirmek yerine “Tefsirlerde çeşitli açıklamalar vardır” diyebilmek daha dürüsttür. Kur’an’ın mesajını anlamak için her küçük hareketin santim santim yeniden inşa edilmesi gerekmez. Kesin olan, onların peygamberlerin çağrısına güçlü bir reddedişle karşılık verdikleridir.
Ayetin en hassas yönlerinden biri şüphe meselesidir. Muhataplar kendilerini “derin bir şüphe içinde” olarak ifade ederler. Fakat bundan “Şüphe yaşayan herkes kötüdür” sonucu çıkarılmamalıdır. İnsan bazen samimi biçimde sorar, anlamadığı için tereddüt eder veya kendisine öğretilen dinî bilginin doğru olup olmadığını araştırır. Böyle bir şüphe, hakikate giden sürecin parçası olabilir. Samimi soru ile hakikati küçümsemek aynı şey değildir.
İstem dışı zihinsel düşünceler konusunda da ayet ağır bir yük hâline getirilmemelidir. İnsan aklına gelen her düşüncenin ahlaki faili değildir. Özellikle sürekli “Acaba bu düşünce geldi diye imanımı kaybettim mi?” korkusuna kapılan bir insan için, akla gelen düşünce ile bilinçli tercihi birbirinden ayırmak önemlidir. İman, insanın zihnine hiçbir zaman soru gelmemesi değil; sorularının içinde dürüstçe hakikate yönelmeye devam edebilmesidir.
Ayet bununla birlikte şüphenin arkasına saklanan inatçılığı da görmezden gelmez. İnsan bazen gerçekten cevabını aradığı için değil, hiçbir cevabı kabul etmemek için sürekli yeni itirazlar üretebilir. Bir delil geldiğinde başka bir şart, o şart karşılandığında yeni bir talep ortaya koyabilir. Kur’an’ın eleştirdiği çizgi, samimi araştırmadan çok hakikatle ilişkiyi baştan kapatan tavırdır. Bu ayrımı yapmak kolay olmayabilir; bu yüzden insanların kalpleri hakkında son hükmü Allah’a bırakmak gerekir.
İbrâhîm Suresi 9. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Geçmiş hakkında bildiklerini mutlaklaştırma; insanlık tarihinin Allah’ın bilgisi yanında ne kadar sınırlı bilindiğini unutma. Bilinmeyen toplumlar üzerinden gizli uygarlık ve kehanet teorileri üretme. Geçmiş kavimlerin sona erişini günümüz afetlerine gelişigüzel uygulama. Peygamberlerin delil getirdiğini kabul et ama delilin insan iradesini zorunlu olarak ortadan kaldırmadığını bil. Samimi şüpheyi, istem dışı vesveseyi ve bilinçli reddedişi birbirine karıştırma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Tarih insana yalnız geçmişte kimlerin yaşadığını değil, hakikat karşısında nasıl bir tavır takındığını da gösterir; bize düşen ise geçmişi yargılamakla yetinmek değil, aynı tavrın bugün kendi içimizde bulunup bulunmadığını sorgulamaktır.”
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 10. ayette, peygamberlerin bu şüphe karşısındaki cevabı gelecektir: “Peygamberleri dediler ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O sizi günahlarınızdan bağışlamak ve belirli bir süreye kadar size mühlet vermek için çağırıyor.” Muhatapları ise “Siz de bizim gibi birer insansınız; bizi atalarımızın kulluk ettiklerinden uzaklaştırmak istiyorsunuz. Öyleyse bize açık bir delil getirin” diyeceklerdir. Bu ayeti ele alırken özellikle Allah’ın varlığı hakkında soru sormanın otomatik olarak alay veya küfür sayılmaması, peygamberlerin yaratılış üzerinden sunduğu delilin anlamı, bağışlanma çağrısının insanlara dönüş kapısı bırakması, peygamberin insan oluşunun peygamberliğe engel olmadığı, ataların inancının sırf eski olduğu için doğru sayılamayacağı ve mucize talebinin samimi delil arayışı ile sürekli yeni gösteri talebi arasındaki farkı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki İbrâhîm Suresi 9. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Geçmişi gerçekten ders almak için mi öğreniyoruz, yoksa kendi üstünlüğümüzü kanıtlamak için mi? Bilmediğimiz tarihsel boşlukları kolayca kesin teorilerle dolduruyor muyuz? Bize bir soru soran kişiye hemen “İnkârcı” mı diyoruz, yoksa gerçekten neyi anlamadığını dinliyor muyuz? Kendi şüphemiz olduğunda araştırmaya mı yöneliyoruz, yoksa korkudan soruyu bastırıyor muyuz? Açık bir delille karşılaşınca fikrimizi değiştirebiliyor muyuz, yoksa her cevaptan sonra yeni bir kaçış yolu mu üretiyoruz? Ve en önemlisi, geçmiş toplumların hakikat karşısındaki tavrını okurken aynı inat, kibir veya düşünmeden reddetme eğiliminin bugün bizde bulunabileceğini hesaba katıyor muyuz?
“İbrâhîm 9, ‘Nûh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara açık deliller getirmişti…’ buyurarak hem tarihsel hafızayı hem de insan bilgisinin sınırını hatırlatır. ‘Onları yalnız Allah bilir’ sözü gizli uygarlık teorileri üretmek için değil, bilmediğimiz yerde tevazu göstermek içindir. Peygamberlerin açık deliller getirmesi, insanların zorla iman edeceği anlamına gelmediği gibi, ayetteki şüphe ifadesi de her samimi soruyu veya istem dışı tereddüdü inkârla eşitlememizi gerektirmez. Ayetin büyük dersi şudur: Geçmişin haberlerini yalnız başkalarını yargılamak için değil, delil karşısında kendi tavrımızın ne kadar samimi olduğunu görmek için oku.”
Ersan Karavelioğlu