İbrâhîm Suresi 10. Ayette “Gökleri ve Yeri Yaratan Allah Hakkında Şüphe mi Var? O Sizi Bağışlamak İçin Çağırıyor” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İbrâhîm Suresi 9. ayette geçmiş toplumların peygamberlerinin apaçık deliller getirdiği, buna rağmen bazı insanların ‘Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz ve bizi çağırdığınız şey hakkında derin bir şüphe içindeyiz’ dedikleri anlatılmıştı. 10. ayette peygamberler bu itiraza şöyle cevap verirler: ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O sizi günahlarınızdan bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelemek için çağırıyor.’ Muhatapları ise ‘Siz de bizim gibi birer insansınız. Bizi atalarımızın kulluk ettiklerinden uzaklaştırmak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin’ derler. Ayet güçlü bir yaratılış delili sunarken, bunu samimi biçimde soru soran herkesi küçümsemek için kullanılacak bir cümleye dönüştürmez. Aynı zamanda peygamberin insan oluşunun peygamberliğe engel olmadığını ve atalardan miras kalan bir inancın yalnız eski olduğu için doğru sayılamayacağını öğretir.”
Ersan Karavelioğlu
İbrâhîm Suresi 10. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Peygamberleri dediler ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O sizi günahlarınızdan bağışlamak ve belirlenmiş bir süreye kadar size mühlet vermek için çağırıyor. Onlar da dediler ki: Siz de bizim gibi birer insansınız. Bizi atalarımızın kulluk ettiklerinden çevirmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.”Ayetin Arapçası ise “Kâlet rusuluhum e-fi’llâhi şekkun fâtıri’s-semâvâti ve’l-ard, yed‘ûkum li-yağfira lekum min zunûbikum ve yuahhirakum ilâ ecelin musemmâ. Kâlû in entum illâ beşerun mislunâ, turîdûne en tesuddûnâ ammâ kâne ya‘budu âbâunâ, fe’tûnâ bi-sultânin mubîn.” şeklindedir.
Ayetin ilk yarısında Allah’ın yaratıcı oluşu, bağışlanma çağrısı ve mühlet, ikinci yarısında ise peygamberlerin insan oluşuna yönelik itiraz, atalara bağlılık ve açık delil talebi gündeme gelir. Böylece inanç tartışmasının hem aklî hem tarihsel hem de psikolojik boyutları aynı ayette buluşur.
“Allah Hakkında Şüphe mi Var?” İfadesi Ne Anlama Gelir
Peygamberler “E-fi’llâhi şekkun?”, yani “Allah hakkında şüphe mi var?” diye sorarlar. Bu, sıradan bir bilgi sorusundan çok retorik bir sorudur ve hemen ardından Allah’ın göklerin ve yerin yaratıcısı oluşu hatırlatılır.Vurgu, peygamberlerin muhataplarını yaratılışın varlığından Yaratıcıya doğru düşünmeye çağırmasıdır. Göklerin ve yerin varlığı tesadüfî ve kendi kendine açıklanan bir gerçeklik olarak bırakılmaz; bunların bir yaratıcıya işaret ettiği söylenir.
Ancak bu cümleyi “Allah hakkında soru soran herkes kötü niyetlidir” şeklinde okumak doğru değildir. Ayet belirli tarihsel muhatapların daha geniş reddediş tavrı içinde konuşmaktadır.
Allah’ın Varlığı Hakkında Soru Sormak Günah mıdır
Samimi biçimde soru sormak tek başına günah veya inkâr değildir. İnsan “Allah’ın varlığına hangi delillerle inanıyoruz?”, “Yaratılış delili nasıl işler?” gibi sorular sorabilir ve bunları anlamaya çalışabilir.Şüphe bazen inançsızlığın kesin kararı değil, araştırmanın başlangıç noktası olabilir. İnsan bir sorunun cevabını gerçekten arıyorsa ona hakaret etmek yerine delil sunmak daha anlamlıdır.
İbrâhîm 10’daki peygamberler de yalnız “Sorgulamayın” demiyor; göklerin ve yerin yaratılışını delil olarak önlerine koyuyorlar. Kur’an’ın cevabı susturmak değil, düşünmeye çağırmaktır.
“Gökleri ve Yeri Yaratan” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette Allah “Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard”, yani “gökleri ve yeri yaratan / varlık sahasına çıkaran” olarak tanıtılır. “Fâtır” kelimesi yaratmak, ilk defa meydana getirmek ve varlığı başlatmak anlam alanına sahiptir.Buradaki delil evrenin varlığını Allah’a bağlar. İnsan gökyüzünü, dünyayı ve kendisini görür; peygamberler de bütün bu varlığın nihai açıklamasının yaratıcı Allah olduğunu bildirir.
Bu ifade bir fizik veya kozmoloji formülü değildir. Evrenin nasıl geliştiğini bilim araştırabilir; neden var olduğu ve nihai kaynağının ne olduğu ise daha geniş metafizik bir sorudur.
Bilimsel Açıklama Yaratıcı İnancını Gereksiz mi Kılar
Hayır. Bir olayın fiziksel mekanizmasını açıklamak ile varlığın nihai kaynağı hakkında konuşmak aynı soru değildir. Bilim yıldızların nasıl oluştuğunu, evrenin genişlemesini veya maddenin davranışını araştırabilir.Bunları açıklamak “Artık yaratıcıya dair hiçbir soru kalmadı” sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. Aynı şekilde yaratıcıya inanmak da bilimsel araştırmayı gereksiz kılmaz.
Kur’an’ın “gökleri ve yeri yaratan” vurgusu, bilimsel süreçlerin yerine teknik bir açıklama sunmaz; bütün varlığın nihai olarak Allah’a bağlı olduğunu söyler.
“O Sizi Çağırıyor” Ne Anlama Gelir
Ayette Allah’ın insanları “yed‘ûkum”, yani “sizi çağırdığı” belirtilir. Bu ifade Allah’ın insanlara dönüş kapısı açtığını ve peygamberlerin çağrısının özünde Allah’a yönelme daveti bulunduğunu gösterir.Allah insanı yalnız tehdit ederek değil, bağışlanmaya çağırarak da kendisine yöneltir. Bu nedenle ayet, uyarı kadar rahmet dilini de taşır.
İnsan hata yapmış olabilir; fakat ayetin mesajı “Artık senin için hiçbir yol yok” değildir. Tam tersine çağrı, dönüş imkânının bulunduğunu gösterir.
“Günahlarınızı Bağışlamak İçin” Ne Anlama Gelir
Ayette “li-yağfira lekum min zunûbikum”, yani “günahlarınızdan bağışlamak için” ifadesi geçer. Buradaki “min” edatının anlamı konusunda dil ve tefsir açısından farklı açıklamalar bulunabilir; bazı yorumlarda kısmi anlam, bazılarında ise bağlam gereği genel bağışlanma vurgusu öne çıkarılır.Kesin olan nokta, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanı bağışlanma ve dönüşe çağırdığıdır. İnsan geçmişte yanlış yaşamış olsa bile samimi biçimde yönünü değiştirebilir.
Fakat bağışlanma, başkalarına verilen zararın dünyevî sonuçlarını otomatik olarak yok etmez. Tövbe Allah’la ilişkiyi düzeltirken, kul hakkı varsa mümkün olduğunca telafi de gerekir.
Allah Bağışlayacaksa Günahın Önemi Kalıyor mu
Hayır. Bağışlanma imkânının bulunması günahı önemsiz hâle getirmez. Tam tersine insanın yanlışını fark edip gerçek dönüş yapabilmesi için rahmet kapısı açar.“Nasıl olsa Allah bağışlar” diyerek bilinçli biçimde haksızlığa devam etmek, bağışlanma çağrısının anlamını tersine çevirebilir. Tövbe, günahı sürdürmenin sigortası değildir.
Gerçek tövbe, mümkün olduğu ölçüde yanlışı bırakmayı, pişmanlığı ve davranış değişikliğini içerir.
“Belirlenmiş Bir Süreye Kadar Size Mühlet Verir” Ne Anlama Gelir
Ayette “yuahhirakum ilâ ecelin musemmâ”, yani “sizi belirlenmiş bir ecele/süreye kadar erteler” denilir. Bunun anlamı, insanın dönüş yapması hâlinde kendisine tanınmış hayat ve süre içinde yaşamasına devam etmesi ve ilahî cezanın hemen gelmemesidir.“Ecel-i müsemmâ” belirlenmiş süre demektir; fakat ayet bize bu sürenin takvim tarihini veya kişisel ölüm saatini vermez.
Dolayısıyla buradan ölüm günü, kıyamet tarihi veya gelecekteki olayların kesin tarihini hesaplamak doğru değildir. Ecel bilgisi insanın gaybı çözme yöntemi değil, hayatın sınırlılığını hatırlatan bir kavramdır.
Mühlet Allah’ın Yanlışı Onayladığı Anlamına mı Gelir
Hayır. Allah’ın bir insana hemen ceza vermemesi, yaptığı şeyi onayladığı anlamına gelmez. Önceki ayetlerde de gördüğümüz gibi mühlet ile rıza aynı şey değildir.Mühlet, insanın düşünmesi, tövbe etmesi ve yönünü değiştirmesi için fırsat olabilir. Bir yanlışın yıllarca karşılıksız görünmesi onun doğru olduğunu kanıtlamaz.
Geciken sonuç, ahlaki doğruluğun belgesi değildir. İnsan kendisine tanınan zamanı yanlışta daha çok ilerlemek için değil, dönüş için değerlendirmelidir.

“Siz de Bizim Gibi Birer İnsansınız” İtirazı Ne Anlama Gelir
Muhataplar peygamberlerine “Siz de bizim gibi birer insansınız” derler. Onların zihninde gerçek bir elçinin sıradan insanlardan tamamen farklı, belki de insanüstü bir varlık olması gerektiği beklentisi bulunmaktadır.Kur’an ise peygamberlerin insan oluşunu gizlemez. Onlar yer, içer, aile kurabilir, üzülür ve toplum içinde yaşarlar. Farkları Allah tarafından seçilmeleri ve vahiy almalarıdır.
Dolayısıyla insan olmak peygamberliğe engel değildir. Aksine insanların içinden bir peygamber gelmesi, onun insanlara örnek olabilmesini mümkün kılar.

Peygamberlerin İnsan Olması Onların Yanılmaz Tanrısal Varlıklar Olmadığını mı Gösterir
Evet. Peygamber çok yüksek bir makam sahibidir; fakat ilah değildir. İnsan oluşu, onun yaratılmış ve Allah’a muhtaç olduğunu gösterir.Bu nedenle peygamberin mucizesi Allah’ın izniyle, vahyi Allah’ın bildirmesiyle ve görevi Allah’ın göndermesiyle gerçekleşir. Peygamber kendi başına mutlak gayb bilgisi veya bağımsız ilahî güç sahibi değildir.
Peygamber sevgisi onu insanlık makamından çıkarıp ilahlaştırmak değil, Allah’ın seçilmiş elçisi olarak doğru konumda sevmektir.

“Bizi Atalarımızın Kulluk Ettiklerinden Çevirmek İstiyorsunuz” Ne Anlama Gelir
Muhatapların ikinci itirazı gelenek üzerindendir. Peygamberlerin çağrısı, onların atalarından miras aldıkları ibadet biçimlerini ve inançlarını sorgulamaktadır.İnsan için aile ve gelenek güçlü kimlik kaynaklarıdır. Bu yüzden bir inancın sorgulanması bazen yalnız teolojik değil, duygusal ve toplumsal tehdit gibi hissedilebilir.
Ancak Kur’an’ın temel ölçüsü şudur: Bir şeyin atalardan kalması onu otomatik olarak doğru yapmaz. Gelenek saygıdeğer olabilir, fakat hakikat ölçüsünün yerine geçemez.

Atalarımızdan Gelen Her Şey Yanlış mıdır
Hayır. Kur’an atalardan gelen her şeyi sırf eski olduğu için reddetmez. Bir gelenek doğru, güzel ve faydalı olabilir.Sorun “Atalarımız böyle yaptı, o hâlde mutlaka doğrudur ve sorgulanamaz” düşüncesidir. Eskilik kendi başına doğruluk kanıtı değildir.
Bunun tersi de geçerlidir: Yeni olmak da otomatik olarak doğru olmak değildir. Hakikat ne yalnız eski olduğu için ne de yeni olduğu için kabul edilir; delil ve ahlaki ölçü gerekir.

Aileden Gelen İnancı Sorgulamak Saygısızlık mıdır
Sorgulamanın üslubu önemlidir; fakat sırf aileden geldiği için bir inancı hiç düşünmeden kabul etmek zorunlu değildir. İnsan kendi inancının nedenlerini anlamak isteyebilir.Anne-babaya saygı ile düşünme hakkı birbirinin düşmanı değildir. İnsan ailesini incitmeden de bir inanç veya uygulamanın delilini araştırabilir.
Kur’an’ın peygamber kıssaları, miras alınan inançların da hakikat ölçüsünde değerlendirilebileceğini gösterir. Gelenek düşünmenin sonu değil, bazen başlangıcı olabilir.

“Bize Apaçık Bir Delil Getirin” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette “fe’tûnâ bi-sultânin mubîn”, yani “Bize apaçık bir sultan/delil getirin” denilir. “Sultân” burada açık kanıt, güçlü delil veya yetkiyi gösteren işaret anlamına gelebilir.İlk bakışta bu talep makul görünebilir; çünkü büyük bir peygamberlik iddiası elbette delil gerektirir. Kur’an da delil düşüncesini küçümsemez.
Ancak bağlam önemlidir. Bir önceki ayette peygamberlerin zaten beyyinât, yani açık deliller getirdiği söylenmişti. Bu nedenle burada talep, yalnız samimi bir ilk delil arayışından daha ileri bir yeni gösteri isteme tavrına da işaret edebilir.

Delil İstemek Yanlış mıdır
Hayır. Bir insan ciddi bir iddia karşısında “Bunun delili nedir?” diye sorabilir. Bu aklın doğal işlevlerinden biridir.Sorun, hiçbir delili değerlendirmeden sürekli daha farklı ve daha büyük bir gösteri istemeye dönüşebilir. İnsan bir şart gerçekleştiğinde başka şart ileri sürüyorsa, mesele artık yalnız delil eksikliği olmayabilir.
Bu nedenle samimi delil arayışı ile kabul etmeme niyetiyle bitmeyen şartlar üretmek birbirinden ayrılmalıdır. İnsanların niyetini ise kesin olarak Allah bilir.

İbrâhîm Suresi 9 ve 10. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
İbrâhîm Suresi 9. ayette geçmiş toplumlar “Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz ve bizi çağırdığınız şey hakkında derin bir şüphe içindeyiz” demişlerdi. 10. ayette peygamberler bu şüpheye göklerin ve yerin Yaratıcısını hatırlatarak ve Allah’ın bağışlanma çağrısını anlatarak cevap verirler.Fakat toplumların cevabı, tartışmayı başka yere taşır: “Siz de bizim gibi insansınız; atalarımızın dininden bizi çevirmek istiyorsunuz; bize açık delil getirin.” Böylece mesele yalnız Allah’ın varlığı değil, peygamberin otoritesi ve gelenekle ilişkisi hâline gelir.
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 11. ayette, peygamberler bu itiraza doğrudan cevap vereceklerdir: “Biz de sizin gibi insanlardan başkası değiliz; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle peygamberlerin insan oluşunu kabul etmeleri, seçilmişliklerinin biyolojik üstünlük değil ilahî lütuf oluşu, mucizenin bağımsız peygamber gücü olmadığı, Allah’ın izni kavramı ve tevekkülün sebepleri terk etmek anlamına gelmemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: İbrâhîm Suresi 10. Ayetin Ana Mesajı Nedir
İbrâhîm Suresi 10. ayet, şüpheye cevap verirken delil sunmanın önemini gösterir. Peygamberler muhataplarına “Susun, soru sormayın” demek yerine gökleri ve yeri yaratan Allah’ı hatırlatırlar. Bu, iman çağrısının düşünme ile düşman olmadığını gösterir. İnsan hakikat hakkında soru sorabilir ve yaratılış üzerinde düşünebilir. İnanç, soruların yokluğu değil; soruların içinde hakikate yönelme cesareti de olabilir.Ancak ayetin retorik sorusu samimi soru soran insanlara karşı bir aşağılama aracına çevrilmemelidir. “Allah hakkında nasıl şüphe edersin?” diyerek bir insanı utandırmak, onun gerçekten neyi anlamadığını çözmez. Bazen kişi çocukluğundan beri hiç düşünmeden öğrendiği inançları ilk kez sorgulamaktadır. Böyle durumda daha sağlıklı yaklaşım, sorunun niteliğini dinlemek ve gerekçeli cevap vermektir. Peygamberlerin yaratılış deliline yönelmesi de bunu gösterir.
“Gökleri ve yeri yaratan Allah” ifadesi, insanı evrenin nihai kaynağı üzerinde düşünmeye çağırır. Bilimsel açıklamalar bu düşünceyi gereksiz kılmaz; çünkü fiziksel süreçlerin nasıl çalıştığını bilmek ile bütün varlığın neden var olduğu sorusu aynı değildir. Kur’an bilim kitabı değildir, fakat insanın doğa karşısında metafizik ve ahlaki soru sormasını ister. Yaratılmış düzeni anlamak başka, onu nihai olarak kendiliğinden ve mutlak kabul etmek başkadır.
Ayetin belki en güçlü boyutlarından biri, Allah’ın insanları bağışlanmaya çağırmasıdır. Peygamberlerin mesajı yalnız “Yanlış yaptınız, mahvoldunuz” değildir. Allah dönüş kapısı açar. Bu, insanın geçmişinin geleceğini zorunlu biçimde belirlemediğini gösterir. İnsan uzun süre yanlış yaşamış olsa bile samimi biçimde dönüş yapabilir. Tövbe, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin yönünü gelecekte sürdürmemeye karar vermektir.
Ancak bağışlanma, adaletin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir insan başkasının hakkını çiğnemişse “Allah beni affeder” demek mağdurun hakkını değersizleştirmez. İlahi bağışlanma ile dünyevî sorumluluk birlikte düşünülmelidir. İnsan mümkün olan yerde hakkı iade eder, zararı telafi etmeye çalışır ve davranışını değiştirir. Rahmet sorumluluğun düşmanı değildir.
“Sizi belirlenmiş bir süreye kadar erteler” ifadesi de hayatın geçici olduğunu hatırlatır. İnsan kendisine zaman verilmesini sonsuz garanti gibi görebilir. Oysa mühlet, fırsattır. Bugün sağlıklı, güçlü veya rahat olmak “Hesap hiç gelmeyecek” anlamına gelmez. Aynı şekilde ayetten kişisel ölüm günü veya kıyamet tarihi çıkarmaya çalışmak da doğru değildir. Vahyin amacı bize takvim vermek değil, verilen zamanın değerini öğretmektir.
Muhatapların “Siz de bizim gibi birer insansınız” sözü, peygamberlik konusunda sık tekrarlanan bir yanılgıyı gösterir. İnsanlar bazen kutsal elçinin insanî özelliklere sahip olmasını eksiklik sanabilirler. Oysa Kur’an’ın peygamberi insandır ama sıradan bir görev taşımaz; vahiy alan insandır. Yer, içer, ailesi olabilir ve ölümlüdür; fakat Allah tarafından seçilmiş elçidir. Peygamberi büyütmenin doğru yolu onu insanlıktan çıkarıp ilahlaştırmak değil, Allah’ın verdiği makamı doğru anlamaktır.
“Atalarımızın taptıklarından bizi çevirmek istiyorsunuz” itirazı ise geleneğin insan üzerindeki gücünü ortaya koyar. İnsan yalnız bir inancı değil, ailesini, tarihini ve kimliğini savunduğunu hissedebilir. Bu yüzden geleneksel inançları sorgulamak psikolojik olarak zor olabilir. Fakat ayetin ölçüsü şudur: Atalarımızdan gelmesi bir inancı otomatik olarak doğru yapmaz. Atalara saygı gösterilebilir; fakat hakikat arayışı ataların düşünmediği soruları sormayı da gerektirebilir.
Son olarak “Bize apaçık bir delil getirin” talebi, delil arayışının kendisinin yanlış olmadığını gösterirken bağlamın önemini de öğretir. Bir önceki ayette zaten peygamberlerin açık deliller getirdiği belirtilmiştir. Dolayısıyla insanın her gelen delilden sonra yeni bir şart ileri sürmesi, bazen “İkna olmak istiyorum” değil, “Hiçbir koşulda kabul etmeyeceğim” tavrına dönüşebilir. Yine de insanların iç niyetini kesin biçimde biz bilemeyiz; görevimiz soruyu duymak, delili dürüstçe sunmak ve hükmü Allah’a bırakmaktır.
İbrâhîm Suresi 10. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Allah hakkında samimi soru soranı küçümseme; ona delil ve düşünme alanı sun. Göklerin ve yerin yaratılışını Allah’ın varlığına işaret eden büyük bir delil olarak düşün ama ayeti bilim kitabına çevirmeye çalışma. Allah’ın bağışlanma çağrısını günahı küçümsemek için kullanma. Mühleti onay veya sonsuz garanti sanma. Peygamberin insan oluşunu eksiklik görme ve onu ilahlaştırma. Atalardan gelen geleneği yalnız eski olduğu için doğru kabul etme. Delil istemeyi küçümseme ama hiçbir delili değerlendirmeden bitmeyen gösteri taleplerini de hakikat arayışıyla karıştırma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Hakikat insanı hem düşünmeye hem dönüşe çağırır; gerçek iman, gelenek veya baskıyla değil, delille karşılaşan insanın Allah’a bilinçli yönelişiyle anlam kazanır.”
Bir sonraki ayet olan İbrâhîm Suresi 11. ayette, peygamberler insanların “Siz de bizim gibi birer insansınız” itirazını kabul ederek ama önemli bir ayrım ekleyerek şöyle diyeceklerdir: “Biz de sizin gibi insanlardan başkası değiliz; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Bu ayeti ele alırken özellikle peygamberlerin insan oluşunun açıkça kabul edilmesi, Allah’ın lütfunun biyolojik veya ırksal üstünlük anlamına gelmemesi, peygamberlik seçiminin insanın kendi kendine kazandığı bağımsız güç olmadığı, mucizenin Allah’ın iznine bağlı bulunduğu, “Allah dilediğine lütufta bulunur” ifadesinin keyfî zulüm olarak anlaşılmaması ve tevekkülün çalışmayı, tedbiri, uzman yardımını ve sebepleri terk etmek olmadığı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki İbrâhîm Suresi 10. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: İnandığımız şeyleri gerçekten neden kabul ettiğimizi biliyor muyuz? Allah hakkında soru soran birini dinliyor muyuz, yoksa daha sorusunu bitirmeden onu etiketliyor muyuz? İnancımızı yalnız ailemizden miras aldığımız için mi sürdürüyoruz, yoksa delillerini ve anlamını da düşünüyor muyuz? Geçmişte hata yaptığımızda Allah’ın bağışlanma çağrısını umut olarak mı görüyoruz, yoksa sorumluluktan kaçmak için mi kullanıyoruz? Delil istediğimizde gerçekten ikna olmaya açık mıyız, yoksa her cevap sonrasında yeni bir engel mi oluşturuyoruz? Ve en önemlisi, hakikat aile geleneğimizle veya çıkarımızla çatıştığında gerçeğin peşinden gitmeye ne kadar hazırız?
“İbrâhîm 10, ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? O sizi günahlarınızdan bağışlamak ve belirlenmiş bir süreye kadar size mühlet vermek için çağırıyor’ buyurarak insanı yaratılış üzerinde düşünmeye ve Allah’ın bağışlanma çağrısına yönelmeye davet eder. Bu ifade samimi soru soran insanı küçümsemek için kullanılmamalıdır; peygamberler soruya yaratılış deliliyle cevap verirler. Muhatapların ‘Siz de bizim gibi insansınız, atalarımızın kulluk ettiklerinden bizi çevirmek istiyorsunuz’ sözü ise peygamberin insan oluşunun peygamberliğe engel olmadığını ve atalara bağlılığın tek başına hakikat ölçüsü sayılamayacağını gösterir. Ayetin büyük dersi şudur: Hakikat ne sırf atalar öyle söyledi diye kabul edilir ne de sırf yeni olduğu için reddedilir; delil, düşünme, samimi yöneliş ve Allah’ın bağışlanma çağrısına açık olmak gerekir.”
Ersan Karavelioğlu