Yûnus Suresi 47. Ayette “Her Ümmet İçin Bir Elçi Vardır; Elçileri Geldiğinde Aralarında Adaletle Hükmedilir ve Onlara Asla Zulmedilmez” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İlahî adalet, insanı bilmediği bir hakikatten dolayı keyfî biçimde mahkûm etmek üzerine kurulmaz. Mesaj gelir, sorumluluk açıklığa kavuşur ve ardından hüküm adaletle verilir. Allah’ın hesabında hiçbir insanın hakkı eksiltilmez.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 47. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Her ümmet için bir elçi vardır. Elçileri geldiğinde aralarında adaletle hükmedilir ve onlara hiçbir şekilde zulmedilmez.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve li-kulli ümmetin resûl. Fe-izâ câe resûluhum kudiye beynehum bi’l-kıstı ve hum lâ yuzlemûn.”
Bir önceki ayette:
“Onların dönüşü Bizedir ve Allah yaptıklarına şahittir.”
denilmişti.
Yûnus 47 şimdi bu dönüşteki hesabın hangi temel üzerine kurulacağını açıklar:
adalet.
Allah insanları:
rastgele,
bilgisizce,
keyfî biçimde
yargılamaz.
Mesaj,
sorumluluk
ve adalet
birbiriyle bağlantılıdır.
“Her Ümmet İçin Bir Elçi Vardır” Ne Demektir
Ayette:“Ve li-kulli ümmetin resûl”
denilir.
Yani:
“Her ümmetin bir elçisi vardır.”
“Ümmet” kelimesi bağlama göre:
toplum,
topluluk,
nesil,
ortak bir hayat içinde bulunan insan grubu
anlamlarında kullanılabilir.
Ayetin temel mesajı, Allah’ın insanlığı tamamen rehbersiz bırakmadığıdır.
Tarih boyunca farklı toplumlara ilahî uyarıcılar ve elçiler gönderilmiştir.
Bu Ayet Her Bugünkü Devlete Ayrı Bir Peygamber Gönderildiği Anlamına mı Gelir
Bunu söylemek zorunda değiliz.Bugünkü:
ülke sınırları,
ulus devletler,
modern milliyetler
peygamberlik dönemlerindeki toplum yapılarıyla birebir aynı değildir.
Ayet:
“Dünyadaki bugün mevcut her siyasi devletin mutlaka kendisine özel adı bilinen bir peygamberi vardır.”
demiyor.
“Ümmet” daha geniş ve tarihsel bir kavramdır.
Dolayısıyla ayeti modern siyasi haritaya birebir uygulamak doğru olmaz.
Temel ilke:
Allah’ın insanlığı uyarısız ve rehbersiz bırakmamasıdır.
Kur’an’da Adı Geçmeyen Peygamberler de Olmuş Olabilir mi
Evet.Kur’an başka ayetlerde bazı peygamberlerin kıssalarının anlatıldığını, bazılarının ise anlatılmadığını bildirir.
Bu nedenle Kur’an’da adı geçen peygamberlerin:
bütün peygamberlerin tam listesi
olduğunu düşünmek doğru değildir.
Hz. Âdem,
Nûh,
İbrahim,
Musa,
İsa,
Muhammed
gibi adı bildirilen peygamberlerin yanında, isimleri bize ulaşmamış başka elçiler de bulunmuş olabilir.
Bu yüzden herhangi eski bir tarihî kişiyi delilsiz şekilde:
“Kesin peygamberdi.”
ilan etmek de doğru değildir.
İhtimal ≠ kesin bilgi.
Dünyanın Uzak Bölgelerine de Peygamber Gönderilmiş Olabilir mi
Ayetin genel ilkesi bunu mümkün görmemizi sağlar.İlahî rehberliğin yalnızca:
Orta Doğu’ya,
Araplara,
İsrailoğullarına
mahsus olduğunu düşünmek ayetin evrensel ifadesiyle uyuşmaz.
Fakat:
“Şu tarihî kişi kesin peygamberdi.”
şeklinde isim vermek için vahiy veya güvenilir delil gerekir.
Dolayısıyla:
Afrika,
Asya,
Avrupa,
Amerika kıtalarındaki eski toplumlara
ilahî uyarıcıların ulaşmış olması mümkündür.
Ancak ayrıntısını Allah bilir.
Bütün Peygamberlerin Temel Mesajı Aynı mıydı
Kur’an’ın genel öğretisine göre temel çağrı aynıdır:Allah’a kulluk edin ve O’na ortak koşmayın.
Peygamberlerin gönderildiği:
dönemler,
toplumlar,
özel hükümler
farklı olabilir.
Bazı şeriat ayrıntıları değişebilir.
Ama temel çizgi:
tevhid,
ahlaki sorumluluk,
adalet,
Allah’a kulluk
etrafındadır.
Bu nedenle İslam peygamberlik tarihini birbirinden kopuk din kurucuları dizisi olarak değil, aynı ilahî kaynaktan gelen vahiy zinciri olarak görür.
Hz. Muhammed Bu Peygamberlik Zincirinde Nerede Durur
İslam inancına göre Hz. Muhammed:Allah’ın son peygamberidir.
Kur’an’ın mesajı yalnızca belirli bir kabileye değil, daha geniş biçimde insanlığa yöneltilmiştir.
Bu nedenle Hz. Muhammed’den sonra:
yeni vahiy getiren,
yeni peygamberlik iddiasında bulunan
kişiler İslam’ın klasik inanç anlayışında peygamber kabul edilmez.
Fakat bu, önceki bütün peygamberleri reddetmek anlamına gelmez.
Tam tersine Müslüman:
Allah’ın gönderdiği bütün gerçek peygamberlere iman eder.
“Elçileri Geldiğinde” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“Fe-izâ câe resûluhum...”
denilir.
Yani:
“Elçileri geldiğinde...”
Bu ifade hakkında tefsirlerde farklı açıklamalar vardır.
Bir yoruma göre:
peygamber dünyada kavmine geldiğinde,
mesajı tebliğ edildiğinde
ve toplumun tavrı ortaya çıktığında ilahî hükmün zemini oluşur.
Başka açıklamalarda ise ahiret gününde peygamberlerin toplumları hakkında şahitlik için getirilmesi boyutu öne çıkar.
Her iki yaklaşımda da ortak nokta şudur:
Hüküm bilgisizliğe değil, hakikatin açıklığa kavuşmasına dayanır.
Peygamberler Ahirette Kavimleri Hakkında Şahitlik Edecek mi
Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde peygamberlerin ümmetleri hakkında şahitlik edeceğine ilişkin ifadeler bulunur.Peygamber:
mesajı ulaştırdı mı?
Toplum nasıl cevap verdi?
Hakikat nasıl tebliğ edildi?
Bütün bunlar hesap sahnesinde anlam kazanır.
Ancak Allah’ın peygamber şahitliğine ihtiyacı:
bir şeyi bilmediği için
değildir.
Allah zaten her şeyi bilir.
Şahitlik:
adaletin ortaya konmasının ve hesabın açığa çıkarılmasının bir parçasıdır.
“Aralarında Hükmedilir” Ne Demektir
Ayette:“kudiye beynehum”
denilir.
Yani:
“Aralarında hüküm verilir.”
Bu hüküm:
insanların birbirleri hakkındaki söylentilerine,
güç ilişkilerine,
propagandaya
dayanmaz.
Allah:
gerçeği,
niyeti,
bilgiyi,
imkânı,
mazereti,
ısrarı
eksiksiz bilir.
Bu nedenle ilahî mahkeme:
bilginin eksik olduğu bir insan mahkemesine benzemez.
Hiçbir gerçek ayrıntı kaybolmaz.

“Adaletle Hükmedilir” İfadesindeki “Kıst” Ne Demektir
Ayette:“bi’l-kıst”
denilir.
“Kıst”:
adalet,
hakkaniyet,
doğru ölçü
anlamları taşır.
Yani Allah’ın hükmü:
ölçülüdür ve adildir.
Kimseye:
yapmadığı bir şey yüklenmez.
Kimsenin iyiliği kaybolmaz.
Gerçek mazeret görmezden gelinmez.
Bir insan başka şartlarda yaşamışsa bu da Allah’ın bilgisindedir.
İlahî adalet, herkesin gerçek durumunu kuşatan eksiksiz bilgiye dayanır.

Bir İnsana Mesaj Hiç Ulaşmadıysa Ne Olur
Bu, İslam düşüncesinde uzun süre tartışılmış önemli meselelerden biridir.Bir kişiye:
İslam hiç ulaşmamış olabilir.
Yanlış ve ağır biçimde çarpıtılmış şekilde ulaşmış olabilir.
Doğru bilgiye ulaşma imkânı bulunmamış olabilir.
Bu insanların hükmünün ayrıntıları konusunda İslam âlimleri arasında farklı açıklamalar bulunmaktadır.
Fakat Yûnus 47’nin kesin olarak koruduğu ilke şudur:
Allah hiç kimseye zulmetmez.
Allah kişinin:
ne bildiğini,
ne bilmediğini,
hangi imkânlara sahip olduğunu,
hangi şartlarda yaşadığını
eksiksiz bilir.
Dolayısıyla bizim eksik bilgiyle verdiğimiz kaba hükümler Allah’ın adaletinin ölçüsü değildir.

İslam’ı Yanlış Tanımış Bir İnsanla Hiç Duymamış İnsan Aynı mı Değerlendirilir
Buna bizim tek bir basit formülle kesin cevap vermemiz doğru olmaz.Bir insan İslam adına yalnızca:
şiddet,
yalan,
kötü örnekler
görmüş olabilir.
Kur’an’ı hiç okumamış olabilir.
Kendisine İslam yanlış anlatılmış olabilir.
Başka biri ise:
mesajı doğru ve açık biçimde öğrenmiş,
üzerinde düşünmüş
ve farklı bir tavır almış olabilir.
Bu iki insanın bilgi şartları aynı değildir.
Allah bütün bu farklılıkları bilir.
Bu nedenle:
insanların nihai ahiret hükmünü topluca dağıtmak bize düşmez.

“Mesaj Geldi” Demek Sadece Bir Ayet Duymak mı Demektir
Bu meseleyi böyle mekanik biçimde anlamak doğru değildir.Bir kişinin bir yerde:
“İslam”
kelimesini duymuş olması,
ona hakikatin bütün açıklığıyla ulaştığı anlamına gelmeyebilir.
İlahî hesabın:
kişinin bilgisi,
anlama imkânı,
şartları
gibi unsurları dikkate aldığına dair Kur’an’ın genel adalet ilkesi vardır.
Bu nedenle:
“İnternette İslam kelimesini görmüş, artık bütün sorumluluk aynı.”
şeklinde kesin hükümler vermek aşırı basitleştirme olur.
Allah’ın hesabı bizim sloganlarımızdan çok daha kuşatıcıdır.

Ayet “Peygamber Gelmeden Kimse Sorumlu Değildir” mi Diyor
Ayet, ilahî mesaj ile hesap arasında güçlü bir ilişki kurar.Kur’an’ın başka ayetleri de Allah’ın elçi göndermeden cezalandırmayacağı ilkesinden söz eder.
Fakat insanın:
fıtrî ahlak,
akıl,
temel insanî sorumluluk
gibi konulardaki yükümlülüğünün ayrıntıları İslam düşüncesinde ayrıca tartışılmıştır.
Bu nedenle ayetten tek cümleyle bütün kelâm tartışmalarını çözen bir formül çıkarmak doğru olmaz.
Fakat kesin olan şudur:
Allah’ın hükmü bilgisiz ve keyfî değildir.

Bu Ayet Din Anlatan İnsanlara Nasıl Bir Sorumluluk Yüklüyor
Çok büyük bir sorumluluk yükler.Eğer insanlara İslam anlatıyorsan:
doğru anlat.
Kur’an’da olmayan şeyi:
Kur’an’a mal etme.
Kendi kültürel tercihini:
Allah’ın kesin emri gibi sunma.
Sırf korkutmak için:
uydurma rivayetler kullanma.
İnsanlara dini öyle yanlış anlatma ki onlar İslam zannettikleri karikatürü reddetsinler.
Çünkü tebliğ yalnızca konuşmak değildir.
Doğru temsil de tebliğin bir parçasıdır.

Peygamberlerin Gönderilmesi İnsan Özgürlüğünü Ortadan Kaldırır mı
Hayır.Peygamberin gelişi:
insana yolu gösterir.
Ama insan yine:
kabul,
ret,
araştırma,
yüz çevirme
gibi tercihler yapabilir.
Eğer mesajın gelişi insanı otomatik olarak iman ettirseydi, peygamberlerin karşısında hiçbir inkârcı bulunmazdı.
Dolayısıyla vahiy:
iradeyi ortadan kaldırmaz; sorumluluğu açıklığa kavuşturur.
İnsan neyle karşı karşıya olduğunu daha iyi bilir ve tercihini yapar.

Yûnus 44, 46 ve 47 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 44:“Allah insanlara zulmetmez.”
dedi.
Yûnus 46:
“Onların dönüşü Bizedir; Allah yaptıklarına şahittir.”
buyurdu.
Yûnus 47 ise bu hesabın nasıl olacağını açıklar:
Her ümmete bir elçi vardır ve aralarında adaletle hükmedilir; hiçbirine zulmedilmez.
Bu üç ayet birlikte Kur’an’ın hesap anlayışının temelini ortaya koyar:
Allah bilir.
Allah mesajını ulaştırır.
Allah adaletle hükmeder.
Ve:
Allah hiç kimseye haksızlık etmez.

Sonuç: Yûnus Suresi 47. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 47. ayet peygamberlik ile ilahî adalet arasındaki çok güçlü ilişkiyi ortaya koyar:“Her ümmet için bir elçi vardır.”
Bu cümle bize Allah’ın insanı:
amaçsız,
rehbersiz,
bilgisiz
bırakmadığını anlatır.
İnsan tarih boyunca:
“Allah benden ne istiyor?”
sorusunun cevabını yalnızca kendi hayal gücüyle bulmak zorunda bırakılmamıştır.
Allah:
peygamberler göndermiş,
vahiy indirmiş,
insana doğru yolun işaretlerini göstermiştir.
Bu aynı zamanda bütün peygamberleri birbirine bağlayan büyük bir vahiy tarihidir.
Hz. Nûh’un çağrısı.
Hz. İbrahim’in tevhidi.
Hz. Musa’nın mücadelesi.
Hz. İsa’nın mesajı.
Hz. Muhammed’in tebliği.
Kur’an’ın bakışında bunlar birbirinden tamamen kopuk hikâyeler değildir.
Aynı Rabbin insanlığa yönelttiği vahiy zincirinin farklı dönemleridir.
Fakat ayetin belki daha da önemli kısmı:
“Aralarında adaletle hükmedilir.”
ifadesidir.
Çünkü dinî meselelerde insan bazen Allah’ın hesabını kendi kaba yargılarına benzetebilir.
Şöyle düşünür:
“Bu kişi şu ülkede doğdu, demek ki hükmü kesin budur.”
“Şu dine mensup, o hâlde bütün hayatını biliyorum.”
“İslam’ı kabul etmedi, nedenini araştırmaya gerek yok.”
Oysa Allah insanı:
milliyet etiketiyle,
pasaportuyla,
insanların onun hakkında söylediği birkaç cümleyle
yargılamaz.
Allah:
bütün gerçeği bilir.
O kişiye ne ulaştı?
Nasıl ulaştı?
Gerçek İslam mı anlatıldı?
Yoksa yalnızca korkunç bir çarpıtması mı gösterildi?
Anlama imkânı var mıydı?
Samimi şekilde araştırdı mı?
Kibir mi gösterdi?
Gerçekten bilmedi mi?
Bütün bunların tam cevabını Allah bilir.
İşte:
“bi’l-kıst”
yani:
“adaletle”
ifadesinin büyüklüğü burada ortaya çıkar.
İlahî hesap bizim eksik dosyalarımız üzerinden yapılmaz.
Allah’ın bilgisi:
tamdır.
Bu nedenle Yûnus 47 insanın:
başkalarının nihai ahiret kaderini kolayca dağıtma hevesini de sınırlar.
Biz:
inançların hak ve yanlış tarafları hakkında konuşabiliriz.
Kur’an’ın ne söylediğini anlatabiliriz.
Şirkin yanlış olduğunu söyleyebiliriz.
İmanı açıklayabiliriz.
Ama belirli insanların:
Allah katındaki bütün dosyasını bildiğimizi
iddia edemeyiz.
Nihai hüküm Allah’ındır.
Bu özellikle İslam’ın hiç ulaşmadığı veya çok bozulmuş biçimde ulaştığı insanlar konusunda önemlidir.
Tarih boyunca milyonlarca insan:
farklı coğrafyalarda,
farklı iletişim imkânlarıyla
yaşamıştır.
Bugünkü gibi:
internet,
kitap erişimi,
anlık çeviri
yoktu.
Bir insan ömrü boyunca Hz. Muhammed’in adını hiç duymamış olabilir.
Başka biri adını duymuş ama hakkında tamamen yanlış şeyler öğrenmiş olabilir.
Bu insanların durumunu:
“Hepsi aynı şekilde değerlendirilecektir.”
diye bizim belirlememiz, ayetin vurguladığı ilahî adalet karşısında fazla iddialı olur.
Allah:
kimseye zulmetmez.
Ayetin din anlatan Müslümana yüklediği sorumluluk da büyüktür.
Çünkü sen İslam’ı yanlış temsil edersen:
insan senin yanlışını din zannedebilir.
Mesela:
kendi kültürünü Allah’ın kesin emri gibi sunarsan,
uydurma sözü hadis diye aktarırsan,
merhametsizliği dindarlık diye gösterirsen,
zulmü Allah adına savunursan,
insanların önüne gerçek mesaj yerine bozulmuş bir temsil koymuş olursun.
Bu yüzden tebliğ:
yalnızca:
“Ben söyledim, görevim bitti.”
demek değildir.
Doğru bilgi,
dürüstlük,
adalet,
güzel ahlak
da önemlidir.
Peygamberlerin yöntemine baktığımızda da bunu görürüz.
Onlar yalnızca:
söz söylemediler.
Aynı zamanda o sözün:
ahlakını,
sabrını,
adaletini
yaşadılar.
Bu nedenle bazen insanların dine yaklaşmasını sağlayan ilk şey:
uzun bir tartışma değil,
dürüst bir Müslümanın davranışı
olabilir.
Aynı şekilde kötü temsil de insanı uzaklaştırabilir.
Bu ayet aynı zamanda insanın kendi mazeretlerini de sorgulamasını gerektirir.
İlahî adalet demek:
“Nasıl olsa Allah adil, ben istediğim gibi yaşarım.”
demek değildir.
Tam tersine:
Allah ne bildiğini de bilir.
Sana hakikat ulaştı mı?
Bir şeyi doğru olduğunu bildiğin hâlde çıkarın için mi reddettin?
Vicdanın seni uyardığı hâlde susturdun mu?
Bunlar da Allah’ın bilgisindedir.
Yani ilahî adalet:
mazluma ve gerçek mazereti olana güven verirken,
bilinçli kötülüğe sığınak sağlamaz.
İnsan Allah’ı kandıramaz.
Sahte mazeret üretebilir.
İnsanları ikna edebilir.
Ama Allah:
gerçek mazeret ile bahaneyi
ayırt eder.
Ayetin:
“Onlara zulmedilmez.”
diye bitmesi bu nedenle hem korkuyu hem ümidi dengeler.
Eğer sana haksızlık yapıldıysa:
Allah bilir.
Eğer bir şeyi gerçekten bilmiyorduysan:
Allah bilir.
Eğer güç yetiremiyorsan:
Allah bilir.
Ama gerçeği bildiğin hâlde:
inatla,
çıkarla,
kibirle
yüz çevirdiysen onu da:
Allah bilir.
İlahî adalet tam olarak bu eksiksiz bilgi nedeniyle insan adaletinden üstündür.
İnsan mahkemeleri:
delil kaybedebilir.
Şahit yanılabilir.
Dosya eksik olabilir.
Hâkim hata yapabilir.
Allah’ın hükmünde ise:
bilgi açığı yoktur.
Bu nedenle insanın nihai kaderini en güvenli biçimde emanet edebileceği hüküm:
Allah’ın hükmüdür.
Ve belki Yûnus Suresi 47. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Allah’ın herkesi gerçek bilgisi ve şartları içinde tam adaletle değerlendireceğine gerçekten inanıyorsak, neden insanların nihai kaderi hakkında Allah’ın yerine geçercesine kolay hükümler veriyoruz; daha da önemlisi, bize ulaştırılan hakikati ve başkalarına anlattığımız dini adalet, doğruluk ve peygamberlerin taşıdığı sorumluluk bilinciyle temsil edebiliyor muyuz?
“Allah insanı bilgisiz bırakıp sonra keyfî biçimde mahkûm etmez. Mesajı, imkânı, niyeti, mazereti ve yapılan tercihi eksiksiz bilir; sonra adaletle hükmeder. Sana düşen başkalarının ahiret hükmünü dağıtmak değil, sana ulaşan hakikate dürüstçe cevap vermek ve onu insanlara doğru temsil etmektir.”
Ersan Karavelioğlu