Bakara Suresi 18. Ayette “Sağırdırlar, Dilsizdirler, Kördürler; Bu Yüzden Geri Dönmezler” İfadesi Ne Anlama Gelir Ve Manevi Sağırlık, Dilsizlik, Körlük, Algı Kaybı, İletişimin Çöküşü, Hakikate Kapanma, Tevbe, Dönüş Ve İnsanın Kendini Değiştirme Yeteneğini Kaybetmesi Açısından Nasıl Anlaşılmalıdır
“İnsan hakikati duymayı bırakabilir, gördüğünü inkâr edebilir ve sonunda doğruyu söyleyecek dili bile kendi içinde susturabilir. Bakara 18’in sertliği, duyuların kaybını değil; hakikate açılan iç kapıların birer birer kapanmasını anlatmasındadır.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 18. Ayet Ne Söyler
Bakara Suresi'nin on sekizinci ayetinde şöyle buyrulur:
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri dönmezler.”
Bu ayet, bir önceki ayette anlatılan ışık ve karanlık benzetmesinin devamıdır.
Bakara 17'de:
ateş yakılmış,
çevre aydınlanmış,
sonra ışık gitmiş,
insanlar karanlık içinde kalmıştı.
Şimdi bu karanlığın sonucu üç güçlü metaforla anlatılır:
Sağırlık.
Dilsizlik.
Körlük.
Bunların hiçbiri fiziksel engellilik anlamında değildir.
Kur’an burada insanın hakikatle kurduğu ilişkinin çöküşünü anlatır.
Kişi duyar ama işitmez.
Konuşabilir ama hakikati söylemez.
Bakar ama görmez.
Ve sonunda:
“Geri dönmez.”
“Sağırdırlar” Ne Anlama Gelir
Buradaki sağırlık fiziksel değildir.
Kişinin kulağı çalışmaktadır.
Sözleri duyar.
Ama duyduğu şey iç dünyasına ulaşmaz.
Bir insan bir gerçeği yüz kez işitebilir.
Fakat her defasında:
reddeder,
küçümser,
önemsizleştirir,
başka gerekçelerle üzerini örterse
zamanla o sözün onda oluşturduğu etki azalabilir.
Bu noktada ses hâlâ vardır.
Ama anlamın giriş yolu kapanmıştır.
Manevi sağırlık tam da budur.
Duymak İle İşitmek Arasında Nasıl Bir Fark Vardır
Duymak fizyolojik olabilir.
İşitmek ise dikkat, anlam ve kabul içerebilir.
Biri bize:
“Burada yanlış yapıyorsun.”
dediğinde kelimeleri duyabiliriz.
Ama gerçekten dinlemiyorsak mesajı almayız.
İnsan bazen karşısındakini anlamak için değil, cevap vermek için dinler.
Bazen de daha cümle bitmeden:
“Ben zaten haklıyım.”
kararını verir.
Bu durumda kulak açık, zihin kapalıdır.
Bakara 18'in manevi sağırlığı böyle bir kapanmayı düşündürür.
“Dilsizdirler” Ne Demektir
Burada konuşma yeteneğinin fiziksel olarak kaybolması kastedilmez.
Bu insanlar konuşabilmektedir.
Nitekim önceki ayetlerde:
“İman ettik.”
“Biz ıslah edicileriz.”
“Biz sizinle beraberiz.”
gibi birçok söz söyledikleri aktarılmıştı.
Dolayısıyla “dilsizlik”, konuşamamak değil:
hakikati söyleyememek
anlamında düşünülebilir.
Kişi çok konuşabilir.
Ama doğru sözü söylemez.
Gerçeği bildiğinde susar.
Yanlış söz gerektiğinde ise dili son derece aktiftir.
Bu nedenle dilsizlik bazen hakikatin yanında konuşamama hâlidir.
İnsan Neden Doğruyu Bildiği Hâlde Söylemez
Çünkü doğruyu söylemenin bedeli olabilir.
İnsan:
çıkarını kaybedebilir,
grubundan dışlanabilir,
güçlü birini karşısına alabilir,
itibar kaybedebilir,
kendi geçmiş sözleriyle çelişmek zorunda kalabilir.
Bu nedenle kişi doğruyu bilse bile susmayı seçebilir.
Bir süre sonra suskunluk alışkanlığa dönüşebilir.
Daha da ileri giderse insan artık kendi sessizliğini şu şekilde savunmaya başlayabilir:
“Zaten konuşmanın anlamı yok.”
Böylece ahlaki suskunluk, karakterin bir parçası hâline gelir.
“Kördürler” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetteki körlük de manevi bir metafordur.
İnsan fiziksel olarak çevresini görür.
Ama gördüğü şeyin anlamını kavrayamayabilir.
Hakikatin işaretleri önündedir.
Davranışlarının sonuçları görünürdür.
Başkalarının zarar gördüğünü görür.
Kendi çelişkilerini fark edebilecek kadar veri vardır.
Ama bütün bunlara rağmen:
görmek istemez.
Bu nedenle manevi körlük, gözün çalışmaması değil:
gerçeğin kabul edilmemesidir.
Bakmak İle Görmek Neden Aynı Şey Değildir
Çünkü insanın algısı yalnız gözlerinden oluşmaz.
Zihin gördüğü şeyi yorumlar.
Beklentiler,
korkular,
çıkarlar,
ön kabuller
görülen şeyi şekillendirir.
İki insan aynı olaya bakabilir.
Biri:
“Bu açık bir haksızlık.”
der.
Diğeri:
“Bunda sorun yok.”
diyebilir.
Fiziksel görüntü aynıdır.
Ama ahlaki okuma farklıdır.
Bu nedenle görmek yalnız görüntüyü almak değil, görüntünün anlamına açık olmak demektir.
Neden Bu Üç Duyu Birlikte Anılır
Sağır,
dilsiz,
kör.
Bu üçlü çok güçlü bir bütünlük oluşturur.
Kulak:
hakikati almak
ile ilişkilidir.
Dil:
hakikati ifade etmek
ile ilişkilidir.
Göz:
hakikati fark etmek
ile ilişkilidir.
Bu üçü kapanınca insanın hakikatle iletişim döngüsü çöker.
Artık:
alamaz,
ifade edemez,
göremez.
Bu nedenle ayet yalnız duyusal bir metafor kurmaz.
İnsan ile hakikat arasındaki iletişim ağının çöküşünü anlatır.
İletişimin Çöküşü Manevi Hayatı Nasıl Etkiler
İnsan değişebilmek için dışarıdan bir şey alabilmelidir.
Bir uyarı,
bir eleştiri,
bir nasihat,
bir tecrübe,
bir ayet
ona ulaşmalıdır.
Ama kişi hiçbir şeyi dinlemiyorsa değişim ihtimali azalır.
Aynı şekilde insan kendi yanlışını ifade edemiyorsa:
“Ben hata yaptım.”
diyemiyorsa dönüş daha da zorlaşır.
Bu nedenle manevi iletişim yalnız dışarıdan gelen mesajla değil, insanın kendi içindeki dürüst konuşmayla da ilgilidir.
Kişi kendisine bile doğruyu söyleyemiyorsa sorun derinleşir.
“Geri Dönmezler” Ne Demektir
Ayetin sonundaki ifade son derece güçlüdür:
“Fehum lâ yerciûn.”
Yani:
“Artık geri dönmezler.”
Buradaki dönüş yalnız fiziksel bir geri dönüş değildir.
Hakikate,
doğru yola,
samimiyete,
imana
geri dönme fikridir.
Bu ifade, önceki ayetlerde anlatılan sürecin sonucu olarak okunabilir.
İnsan:
duymayı bıraktı,
görmeyi bıraktı,
doğruyu söylemeyi bıraktı.
Sonunda dönüş yolu psikolojik olarak da zorlaştı.
Böylece yanlış yalnız bir davranış değil, yerleşmiş bir yön hâline geldi.

İnsan Gerçekten Değişme Yeteneğini Kaybedebilir Mi
Tamamen ve mutlak biçimde bunu insanlar hakkında kesin söylemek doğru olmaz.
Kur’an'ın genelinde tevbe ve dönüş kapısı güçlü biçimde vurgulanır.
Fakat insan psikolojik ve ahlaki olarak değişme kapasitesini ciddi biçimde zayıflatabilir.
Bir yanlış davranış ilk başta kolayca bırakılabilir.
Yıllarca tekrarlandığında daha zor hâle gelir.
Bir görüş bir fikir olmaktan çıkıp kimliğin parçası olduğunda onu sorgulamak daha zor olabilir.
Bu nedenle:
“Geri dönmezler.”
ifadesi, inat ve alışkanlıkların insanı ne kadar derin bir kapanmaya taşıyabileceğini gösterir.

Tevbe “Geri Dönmek” Demek Midir
Evet.
Tevbe kavramının temel anlamlarından biri:
geri dönmek, yön değiştirmek
fikridir.
Bu son derece önemlidir.
Tevbe yalnız:
“Üzgünüm.”
demek değildir.
İnsan yanlış yönde yürüyorsa:
durur,
yönünü değiştirir,
geri döner.
Dolayısıyla gerçek tevbe davranışta da bir hareket gerektirir.
Yanlış devam ederken yalnız sözlü pişmanlık yeterli olmayabilir.
Tevbenin özü:
yönün değişmesidir.

Peki “Geri Dönmezler” Deniyorsa Tevbe Kapısı Kapalı Mıdır
Ayet belirli bir insan tipinin mevcut hâlini tasvir eder.
Buradan:
“Bir insan bir kez nifaka düştüyse asla tevbe edemez.”
sonucu çıkarılmamalıdır.
Kur’an'ın genelinde dönüş kapısı vardır.
Fakat ayet önemli bir tehlikeyi gösterir:
İnsan sürekli geri dönmeyi erteleyebilir.
Her seferinde:
“Sonra düzeltirim.”
der.
Ama her erteleme dönüşü biraz daha zorlaştırabilir.
Bir gün kişi artık dönüş ihtiyacını bile hissetmeyebilir.
Tehlike tam da budur.
Kapının bulunmaması değil, insanın kapıyı aramayı bırakmasıdır.

İnsan Neden Yanlışından Dönmekte Zorlanır
Çünkü geri dönmek bazen bedel ister.
İnsan:
yanıldığını kabul etmek,
özür dilemek,
zararı telafi etmek,
statüsünü kaybetmek,
eski çevresine karşı çıkmak,
kendi geçmişiyle yüzleşmek
zorunda kalabilir.
Bunların hepsi egoyu zorlar.
Bu nedenle insan bazen yanlış olduğunu anlamasına rağmen devam eder.
Çünkü:
“Buraya kadar geldim, artık dönemem.”
diye düşünür.
Oysa yanlış yolda çok ilerlemiş olmak, devam etmek için değil dönmek için daha güçlü bir gerekçedir.

Manevi Sağırlık Ve Körlük Alışkanlığa Dönüşebilir Mi
Evet.
İnsan tekrar tekrar bir uyarıyı reddederse zihni o uyarıya karşı duyarsızlaşabilir.
Bir haksızlığı sürekli görürse:
“Normal.”
demeye başlayabilir.
Bir yalanı sürekli söylerse:
“Bunda bir şey yok.”
diye düşünebilir.
Bu süreçte insanın dış dünyası değişmeyebilir.
Ama iç tepki değişir.
İşte manevi duyuların kapanması böyle düşünülebilir:
Gerçek hâlâ oradadır.
Ama insanın ona verdiği ahlaki tepki körelmiştir.

Bu Ayet Fiziksel Engellilik Hakkında Olumsuz Bir Değer Yargısı Taşır Mı
Hayır.
Bu ayrımı açık biçimde yapmak önemlidir.
Ayetteki:
sağırlık,
dilsizlik,
körlük
fiziksel engellilik durumlarını aşağılayan ifadeler değildir.
Bunlar mecazi ve ahlaki metaforlardır.
Fiziksel olarak görmeyen bir insan manevi açıdan son derece bilinçli olabilir.
İşitme engelli biri hakikate çok açık olabilir.
Konuşma engeli bulunan biri büyük bir ahlaki bütünlük taşıyabilir.
Kur’an'ın eleştirdiği şey bedenin eksikliği değil, hakikate bilinçli kapanmadır.

Bu Ayet Mümin İçin Nasıl Bir Öz Muhasebe Olabilir
Ayetin doğrudan bağlamı münafıkları anlatır.
Ama manevi sağırlık ve körlük riski herkeste farklı düzeylerde bulunabilir.
İnsan kendisine şu soruları sorabilir:
Bana yapılan eleştirileri gerçekten dinliyor muyum?
Yanlışımı gördüğümde kabul edebiliyor muyum?
Doğruyu söylemenin bedeli olduğunda susuyor muyum?
Bir zamanlar beni rahatsız eden yanlışlar artık normal mi geliyor?
Beni onaylamayan görüşleri daha baştan değersiz mi sayıyorum?
“Yanılmışım” diyebiliyor muyum?
Bu sorular insanın manevi duyularını açık tutmasına yardımcı olabilir.

Modern Çağda Sağır, Dilsiz Ve Kör Olmak Nasıl Mümkün Olabilir
Bugünün insanı fiziksel olarak hiç olmadığı kadar çok:
duyuyor,
görüyor,
konuşuyor.
Her gün yüzlerce mesaj okuyoruz.
Binlerce görüntü görüyoruz.
Sürekli yorum yapıyoruz.
Ama bilgi yoğunluğu aynı zamanda yeni bir duyarsızlık da üretebilir.
Bir trajedi görürüz.
Birkaç saniye sonra başka videoya geçeriz.
Bir insanın acısını okuruz.
Sonra eğlence içeriği gelir.
Bu sürekli maruziyet, gerçek acıya karşı duyarlılığımızı azaltabilir.
Ayrıca sosyal medya insanı yalnız kendi görüşünü destekleyen seslere kapatabilir.
Böylece modern insan çok şey duyarken gerçekten dinlemeyen, çok şey görürken gerçekten fark etmeyen, sürekli konuşurken hakikati söylemeyen biri hâline gelebilir.

Dönüşün Önündeki En Büyük Engel Yolun Uzaklığı Değil, Dönme İsteğinin Kaybolmasıdır
Bakara Suresi'nin on sekizinci ayeti yalnız birkaç kelimeden oluşur:
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri dönmezler.”
Ama bu kısa cümle insanın manevi hayatındaki uzun bir çöküş sürecini özetler.
Önce insan hakikati duyar.
Ama dinlemez.
Sonra gerçeği görür.
Ama kabul etmez.
Ardından doğruyu söylemesi gereken yerde susar veya başka bir söz söyler.
Ve bu tekrarlandıkça bir şey değişir:
Başlangıçta insan hakikate karşı çıkıyordu.
Daha sonra hakikatin sesini duyamaz hâle gelmeye başlar.
Başlangıçta vicdanı ona:
“Bu yanlış.”
der.
Sonra insan vicdanını susturur.
Bir süre sonra vicdanın sessizliği ona doğal gelir.
İşte burada ayetin son cümlesi ortaya çıkar:
“Geri dönmezler.”
Belki de insanın en büyük trajedisi yanlış yola girmesi değildir.
Çünkü yanlış yola giren biri dönebilir.
Kaybolan biri yol sorabilir.
Hata yapan biri özür dileyebilir.
Asıl tehlike:
Dönmesi gerektiğini artık düşünmemesidir.
İnsan yanlışın içinde kendisine yeni bir dünya kurabilir.
Kendi davranışına yeni isimler verir.
Kendi hatasına gerekçeler üretir.
Kendisini eleştireni düşman görür.
Kendisini onaylayanı akıllı bulur.
Ve sonunda artık dışarıdan hiçbir çağrı içeri giremez.
Bu nedenle manevi kapanmanın üç aşaması çok anlamlıdır:
Kulak kapanır.
Dışarıdan hakikat gelmez.
Göz kapanır.
Gerçeklik doğru okunmaz.
Dil kapanır.
İnsan kendi içindeki hakikati ifade edemez.
Sonra geri dönüş zorlaşır.
Ama insanın büyük imkânı da tam burada başlar.
Çünkü henüz rahatsızlık hissediyorsa,
henüz:
“Acaba yanılıyor muyum?”
diye sorabiliyorsa,
henüz özür dileyebiliyorsa,
henüz bir söz onu sarsabiliyorsa,
henüz gördüğü haksızlık içini acıtıyorsa,
manevi duyuları tamamen kapanmış değildir.
Belki insanın kalbini korumanın en güçlü işaretlerinden biri, yanlış karşısında hâlâ rahatsız olabilmesidir.
Bu yüzden Bakara 18 korkutucu olduğu kadar uyarıcıdır.
İnsana:
“Hiç hata yapma.”
demez.
Daha derin bir şey düşündürür:
“Hata yaptığında geri dönebilecek içsel yollarını kaybetme.”
Çünkü dönüş için en gerekli şey kusursuzluk değildir.
Farkındalıktır.
İnsan:
“Yanlış yaptım.”
diyebiliyorsa dönüş başlamıştır.
“Görmedim.”
deyip yeniden bakabiliyorsa dönüş başlamıştır.
“Dinlemedim.”
deyip yeniden dinleyebiliyorsa dönüş başlamıştır.
“Susmuştum.”
deyip doğruyu söyleyebiliyorsa dönüş başlamıştır.
Ve belki insanın manevi hayatındaki en büyük umut şudur:
Yol çok uzak olabilir ama yön değiştirildiği anda dönüş başlar.
“İnsanın kaybolması her zaman yanlış yola girmesiyle başlamaz; bazen yanlış yolda olduğunu söyleyen sesi susturmasıyla başlar. Bu yüzden dönüşün ilk adımı yolun tamamını görmek değil, hâlâ duyabilmek, görebilmek ve ‘yanılmış olabilirim’ diyebilmektir.”
Ersan Karavelioğlu