Bürûc Suresi 10. Ayette “Mümin Erkeklere Ve Mümin Kadınlara İşkence Edip Sonra Tövbe Etmeyenler İçin Cehennem Azabı Ve Yakıcı Azap Vardır” Buyrulması Ne Anlama Gelir Ve Böylesine Büyük Bir Zulümden Sonra Bile Tövbe Kapısının Anılması İlahi Adalet Ve Rahmet Açısından Nasıl Anlaşılmalıdır
“Bürûc’un en şaşırtıcı taraflarından biri, ateşli hendeklerin faillerinden söz ederken bile ‘sonra tövbe etmeyenler’ demesidir. Bu ifade zulmün ağırlığını azaltmaz; tersine, ilahî adaletin yanında dönüş ihtimalinin ne kadar geniş tutulduğunu gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
Bürûc Suresi 10. Ayette Ne Buyrulur
Bürûc Suresinin onuncu ayetinde anlam olarak:
“Şüphesiz mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır; onlar için yakıcı azap vardır.”
buyrulur.
Önceki ayetlerde:
hendekler,
ateş,
zulmü seyreden failler
ve insanların yalnız iman ettikleri için hedef alınması
anlatılmıştı.
Şimdi:
nihai sonuç
açıklanır.
Fakat ayette çok dikkat çekici bir ifade vardır:
“Sonra tövbe etmeyenler...”
Yani Kur’an, böylesine ağır bir suçtan söz ederken bile:
tövbe ihtimalini tamamen dışlamaz.
Ayetteki “Fetenû” Kelimesi Ne Anlama Gelir
Ayette geçen:
“fetenû”
fiili:
imtihan etmek,
baskı yapmak,
işkence etmek,
inancından döndürmeye çalışmak
gibi anlamlara gelebilir.
Kelimenin kök anlamlarından biri:
metali ateşe koyarak sınamak
fikriyle ilişkilidir.
Bürûc bağlamında ise:
müminlerin:
ağır baskı ve zulme maruz bırakılması
anlamı öne çıkar.

Neden “Mümin Erkekler Ve Mümin Kadınlar” Ayrı Ayrı Anılır
Bu ayrıntı önemlidir.
Ayet yalnız:
genel bir topluluktan
söz etmez.
Erkekler ve kadınlar
ayrı biçimde anılır.
Bu, zulmün:
cinsiyet ayırmadan
inanan topluluğa yöneldiğini
gösterir.
Aynı zamanda mağdurların:
soyut bir kalabalık olmadığını,
bireylerden oluştuğunu
hatırlatır.
Böylesine Büyük Bir Zulmün Karşılığı Neden Cehennem Olarak Bildirilir
Çünkü anlatılan suç:
basit bir hata değildir.
İnsanları:
inançlarından dolayı
baskı altına almak,
işkence etmek
ve yakmak
çok ağır bir zulümdür.
Kur’an’ın ahiret anlayışında:
böylesine büyük kötülüğün:
nihai bir karşılığı
vardır.
Bu, ilahî adaletin:
zulmü önemsizleştirmediğini
gösterir.
“Cehennem Azabı” İle “Yakıcı Azap” Neden Ayrı Ayrı Söylenmiştir
Ayet:
önce:
cehennem azabından
sonra:
yakıcı azaptan
söz eder.
Bu ifade:
cezanın ağırlığını güçlendiren
bir tekrar gibi anlaşılabilir.
Ayrıca dikkat çekici bir karşılık vardır:
Onlar dünyada:
ateşle zulmetmişlerdir.
Ayet de:
yakıcı azap
ifadesini kullanır.
Bu, yapılan fiil ile karşılık arasında:
ahlaki bir paralellik oluşturur.
Ateşle Zulmedenlerin Ateşle Karşılaşması Nasıl Anlaşılmalıdır
Burada:
“Ne yaptılarsa aynısı birebir uygulanıyor.”
gibi mekanik bir denklem kurmak gerekmeyebilir.
Fakat anlatısal olarak:
çok güçlü bir karşılık vardır.
Onlar:
ateşi başkalarının acı çekmesi için kullandılar.
Şimdi:
ateş,
kendi hesaplarının sembolü hâline gelir.
Bu durum:
zulmün sonunda failin kendi karşısına çıkması
fikrini güçlendirir.
Ayetin En Şaşırtıcı İfadesi Neden “Sonra Tövbe Etmeyenler”dir
Çünkü metin şöyle demiyor:
“Onlar kesinlikle affedilemez.”
Şöyle diyor:
“Sonra tövbe etmeyenler...”
Bu, son derece çarpıcıdır.
İnsanları ateşe atan bir topluluk için bile:
tövbe ihtimalinin dilde korunması,
İslamî rahmet anlayışının:
ne kadar geniş bir dönüş kapısı düşündüğünü
gösterir.
Böyle Büyük Bir Suçtan Sonra Tövbe Gerçekten Mümkün müdür
İslamî anlayışta:
samimi tövbe,
çok büyük günahlar için de
düşünülebilir.
Ancak büyük suçun tövbesi:
sadece:
“Pişmanım.”
demekle tamamlanmaz.
Gerçek tövbe:
yanlıştan dönmeyi,
zulmü bırakmayı,
samimi pişmanlığı
ve mümkünse:
hakları telafi etmeyi
gerektirir.
Suç ne kadar büyükse:
dönüşün ciddiyeti de o kadar büyük olmalıdır.
Peki Mağdurların Hakkı Ne Olacaktır
Bu çok önemli bir sorudur.
Tövbe:
fail ile Allah arasındaki ilişkiyi
düzeltme girişimidir.
Ama:
başka insanlara verilen zarar
ayrı bir sorumluluk taşır.
Bir insan:
mal çaldıysa geri vermelidir.
İtibar zedelediyse telafi etmeye çalışmalıdır.
Can kaybı gibi geri döndürülemez zulümlerde ise:
mesele çok daha ağırdır.
Bu nedenle:
ilahî bağışlanma fikri, mağdurun hakkının değersizleşmesi anlamına gelmez.
İlahi Rahmet İle İlahi Adalet Çelişir mi
Hayır.
Rahmet:
zulmün yok sayılması
değildir.
Adalet de:
bağışlanmanın imkânsız olması
demek değildir.
İslamî perspektifte:
Allah:
hem adil
hem merhametlidir.
Gerçek tövbe eden failin dönüşü:
ilahî rahmetle karşılanabilir.
Ama mağdurun hakkı da:
ilahî adalet içinde kaybolmaz.

Böylesine Büyük Bir Zalim Nasıl Gerçekten Tövbe Edebilir
Gerçek tövbe:
yalnız korkuyla:
“Cezadan kurtulayım.”
demek değildir.
Kişi:
yaptığı şeyi ahlaken yanlış görmeli.
Mağdurun insanlığını yeniden fark etmeli.
Kendi suçunu gerekçelendirmeyi bırakmalı.
Mümkün olan telafiyi yapmalı.
Ve hayatının yönünü:
gerçekten değiştirmelidir.
Böyle bir dönüş:
çok ağır ama anlamlı bir ahlaki kırılmadır.

Suçunu Küçümseyen Kişinin Tövbesi Neden Eksik Kalır
Çünkü tövbe:
hakikatle yüzleşmeyi gerektirir.
“Aslında o kadar da kötü değildi.”
“Ben sadece emri uyguladım.”
“Onlar da bunu hak etti.”
gibi savunmalar sürüyorsa:
kişi hâlâ:
suçunun ahlaki gerçekliğiyle
tam yüzleşmemiş olabilir.
Samimi dönüş:
önce:
yanlışa doğru adını vermekle
başlar.

Toplu Suçlarda Tövbe Nasıl Düşünülmelidir
Bir zulüm sistemi:
çok sayıda insanın katılımıyla kurulmuş olabilir.
Emri veren.
Uygulayan.
Propaganda yapan.
Destekleyen.
Menfaat sağlayan.
Bu durumda her insanın:
kendi rolü ölçüsünde:
bireysel sorumluluğu
vardır.
Kalabalık içinde bulunmak:
kişiyi otomatik olarak:
sorumluluktan çıkarmaz.

“Allah Nasıl Olsa Affeder” Düşüncesi Bu Ayetin Mesajını Bozar mı
Evet.
Tövbe kapısının açık olması:
günaha cesaret verme
amacı taşımaz.
“Önce zulmederim, sonra tövbe ederim.”
mantığı:
samimi tövbenin ruhuyla
çelişir.
Çünkü gerçek tövbe:
günahı fırsat olarak görmek değil,
ondan nefret edip uzaklaşmak
demektir.
Rahmet:
kötülük için lisans değildir.

Allah Neden Böylesine Ağır Bir Suçluya Bile Dönüş İmkânı Verebilir
İslamî teolojide bunun arkasında:
ilahî rahmetin genişliği
vardır.
İnsan:
geçmişi ne kadar karanlık olursa olsun,
yaşadığı sürece:
ahlaki dönüşüm yaşayabilir.
Bu,
suçu küçültmez.
Fakat insanı da:
geçmişinin mutlak mahkûmu
hâline getirmez.
Tövbe:
ahlaki kişiliğin yeniden kurulabilmesi fikridir.

Bu Ayet Mağdur İçin Rahatsız Edici Görünebilir mi
Evet.
Bir mağdur şöyle sorabilir:
“Bana bu kadar büyük kötülük yapan biri nasıl affedilebilir?”
Bu ciddi bir sorudur.
Ayetin rahmet boyutunu:
mağdurun acısını küçümseyerek
okumamak gerekir.
İlahî bağışlanma düşüncesi:
mağdurun hakkının silinmesi
veya yaşanan zulmün:
önemsiz sayılması
anlamına gelmez.
Kur’an’ın aynı ayeti:
faile tövbe kapısı gösterirken,
tövbe etmeyene de:
çok ağır azap
bildirmektedir.

Neden Tövbe Etmeyenler İçin Uyarı Bu Kadar Serttir
Çünkü burada:
sadece suç işlemek değil,
suçtan sonra:
onda ısrar etmek
vardır.
İnsan:
yanlış yapabilir.
Ama hatasını görüp dönmekle:
yanlışı savunup sürdürmek
aynı değildir.
Ayet özellikle:
“sonra tövbe etmeyenler”
diyerek:
suçtan sonraki tavrı da
hesaba katar.

8, 9 Ve 10. Ayetler Nasıl Bir Bütün Oluşturur
- ayet:
Müminlerin yalnız Allah’a inandıkları için hedef alındığını söyler.
- ayet:
Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu ve O’nun her şeye şahit olduğunu bildirir.
- ayet:
Zalimlerin nihai karşılığını ve tövbe ihtimalini açıklar.
Böylece:
ve:
aynı yapının içinde birleşir.

Bürûc Suresi 10. Ayetin En Derin Mesajı Nedir
Bürûc Suresinin onuncu ayeti insanı aynı anda:
iki büyük hakikatle
karşılaştırır:
adalet
ve:
rahmet.
Bir tarafta:
insanları ateş hendeklerinde işkenceye uğratan failler vardır.
Bu suç:
küçük değildir.
Kur’an:
onların yaptığını açıkça:
zulüm olarak ortaya koymuş,
ardından:
cehennem ve yakıcı azap
bildirmiştir.
Yani:
adalet hafife alınmaz.
Ama ayetin ortasında:
beklenmedik bir kapı vardır:
“Sonra tövbe etmeyenler...”
Bu birkaç kelime:
çok büyük bir teolojik anlam taşır.
Çünkü Kur’an şunu söyleyebilirdi:
“Bu insanlar artık kesinlikle dönüşsüzdür.”
Ama böyle demez.
Yaşadıkları sürece:
dönüş ihtimali vardır.
Burada insanın özgürlüğünün başka bir boyutu ortaya çıkar.
İnsan:
kötülüğü seçebilir.
Çok büyük bir kötülüğü bile.
Fakat aynı insan:
bir noktada kendi yaptığının dehşetini fark edip:
başka birine dönüşmeye de başlayabilir.
Bu düşünce suçun ağırlığını azaltmaz.
Tam tersine:
gerçek tövbenin ne kadar ciddi olması gerektiğini gösterir.
Bir hendek sahibi gerçekten tövbe edecekse:
yalnız:
“Keşke ceza görmesem.”
demesi yetmez.
Ateşe attığı insanı:
yeniden insan olarak görmesi gerekir.
Kendi iktidarını sorgulaması gerekir.
Kendi propagandasını terk etmesi gerekir.
Kendi suçunun adını:
zulüm
olarak koyması gerekir.
İşte gerçek tövbe:
insanın yalnız davranışını değil,
ahlaki dünyasını değiştirmesidir.
Fakat burada unutulmaması gereken başka bir hakikat vardır:
Mağdur.
Rahmet hakkında konuşurken:
mağdurun hakkını silmek kolaydır.
Oysa ilahî adalet fikri:
failin dönüş ihtimaliyle:
mağdurun hakkının korunmasını
aynı anda düşünmek zorundadır.
İşte insan mahkemelerinin zorlandığı yerlerden biri budur:
Hem tam adalet,
hem tam bilgi,
hem de gerçek dönüşün değerlendirilmesi.
Kur’an’ın teolojik perspektifinde:
bütün bunların eksiksiz bilgisi Allah’a aittir.
Bu yüzden ayet:
“En büyük suçlu bile dönüşemez.”
deyip insanı umutsuzluğa kapatmaz.
Ama:
“Nasıl olsa affedilir.”
deyip zulmü ucuzlaştırmaz.
İki ucu bir arada tutar:
Tövbe edersen kapı vardır.
Israr edersen hesap vardır.
Belki Bürûc Suresi 10. ayetin en sarsıcı tarafı da tam budur:
Hendeklerin ateşi kadar büyük bir suçun ardından bile:
tövbe kelimesinin geçebilmesi.
Bu, ilahî rahmetin büyüklüğünü gösterir.
Fakat hemen ardından:
cehennem azabının
hatırlatılması da:
adaletin ciddiyetini korur.
Ve belki ayetin en derin mesajı şu şekilde ifade edilebilir:
İnsan geçmişinin esiri olmak zorunda değildir; fakat geçmişinden kurtulmanın yolu onu inkâr etmek değil, bütün çıplaklığıyla kabul edip gerçek bir dönüş yaşamaktır. İlahi rahmet dönüş kapısını açık tutar, ilahi adalet ise zulmün üstünün “tövbe” sözüyle kolayca örtülmesine izin vermez.
“Bürûc’un ateşli hendeklerinden sonra bile ‘tövbe’ kelimesinin gelmesi rahmetin genişliğini; hemen ardından cehennem ve yakıcı azabın anılması ise adaletin ciddiyetini gösterir. Gerçek tövbe suçu küçültmek değil, insanın artık o suçu savunan kişi olmaktan çıkmasıdır.”
Ersan Karavelioğlu