Âl-i İmrân Suresi 90. Ayette “İman Ettikten Sonra İnkâr Eden, Sonra da İnkârlarını Artıranların Tövbeleri Asla Kabul Edilmeyecektir; İşte Onlar Gerçekten Sapmış Olanlardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Tövbe kapısının açık olması, insanın tövbeyi sonsuza kadar erteleyebileceği anlamına gelmez. Âl-i İmrân 90, yanlışta ısrar edip inkârı giderek derinleştiren bir hayatın sonunda sözcüklerden ibaret bir dönüşün gerçek tövbe olmayabileceğini hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 90. ayetinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârlarını artıranların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapmışların ta kendileridir.”
Bu ayet, 89. ayette açılan tövbe kapısından hemen sonra gelir.
- ayette:
“Ancak tövbe edip kendilerini düzeltenler…”
buyrulmuştu.
Allah’ın:
Gafûr
ve
Rahîm
olduğu hatırlatılmıştı.
- ayet ise çok önemli bir denge kurar:
Her:
“Tövbe ettim.”
sözü otomatik olarak gerçek tövbe değildir.
Çünkü insan bir yandan tövbe ettiğini söyleyip diğer yandan:
inkârını,
isyanını,
hakikate direncini
giderek artırıyorsa;
ortada gerçek bir yön değişikliği olmayabilir.
Ayetin merkezinde bu nedenle çok ciddi bir soru vardır:
Tövbe sadece ağızdan çıkan bir cümle midir, yoksa insanın yönünü gerçekten değiştirmesi midir?
“İman Ettikten Sonra İnkâr Edenler” Kimlerdir
Ayet:
“innellezîne keferû ba‘de îmânihim”
ifadesini kullanır.
Yani:
“İmanlarından sonra inkâr edenler…”
Bu kişiler daha önce:
imanla tanışmış,
onu kabul etmiş
bir durumda anlatılır.
Sonra bundan uzaklaşırlar.
Fakat ayetin asıl ağırlığı bundan sonraki ifadede ortaya çıkar:
“Sonra inkârlarını artırdılar.”
Demek ki burada tek bir kopuş anından çok:
giderek derinleşen bir süreç
vardır.
“Sonra İnkârlarını Artırdılar” Ne Demektir
Ayette:
“sümmezdâdû kufrâ”
denir.
Yani:
“Sonra inkâr bakımından daha da arttılar.”
Bu ifade inkârın durağan olmadığını gösterir.
İnsan:
bir kez reddedebilir.
Sonra bu reddedişi:
savunabilir,
yayabilir,
hakikate karşı daha sert hâle gelebilir.
Böylece yanlış:
bir düşünceden
bir kimliğe
dönüşebilir.
İnkâr Nasıl “Artabilir”
İnkâr yalnız:
“İnanmıyorum.”
demek olmayabilir.
İnsan zamanla:
hakikate karşı daha düşmanca tutum geliştirebilir,
bilerek yanlış bilgi yayabilir,
başkalarını da saptırmaya çalışabilir,
kendisini ikna etmek için sürekli yeni gerekçeler üretebilir.
Bu durumda reddediş:
derinleşir.
Ayet bunu:
“inkârlarını artırmak”
ifadesiyle anlatır.
Bir İnsanın İnançsızlığı Zamanla Karakterinin Parçasına Dönüşebilir mi
Evet.
Her düşünce tekrarlandıkça insanın kimliğiyle bütünleşebilir.
İnsan önce:
“Bundan emin değilim.”
diyebilir.
Sonra:
“Kesinlikle yanlış.”
demeye başlayabilir.
Daha sonra:
“Buna inanan herkes yanılıyor.”
noktasına gelebilir.
En sonunda mesele hakikati araştırmaktan çıkar:
kimlik savunmasına
dönüşür.
İşte bu noktada görüş değiştirmek psikolojik olarak daha zor hâle gelir.
Ayet Neden “Tövbeleri Kabul Edilmeyecek” Diyor
Bu ifade ilk bakışta 89. ayetle çelişiyor gibi görünebilir.
Ama bağlam farkı önemlidir.
- ayette:
tövbe + ıslah
vardı.
- ayette ise:
inkârı giderek artırma
vardır.
Dolayısıyla burada gerçek dönüşten değil:
yanlışta ısrar eden bir hayatın ardından samimiyetsiz veya geçersiz bir tövbe biçiminden
söz edildiği anlaşılabilir.
Kur’an’daki genel tövbe ilkesiyle birlikte okunduğunda mesele:
samimi dönüşün reddedilmesi değil, gerçek tövbe niteliği taşımayan dönüş iddiasıdır.
Gerçek Tövbe ile Sahte Tövbe Arasındaki Fark Nedir
Gerçek tövbe:
yanlıştan dönmektir.
Sahte tövbe ise bazen:
sadece sonuçtan korkmak
olabilir.
İnsan:
davranışını değiştirmeden,
kalbini değiştirmeden,
zararı düzeltmeden
yalnız:
“Affet.”
diyebilir.
Ama tövbe:
sihirli bir kelime
değildir.
- ayette bunun ölçüsü verilmişti:
Islah.
Yani değişim.
İnsan Ölüm Yaklaşınca Tövbe Ederse Ne Olur
Kur’an’ın başka yerlerinde ölüm kesin biçimde belirip artık kaçış imkânı kalmadığında yapılan dönüşün problemi vurgulanır.
Çünkü tövbenin değeri:
özgürce dönmek
ile ilgilidir.
İnsan bütün hayatını bilinçli biçimde yanlışta geçirip ölüm kesinleştiğinde:
“Artık inanıyorum.”
derse, bu söz gerçek ahlaki dönüşten çok:
sonucu gördükten sonra zorunlu kabul
hâline gelebilir.
Bu nedenle tövbeyi:
son ana bırakmak
çok tehlikeli bir düşüncedir.
Allah Samimi Tövbenin Samimi Olup Olmadığını Nasıl Bilir
Kur’an’a göre Allah:
kalpleri,
niyetleri,
insanın gizlediklerini
bilir.
İnsan başka insanları:
sözlerle
ikna edebilir.
Ama Allah’a karşı gösteriş:
anlamsızdır.
Bu nedenle tövbenin değeri:
insanların:
“Ne güzel tövbe etti.”
demesine değil;
Allah’ın bildiği:
gerçek niyete
bağlıdır.
Sürekli Günah İşleyip Sürekli Tövbe Etmek Bu Ayetle Aynı Şey midir
Her durumda aynı değildir.
İnsan zayıflık nedeniyle:
gerçekten pişman olup,
bırakmaya çalışıp,
sonra yeniden düşebilir.
Bu durumda tekrar tövbe etmesi anlamsız değildir.
- ayetteki tablo ise:
inkârın artması
ve yanlışta giderek daha güçlü biçimde ısrar edilmesidir.
Dolayısıyla:
zayıflıkla düşüp yeniden kalkmaya çalışan insan
ile
yanlışı bilinçli biçimde büyüten insan
aynı durumda değildir.
Bir İnsan Yanlışını Savundukça Tövbe Etmesi Neden Zorlaşır
Çünkü insan yanlış yaptığını kabul edebilmek için önce:
“Ben hata ettim.”
diyebilmelidir.
Fakat kişi yıllarca:
yanlışını savunmuş,
başkalarına öğretmiş,
kimliğini onun üzerine kurmuşsa;
geri dönmek egoya ağır gelebilir.
Bu nedenle insan bazen gerçeği reddetmeye:
delil yetersizliğinden değil,
geri adım atmanın gururuna ağır gelmesinden
devam eder.

Ayetteki Problem İnançsızlık mı, İnat mı
Bağlamda ikisi iç içe geçer.
Ayet sıradan:
soru soran,
ikna olmamış,
araştıran
kişiden söz etmez.
İman sonrası inkâr ve ardından:
inkârın artırılması
anlatılır.
Bu nedenle problem yalnız zihinsel kanaat değil:
ısrar ve direnç
boyutu taşır.
Kur’an açısından ahlaki sorumluluk da tam burada ağırlaşır.

“İşte Onlar Sapmışların Ta Kendileridir” Ne Demektir
Ayette:
“ve ulâike humud-dâllûn”
ifadesi vardır.
Yani:
“İşte onlar gerçekten sapmış olanlardır.”
“Dalâlet”:
yolu kaybetmek,
doğru yönden uzaklaşmak
anlamlarını taşır.
Burada insan yanlış yola:
tesadüfen
girmemiştir.
Hakikati gördükten sonra giderek:
ondan daha fazla uzaklaşmıştır.
Bu yüzden sapma vurgusu güçlüdür.

Sapma Bir Anda mı Gerçekleşir, Yoksa Küçük Adımlarla mı
Çoğu zaman küçük adımlarla gerçekleşebilir.
İnsan önce:
küçük bir gerçeği bastırır.
Sonra başka birini.
Bir süre sonra kendi davranışını haklı çıkarmak için:
yeni düşünceler üretir.
Daha sonra bu düşünceler:
karakterinin parçası olur.
Böylece büyük kopuşlar bazen:
küçük tavizlerin birikimiyle
oluşur.

İnsan Kendi Kendini Hakikatten Uzaklaştırabilir mi
Evet.
İnsan sadece dışarıdan kandırılmaz.
Bazen kendisini de kandırır.
Kendi görüşünü destekleyen bilgileri seçer.
Karşı delilleri küçümser.
Yanlışını haklı çıkaracak insanları dinler.
Buna bugün psikolojide:
doğrulama yanlılığı
gibi kavramlarla yaklaşılır.
Ayetin dili teolojik olsa da insanın kendi sapmasını derinleştirebilmesi fikri son derece güçlüdür.

89. ve 90. Ayetler Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Denge Ortaya Çıkar
- ayet:
“Tövbe edip düzeltenler için Allah bağışlayıcıdır.”
der.
- ayet:
“İnkârlarını artıranların tövbeleri kabul edilmez.”
der.
Bu iki ayet birlikte çok hassas bir denge kurar:
Rahmet kapısı açıktır.
Ama:
rahmet sömürülmez.
İnsan:
“Nasıl olsa sonra tövbe ederim.”
diyerek bilinçli biçimde kötülüğe devam edemez.
Çünkü tövbe:
planlanmış günahın sigortası
değildir.

“Nasıl Olsa Allah Affeder” Düşüncesi Neden Tehlikelidir
Çünkü Allah’ın rahmetini:
günaha devam etmek için gerekçe
hâline getirebilir.
İnsan şöyle düşünebilir:
Şimdi yaparım.
Sonra tövbe ederim.
Ama bu yaklaşımda tövbenin ruhu yoktur.
Gerçek tövbe:
günahı bırakma arzusudur.
“Daha sonra bırakırım.”
düşüncesi ise günahı şimdilik bilinçli biçimde seçmektir.
Bu nedenle rahmete güvenmek ile:
rahmeti istismar etmek
aynı şey değildir.

Tövbenin Kabul Edilmesi İçin İnsan Mükemmel Olmak Zorunda mıdır
Hayır.
Tövbe eden insan hâlâ:
zayıf,
eksik,
hata yapabilen
bir insan olabilir.
Allah’ın istediği:
kusursuz geçmiş
değildir.
Zaten tövbe kusurlu geçmiş nedeniyle vardır.
Asıl mesele:
samimi yön değişikliğidir.
İnsan:
yanlışı savunmayı bırakır,
doğruya yönelir,
mümkün olduğunca düzeltir.
Mükemmellik değil:
samimiyet ve çaba
esastır.

İnsan Ne Zaman Gerçekten “Geri Dönülemez” Noktaya Yaklaşır
İnsan yaşadığı sürece kendi adına kesin biçimde:
“Artık benim dönüşüm imkânsız.”
dememelidir.
Bu umutsuzluk tehlikelidir.
Fakat başka bir tehlike de vardır:
yanlışı sürekli büyütmek.
Vicdanı susturmak.
Hakikati küçümsemek.
Tövbeyi ertelemek.
İnsan bunu yaptıkça dönüş psikolojik ve ahlaki olarak:
daha zor
hâle gelebilir.
Bu nedenle Kur’an’ın mesajı:
“Daha sonra dönersin.”
değil;
“Hakikati gördüğünde şimdi dön.”
şeklindedir.

Biz Gerçekten Tövbe Etmek mi İstiyoruz, Yoksa Sadece Yanlışlarımızın Sonuçlarından Kurtulmak mı
Âl-i İmrân 90’ın insanın önüne koyduğu en ağır sorulardan biri budur.
İnsan çoğu zaman kötü sonucun yaklaştığını görünce:
pişmanlık duyar.
Ama pişman olduğu şey her zaman:
yaptığı kötülük
olmayabilir.
Bazen sadece:
yakalanmış olmak
dır.
Bir kişi yalan söylediği için mi üzülüyor;
yoksa yalanı ortaya çıktığı için mi?
Bir insan başkasına zarar verdiği için mi pişman;
yoksa ceza göreceği için mi?
Bir insan Allah’tan uzaklaştığı için mi dönmek istiyor;
yoksa ölümden korktuğu için mi?
Bu sorular tövbenin samimiyetini açığa çıkarır.
Gerçek tövbe:
“Sonuçtan korkuyorum.”
demekten daha derindir.
Şunu diyebilmektir:
“Yaptığım şey yanlıştı ve artık o insan olmak istemiyorum.”
İşte 89. ayetteki:
“tövbe edip ıslah edenler”
ile 90. ayetteki:
“inkârlarını artıranlar”
arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Birincisi:
yön değiştirir.
İkincisi:
yanlış yönü daha da güçlendirir.
Belki insanın en büyük yanılgısı:
tövbenin gelecekte kullanabileceği bir acil çıkış kapısı olduğunu düşünmesidir.
Oysa gerçek tövbe:
gelecekte söylenecek bir kelime değil;
bugün başlayan bir değişimdir.
Ve belki Âl-i İmrân 90’ın bize bıraktığı en sarsıcı soru şudur:
Bugün yanlış olduğunu bildiğimiz bir şeyi “nasıl olsa sonra düzeltirim” diyerek sürdürüyorsak, gerçekten tövbeye mi hazırlanıyoruz, yoksa yanlışımızı daha da mı büyütüyoruz?
“Rahmet kapısı açıktır; fakat tövbe, yanlışta ısrar ederken sakladığımız bir kaçış bileti değildir. Âl-i İmrân 90, gerçek dönüşün sözle değil yön değiştirmekle başladığını ve insanın erteledikçe yanlışını karakterinin parçası hâline getirebileceğini hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu