📖 İbrâhîm Suresi 11. Ayette “Biz de Sizin Gibi Birer İnsanız; Fakat Allah Kullarından Dilediğine Lütufta Bulunur” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,431
2,736,288
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 İbrâhîm Suresi 11. Ayette “Biz de Sizin Gibi Birer İnsanız; Fakat Allah Kullarından Dilediğine Lütufta Bulunur” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“İbrâhîm Suresi 10. ayette peygamberlerin muhatapları, ‘Siz de bizim gibi birer insansınız; bizi atalarımızın kulluk ettiklerinden uzaklaştırmak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin’ demişlerdi. 11. ayette peygamberler bu itirazın ilk kısmını reddetmez; tam tersine ‘Biz de sizin gibi birer insanız’ diyerek peygamberlerin insan oluşunu açıkça kabul ederler. Fakat hemen ardından temel farkı belirtirler: ‘Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur.’ Peygamberlik insanın kendi başına elde ettiği bağımsız bir güç veya biyolojik üstünlük değil, Allah’ın seçimi ve lütfudur. Ayet ayrıca mucize konusunda da sınır koyar: ‘Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir.’ Böylece peygamberin mucize üreten bağımsız bir kudret sahibi olmadığı açıklanır. Ayetin sonundaki ‘Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler’ ifadesi ise tevekkülün sebepleri terk etmek değil, bütün çabanın ardından nihai güveni Allah’a bağlamak olduğunu öğretir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ İbrâhîm Suresi 11. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin genel anlamı şöyledir: “Peygamberleri onlara dediler ki: Biz de sizin gibi insanlardan başkası değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

Ayetin Arapçası ise “Kâlet lehum rusuluhum in nahnu illâ beşerun mislukum ve lâkinnallâhe yemunnu alâ men yeşâu min ibâdih. Ve mâ kâne lenâ en ne’tiyekum bi-sultânin illâ bi-iznillâh. Ve alallâhi fe’l-yetevekkeli’l-mu’minûn.” şeklindedir.

Ayet üç temel gerçeği aynı yerde toplar: Peygamberler insandır, peygamberlik Allah’ın lütfudur ve mucize Allah’ın iznine bağlıdır. Bütün bunların ardından müminlerin güvenlerini nihai olarak Allah’a bağlamaları istenir.

2️⃣ “Biz de Sizin Gibi Birer İnsanız” Ne Anlama Gelir ❓​

Peygamberler muhataplarının “Siz de bizim gibi insansınız” sözünü inkâr etmez. Onların cevabı açıkça “Evet, biz de sizin gibi insanız” anlamına gelir.

Bu, Kur’an’ın peygamber anlayışında son derece önemlidir. Peygamberler yaratılmıştır; yerler, içerler, yorulurlar, üzülürler ve ölümlüdürler. İlah değildirler ve Allah’ın özelliklerine bağımsız biçimde sahip değillerdir.

Onları peygamber yapan şey insanlıklarının ortadan kalkması değil, Allah’ın kendilerine vahiy ve görev vermesidir.

3️⃣ Peygamberlerin İnsan Olması Bir Eksiklik midir ❓​

Hayır. Aslında insanlara insan bir peygamber gönderilmesi, mesajın yaşayarak gösterilebilmesi açısından anlamlıdır.

Eğer peygamber insan hayatının ihtiyaçlarını, korkularını, ilişkilerini ve sorumluluklarını hiç yaşamayan başka türden bir varlık olsaydı insanlar “O bizim şartlarımızı yaşamıyor” diyebilirdi.

Peygamberin insan oluşu, onun örnekliğini mümkün kılar. İnsanlara nasıl yaşanacağını gösteren kişinin insan olması, peygamberliğin zayıflığı değil hikmet boyutudur.

4️⃣ Peygamber İnsan ise Onu Diğer İnsanlardan Ayıran Nedir ❓​

Ayet bunun cevabını hemen verir: “Fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur.”

Peygamber diğer insanlarla aynı yaratılmışlık kategorisindedir; fakat Allah onu vahiy ve peygamberlik göreviyle seçer. Fark biyolojik tür farkı değil, görev ve ilahî seçim farkıdır.

Bu nedenle peygamberi sıradanlaştırmak da ilahlaştırmak da doğru değildir. O insandır ama Allah tarafından seçilmiş elçidir.

5️⃣ “Allah Kullarından Dilediğine Lütufta Bulunur” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette kullanılan ifade, peygamberliğin insanın kendi başına elde ettiği bir makam olmadığını gösterir. İnsan çalışarak iyi bir âlim veya ahlaklı bir kişi olabilir; fakat “Çok çalışırsam peygamber olurum” diye bir yol yoktur.

Peygamberlik ilahî seçime bağlıdır. Allah kullarından kimi bu görev için seçerse ona vahiy ve peygamberlik nimeti verir.

Bu lütuf, seçilen kişinin Allah’tan bağımsız güç kazanması anlamına gelmez. Tam tersine peygamberlik görevinin kaynağının Allah olduğunu vurgular.

6️⃣ Allah’ın Dilediğine Lütfetmesi Keyfîlik Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır. Kur’an Allah’ı yalnız irade sahibi olarak değil, aynı zamanda Hakîm, yani hikmet sahibi olarak tanıtır.

Bu nedenle “Allah dilediğine verir” ifadesi, rastgele ve anlamsız seçim yaptığı şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsan ilahî hikmetin bütün ayrıntılarını bilemeyebilir; fakat Allah’ın iradesini insanlardaki kapris veya kayırmacılıkla aynılaştırmak doğru değildir.

İlahî seçim Allah’ın bilgisi, hikmeti ve iradesiyle ilgilidir; insan keyfîliğiyle değil.

7️⃣ Peygamberlik Irksal veya Soysal Üstünlük Sağlar mı ❓​

Peygamberlik belirli bir peygamberin şahsına verilen görevdir; bundan onun bütün soyunun veya milletinin otomatik olarak diğer insanlardan üstün olduğu sonucu çıkmaz.

Bir peygamberin çocuğu olmak insanı kendiliğinden takvâ sahibi yapmadığı gibi, belirli bir kavme mensup olmak da kurtuluş garantisi değildir. Kur’an’ın birçok kıssasında soy ile ahlaki değer arasındaki otomatik bağın reddedildiği görülür.

Dolayısıyla ilahî seçimden kalıtsal ayrıcalık sistemi üretmek doğru değildir.

8️⃣ “Bize Bir Sultan Getirin” Talebine Peygamberler Nasıl Cevap Veriyor ❓​

Bir önceki ayette toplumlar peygamberlerinden “Bize apaçık bir sultan/delil getirin” istemişlerdi. 11. ayette peygamberler buna şu cevabı verir: “Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir.”

Bu cevap mucizenin peygamberin kişisel emrine bağlı olmadığını gösterir. Peygamber insanların istediği anda istediği olağanüstü olayı üretmek zorunda olan bir gösterici değildir.

Mucize Allah’ın fiili ve izniyle gerçekleşir; peygamberin bağımsız kudretiyle değil.

9️⃣ “Sultan” Burada Ne Anlama Gelir ❓​

Sultan kelimesi Kur’an’da bağlama göre güç, yetki, açık delil veya kanıt anlamında kullanılabilir. Burada muhatapların peygamberlik iddiasını destekleyecek açık bir delil veya işaret istemeleri bağlamında anlaşılır.

Kelimeyi her geçtiği yerde modern anlamdaki siyasi hükümdar şeklinde okumak doğru değildir. Dil bağlamı belirleyicidir.

Bu ayette söz konusu olan peygamberlik iddiasının doğruluğunu gösterecek Allah kaynaklı delildir.

🔟 Peygamber İstediği Zaman Mucize Gerçekleştirebilir mi ❓​

Kur’an’ın bu ayetine göre peygamberin Allah’tan bağımsız, sınırsız bir mucize üretme yetkisi yoktur.

Peygamber mucizeyi kendi kişisel gücüyle meydana getiren ilahî bir varlık değildir. Allah dilerse mucize verir; peygamber de onu tebliğin bir işareti olarak gösterir.

Bu ayrım peygamber sevgisini azaltmaz. Tam tersine peygamberin gerçek makamını korur ve onu Allah’ın yerine koyma tehlikesinden uzaklaştırır.

1️⃣1️⃣ Peygamberlerden Mucize İstemek Her Zaman Yanlış mıdır ❓​

Delil istemek başlı başına yanlış değildir. Bir insan ciddi bir iddianın doğruluğunu anlamak için kanıt sorabilir.

Fakat Kur’an kıssalarında bazı toplulukların problemi, bir delil gördükten sonra sürekli yeni gösteriler talep etmeleri ve hiçbir delili yeterli görmemeleridir. Böyle durumda mesele samimi araştırmadan uzaklaşıp şartları sürekli değiştirmeye dönüşebilir.

Ayrım önemlidir: Delil istemek başka, hiçbir delili değerlendirmemeye karar vermek başkadır.

1️⃣2️⃣ “Allah’ın İzni” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet mucizeyi “bi-iznillâh”, yani Allah’ın izniyle kayıt altına alır. Bu ifade yaratılmış hiçbir varlığın Allah’tan bağımsız mutlak güç sahibi olmadığını gösterir.

Peygamber bir sebep veya araç olabilir; fakat olağanüstü olayın nihai kaynağı Allah’tır. Bu anlayış tevhidin korunması açısından son derece önemlidir.

Aynı ilke başka alanlarda da geçerlidir: Sebebi kabul etmek Allah’ı reddetmek değildir; sebebi Allah’tan bağımsız mutlak güç hâline getirmek ise problemli olabilir.

1️⃣3️⃣ “Allah’ın İzniyle” Demek İnsanların Hiçbir Etkisi Yoktur Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır. Kur’an sebepleri tamamen anlamsızlaştırmaz. Peygamber tebliğ eder, doktor tedavi eder, çiftçi eker, öğretmen öğretir ve insan çeşitli sonuçların ortaya çıkmasında gerçek sebeplerden biri olabilir.

Fakat hiçbir sebep mutlak ve bağımsız yaratıcı güç değildir. İnsan kendi yeteneği ve imkânıyla çalışır; sonucu ise Allah’ın yaratma düzeni içinde ortaya çıkar.

Bu nedenle Allah’ın izni sebep-sonuç ilişkisini yok etmek değil, sebebi ilahlaştırmamaktır.

1️⃣4️⃣ “Müminler Allah’a Tevekkül Etsinler” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda “ve alallâhi fe’l-yetevekkeli’l-mu’minûn”, yani “Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler” denilir.

Tevekkül, güvenin nihai yönünü Allah’a çevirmektir. İnsan plan yapar, çalışır ve gerekli tedbirleri alır; fakat sonucu kendi gücünün mutlak eseri saymaz.

Tevekkül sebepleri terk etmek değil, sebeplerin üzerinde Allah’a güvenmektir.

1️⃣5️⃣ Tevekkül Çalışmamak veya Tedbirsizlik midir ❓​

Hayır. Tevekkülü “Ben hiçbir şey yapmayayım, Allah halleder” şeklinde anlamak doğru değildir.

İnsan hasta olduğunda doktora gider, yolculuğa çıkarken hazırlık yapar, geçimini sağlamak için çalışır ve tehlikeye karşı makul önlem alır. Bunların hiçbiri tevekküle aykırı değildir.

Aksine tedbir almak insanın sorumluluğudur; sonucu mutlak biçimde kontrol edemediğini bilmek ise tevekkülün parçasıdır.

1️⃣6️⃣ Doktora, Arkadaşa veya Bir Uzmana Güvenmek Tevekküle Aykırı mıdır ❓​

Hayır. İnsan başka insanlardan yardım isteyebilir ve onların uzmanlıklarına güvenebilir. Bu, onları Allah’a rakip ilahlar hâline getirmediği sürece normal sebep ilişkisidir.

Bir doktora “Bu konuda sana güveniyorum” demek, doktorun bağımsız biçimde mutlak şifa verdiğine inanmak anlamına gelmez. Aynı şekilde dosttan yardım istemek veya avukatla çalışmak da Allah’a tevekkülü bozmaz.

İnsanî yardım ile ilahî tevekkül birbirinin alternatifi değildir.

1️⃣7️⃣ Tevekkül Sonucun Mutlaka İstediğimiz Gibi Olacağına İnanmak mıdır ❓​

Hayır. Tevekkül “Allah’a güvenirsem mutlaka benim istediğim sonuç gerçekleşir” şeklinde bir garanti değildir.

İnsan bütün tedbirleri aldığı hâlde istediği sonucu elde edemeyebilir. Hastalık iyileşmeyebilir, iş başvurusu kabul edilmeyebilir veya plan beklenmedik sebeplerle bozulabilir.

Tevekkül, sonucu Allah’a bırakırken sorumluluğu yerine getirmektir; Allah’ı kendi planımızı gerçekleştirmek zorunda olan bir güç gibi görmek değildir.

1️⃣8️⃣ İbrâhîm Suresi 10 ve 11. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

İbrâhîm Suresi 10. ayette insanlar peygamberlerine “Siz de bizim gibi birer insansınız” demiş ve açık delil istemişlerdi. 11. ayette peygamberler insan olduklarını kabul eder, fakat Allah’ın kullarından dilediğine peygamberlik lütfunda bulunduğunu açıklarlar.

Ardından mucizenin kendi ellerinde bağımsız bir güç olmadığını, Allah’ın izni olmadan delil getiremeyeceklerini söylerler. Son olarak bütün bu karşı çıkışlar karşısında tevekkül vurgulanır: Müminlerin nihai dayanağı Allah’tır.

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 12. ayette, peygamberlerin tevekkül gerekçesi daha da açılacaktır: “Allah bize yollarımızı göstermişken neden O’na tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle Allah’ın yol göstermesi ile insanın sorumluluğunun birlikte düşünülmesi, peygamberlerin eziyete sabretmesinin zulme teslimiyet anlamına gelmemesi, sabrın meşru direnç ve istikrarla ilişkisi, tevekkülün tedbirsizlik olmadığı ve eziyet gören kişiye “sabret” diyerek onu susturmanın yanlışlığı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: İbrâhîm Suresi 11. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

İbrâhîm Suresi 11. ayet peygamberlik konusunda iki aşırı uç arasında çok net bir denge kurar. Bir tarafta peygamberi “O da sıradan bir insan, o hâlde söylediklerinin hiçbir özel değeri yok” diyerek küçümsemek; diğer tarafta ise peygamberi insanlığın dışına çıkarıp ilahî özelliklere bağımsız biçimde sahip bir varlık gibi görmek vardır. Ayetin cevabı ikisini de reddeder: Peygamber insandır, fakat Allah’ın seçtiği ve vahiy verdiği insandır.

Peygamberlerin “Biz de sizin gibi insanız” sözü özellikle önemlidir. Bu ifade peygamberlerin kendi insanlıklarını gizlemediklerini gösterir. Onların büyüklüğü biyolojik olarak başka türden varlık olmalarında değil, Allah’ın verdiği görevi sadakatle taşımalarında yatar. Böylece Kur’an peygamber sevgisini ilahlaştırmadan, peygamberlik makamını da sıradanlaştırmadan korur.

“Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur” ifadesi ise peygamberliğin kazanılmış bir kariyer olmadığını öğretir. Peygamberlik Allah’ın seçimidir. Fakat bundan belirli bir soyun, milletin veya ailenin sonsuza kadar otomatik üstünlüğü sonucu çıkarılamaz. Peygamberin yakınında olmak, onunla aynı kavimden gelmek veya soyundan bulunmak tek başına takvâ garantisi değildir. İlahî görev kişiseldir; ahlaki sorumluluk da kişiseldir.

Ayetin mucize konusunda getirdiği sınır da aynı derecede önemlidir. Peygamberler “Allah’ın izni olmadan size bir delil getiremeyiz” diyerek olağanüstü güçlerini sergileyen bağımsız varlıklar olmadıklarını açıklarlar. Bu, mucizenin peygamberi ilahlaştırmak için değil, peygamberliğini destekleyen Allah kaynaklı bir işaret olarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Peygamber mucizeyi kendi istediği anda üretmek zorunda olan bir gösteri sanatçısı değildir.

Bu ölçü, peygamberlere duyulan sevginin sınırlarını da berraklaştırır. Peygamberi sevmek, ona Allah’ın vermediği bağımsız güçleri vermek değildir. İnsan peygamberden Allah’ın elçisi olarak öğrenir, onun örnekliğini izler ve ona saygı gösterir; fakat nihai dua, kulluk ve mutlak güven Allah’a yönelir. Peygamber Allah’a götüren rehberdir; Allah’ın yerine geçen hedef değildir.

Ayetin sonunda gelen tevekkül vurgusu da bundan dolayı anlamlıdır. Peygamberler karşılarında kendilerini reddeden, mucize talep eden ve baskı uygulayabilen toplumlar bulunmasına rağmen güvenlerini Allah’a bağlarlar. Fakat bu güven onları pasif hâle getirmez. Onlar konuşmaya, açıklamaya, mücadele etmeye ve görevlerini sürdürmeye devam ederler. Tevekkülün Kur’an’daki görünümü tam da budur: Çabayı bırakmadan sonucu Allah’a emanet etmek.

Bu yüzden tevekkülü tedbirsizlikle karıştırmak ciddi bir hatadır. Bir insan “Allah’a güveniyorum” diyerek tedaviyi reddetmek, tehlikeli davranışlarda bulunmak veya sorumluluklarını yerine getirmemek zorunda değildir. Allah’a güvenmek doktoru, ilacı, planı ve uzmanlığı düşman hâline getirmez. Sebebe başvurmak kulluğun, sebebi mutlaklaştırmamak ise tevekkülün parçasıdır.

Tevekkülün başka insanlardan yardım almayı reddetmek anlamına gelmediğini de görmek gerekir. İnsan ailesinden, dostlarından, uzmanlardan veya kurumlardan yardım alabilir. Peygamberlerin kendileri de toplumsal hayat içinde insanlarla birlikte hareket etmişlerdir. Sorun insan yardımını kabul etmek değil, yaratılmış bir varlığı Allah’tan bağımsız mutlak kurtarıcı hâline getirmektir. “Allah bana yeter” demek “Hiç kimsenin yardımına ihtiyacım yok” demek değildir.

Ayet aynı zamanda başarı anlayışımızı da düzeltir. Peygamber Allah’a tevekkül ettiği hâlde her istediği şeyin hemen gerçekleştiğini görmeyebilir. Bazı insanlar onu reddeder, bazı mücadeleler yıllarca sürer ve peygamber sonuçların tamamını hayattayken görmeyebilir. Bu da gösterir ki tevekkül, istediğimiz sonucun kesinleşmesi değil, sonucu kontrol edemediğimiz yerde bile Allah’a güvenmeye devam edebilmektir.

İbrâhîm Suresi 11. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Peygamberleri ilahlaştırma ama sıradanlaştırma da; onlar insan fakat Allah tarafından seçilmiş elçilerdir. Peygamberliği soy, ırk veya biyolojik üstünlüğe dönüştürme. Mucizeyi peygamberin bağımsız gücü sanma; o Allah’ın izniyle gerçekleşir. Delil istemeyi küçümseme ama peygamberi istediğin anda mucize üretmek zorunda olan biri gibi de görme. Allah’a tevekkül ederken çalışmayı, tedbiri, tedaviyi ve insanlardan meşru yardım almayı bırakma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: İnsan görevini yapar, peygamber tebliğini sürdürür, sebeplere başvurulur; fakat hiçbir insan, hiçbir sebep ve hiçbir mucize Allah’tan bağımsız değildir. Müminin nihai güveni yalnız Allah’adır.”

Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 12. ayette, peygamberlerin bu tevekkülünün nedenini kendi sözleriyle açıklayacakları görülür: “Allah bize yollarımızı göstermişken neden O’na tevekkül etmeyelim? Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle hidayetin Allah’tan olması ile insanın gerçek sorumluluğunun birlikte korunması, sabrın zulme boyun eğmek olmadığı, eziyet gören kişiye yalnız “sabret” deyip onu yardımsız bırakmanın yanlışlığı, sabır ile meşru mücadele arasındaki ilişki, peygamberlerin baskı karşısındaki direnci ve tevekkülün tedbir, mücadele ve insan desteğiyle birlikte nasıl yaşandığı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki İbrâhîm Suresi 11. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Peygamberleri gerçekten Kur’an’ın tanıttığı yerde mi tutuyoruz? Onları sevdiğimizi söylerken Allah’ın vermediği bağımsız güçler mi yüklüyoruz, yoksa insan ve elçi oluşlarını birlikte mi kabul ediyoruz? Başarılı bir dinî kişiyi Allah’ın seçilmiş peygamberleriyle aynı dokunulmazlık seviyesine mi çıkarıyoruz? Tevekkül dediğimizde sorumluluklarımızdan kaçıyor muyuz, yoksa gerekeni yaptıktan sonra kontrol edemediğimiz sonucu Allah’a mı bırakıyoruz? Bir hastalıkta tedaviyi, bir sorunda uzman yardımını, bir tehlikede tedbiri “Allah’a güvenmiyorum” korkusuyla mı reddediyoruz? Ve en önemlisi, sebebe başvururken sebebi Allah’ın yerine koymadan; Allah’a güvenirken de sebepleri küçümsemeden yaşayabiliyor muyuz?

“İbrâhîm 11, ‘Biz de sizin gibi insanlardan başkası değiliz; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir delil getiremeyiz. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler’ buyurarak peygamberliğin gerçek sınırlarını açıkça ortaya koyar. Peygamber insandır ama Allah tarafından seçilmiş elçidir; mucize onun bağımsız gücü değil, Allah’ın izniyle gerçekleşen bir işarettir. Tevekkül de çalışmayı, tedbiri, tedaviyi veya insanlardan yardım almayı terk etmek değildir. Ayetin büyük dersi şudur: Sebebi kullan, peygamberi doğru yerde sev ve saygı göster, fakat nihai kudreti ve güveni yalnız Allah’a bağla.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt