Hûd Suresi 25. Ayette “Andolsun, Nûh’u Kavmine Gönderdik; ‘Şüphesiz Ben Sizin İçin Apaçık Bir Uyarıcıyım’ Dedi” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Peygamberlerin görevi insanları zorla değiştirmek değil, hakikati anlaşılır biçimde duyurmak ve yaklaşan ahlaki sonucu açıkça haber vermektir. Hûd 25 ile başlayan Nûh kıssası, bir peygamberin toplumuna karşı sabrını, tevhid çağrısını ve uyarının baskıdan nasıl ayrıldığını gösterecek uzun bir dersin kapısını açar.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 25. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Andolsun, Nûh’u kavmine gönderdik. O, ‘Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım’ dedi.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve lekad erselnâ Nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn.”
Hûd Suresi’nin önceki ayetlerinde hakikate açık olanlarla hakikati bilinçli biçimde çarpıtanların aynı olmadığı anlatılmıştı. Şimdi sure soyut ilkelerden tarihî bir örneğe geçer ve Hz. Nûh’un toplumuyla mücadelesini anlatmaya başlar.
Bu geçiş önemlidir. Kur’an yalnızca “hakikati dinleyin” demekle yetinmez; hakikati duyuran bir peygamberin toplum karşısında neler yaşadığını da örnek üzerinden gösterir.
Nûh Kimdir ve Kur’an’daki Yeri Nedir
Hz. Nûh, Kur’an’da adı çok defa geçen büyük peygamberlerden biridir. Kur’an onu Allah’ın mesajını toplumuna ulaştıran, uzun süre tebliğ eden ve büyük dirençle karşılaşan bir peygamber olarak tanıtır.İslam geleneğinde Nûh, insanlığın erken dönemlerindeki önemli peygamberlerden biri kabul edilir. Ancak onun yaşadığı tarihin kesin yılı, bugün kullandığımız kronolojiyle tam olarak belirlenmiş değildir.
Bu nedenle:
“Nûh kesin şu tarihte yaşadı.”
gibi kesin tarih vermek konusunda dikkatli olmak gerekir.
Kur’an’ın asıl amacı kronolojik bir tarih kitabı yazmak değil, Nûh kıssası üzerinden tevhid, sabır, inkâr, toplumsal kibir ve ilahî sorumluluk dersleri vermektir.
“Andolsun Biz Nûh’u Gönderdik” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve lekad erselnâ Nûhan”
denilir.
Bu ifade güçlü bir kesinlik taşır:
“Andolsun, gerçekten Nûh’u gönderdik.”
Buradaki temel fikir peygamberliğin insanın kendi kendisine ilan ettiği bir makam olmadığıdır.
Nûh:
“Ben düşündüm ve artık peygamber olmaya karar verdim.”
dememiştir.
Kur’an’a göre onu görevlendiren Allah’tır.
Bu, peygamber ile dinî düşünür arasındaki temel farklardan biridir.
Bir filozof kendi düşüncesini geliştirir. Bir âlim vahyi yorumlar. Bir peygamber ise Kur’an’ın anlatımında Allah tarafından gönderilir.
“Kavmine Gönderdik” Ne Demektir
Ayette:“ilâ kavmihî”
yani:
“kavmine”
denilir.
“Kavim”, kişinin içinde yaşadığı topluluk veya toplum anlamına gelir. Bu ifade Nûh’un yabancı ve ilgisiz bir topluma uzaktan mesaj gönderdiğini değil, içinde yaşadığı insanlara hitap ettiğini gösterir.
Peygamber toplumunu tanıyordu. Onların dilini, alışkanlıklarını, korkularını ve düşünce dünyasını biliyordu.
Bu da tebliğ açısından önemli bir ilke düşündürür:
İnsanlara bir şeyi anlatmak için onları tanımak gerekir.
Sadece doğru bilgiye sahip olmak yetmez; o bilgiyi muhatabın anlayabileceği biçimde aktarabilmek de önemlidir.
“Kavmi” Denmesi Bütün Bir Irkı veya Halkı Kötülemek midir
Hayır.Kur’an’da bir kavmin belirli davranışlarının eleştirilmesi, o toplumla biyolojik, etnik veya tarihsel bağı bulunan bütün insanlara ebedî bir suç yüklemek anlamına gelmez.
Nûh’un kavmi içinde ona karşı çıkanlar vardı. İman edenlerin de bulunduğunu sonraki ayetlerden anlayacağız.
Bu nedenle:
“Nûh’un kavmi kötüdür, o hâlde onların soyundan geldiği düşünülen herkes kötüdür.”
gibi bir yaklaşım Kur’an’ın kişisel sorumluluk ilkesiyle bağdaşmaz.
Toplumsal eleştiri ≠ kalıtsal suç.
İnsan kendi yaptığından sorumludur.
“Ben Sizin İçin Bir Uyarıcıyım” Ne Anlama Gelir
Nûh şöyle der:“innî lekum nezîr”
yani:
“Ben sizin için bir uyarıcıyım.”
“Nezîr”, yaklaşan tehlike veya ciddi sonuç hakkında önceden haber veren kişidir.
Burada peygamberin temel görevlerinden biri ortaya çıkar:
İnsanları yaptıklarının sonuçları hakkında uyarmak.
Bu uyarı:
tehdit savurmak,
kişisel intikam istemek
veya insanları korkutarak yönetmek
değildir.
Peygamber kendisi adına:
“Bana itaat etmezseniz sizi cezalandırırım.”
demiyor.
Allah’ın mesajını ve sonuçlarını bildiriyor.
Peygamber uyarır; nihai hükmü veren Allah’tır.
Dinî Uyarı ile Korku Üzerinden İnsanları Kontrol Etmek Arasındaki Fark Nedir
Bu ayrım çok önemlidir.Gerçek uyarı, var olan bir sorumluluğu dürüst biçimde bildirir. Manipülasyon ise insanın korkusunu kendi çıkarı için kullanır.
Örneğin bir din adamı:
“Kur’an ahiret hesabından söz eder.”
diyebilir.
Bu dinî öğretidir.
Ama:
“Bana para vermezsen Allah yarın ailene kesin felaket gönderir.”
derse, vahiyde bulunmayan bir gayb iddiasını kendi çıkarı için kullanıyor olabilir.
Dolayısıyla:
ahiret uyarısı ≠ korku ticareti.
Nûh kendisine kişisel çıkar üretmek için insanları korkutmuyor; Allah’ın mesajını bildiriyor.
“Apaçık Uyarıcı” İfadesindeki “Mubîn” Ne Demektir
Ayette Nûh kendisini:“nezîrun mubîn”
olarak tanıtır.
“Mubîn”:
açık,
açıklayıcı,
apaçık,
mesajını anlaşılır biçimde ortaya koyan
anlamlarını taşıyabilir.
Bu çok önemlidir.
Peygamberliğin amacı insanları bilinmezlik içinde bırakmak değil, mesajı açık biçimde ulaştırmaktır.
Bu nedenle din anlatan insan da mümkün olduğunca:
karmaşıklaştırmak,
gizem üretmek
veya bilgiyi kendi tekeline almak
yerine açıklayıcı olmalıdır.
Bilgi, insanları kendine bağımlı yapmak için karanlıklaştırılmamalıdır.
Dinî Anlatımın Açık Olması Her Konunun Basit Olduğu Anlamına mı Gelir
Hayır.Bir mesajın temelinin açık olması ile bütün ayrıntılarının kolay olması aynı şey değildir.
Tevhid gibi ana mesajlar çok açıktır:
Allah’a kulluk edin.
Zulmetmeyin.
Hesap vardır.
Fakat bazı ayetlerin:
dilsel,
tarihsel,
fıkhî
ve teolojik ayrıntıları uzmanlık gerektirebilir.
Bu nedenle:
“Kur’an açıktır, o hâlde hiçbir tefsire veya dil bilgisine gerek yok.”
sonucu doğru değildir.
Aynı şekilde dini gereksiz biçimde karmaşıklaştırarak:
“Bunu sadece biz anlayabiliriz.”
demek de problemli olabilir.
Temel mesaj açık olabilir; ayrıntılar araştırma gerektirebilir.
Nûh İnsanlara İlk Olarak Ne Konuda Uyarı Yapıyordu
Hûd 25 yalnız onun apaçık bir uyarıcı olduğunu bildirir. Bir sonraki ayette ise uyarının temel içeriği daha açık hâle gelecektir: Allah’tan başkasına kulluk etmeme ve azap gününden sakınma.Dolayısıyla Nûh kıssasının merkezinde:
ekonomi,
siyaset,
kabilecilik
veya kişisel iktidar
değil, öncelikle tevhid vardır.
Fakat tevhid zamanla ahlaka ve toplumsal hayata da yansır.
Çünkü Allah’ı tek mutlak ilah kabul etmek, yaratılmış varlıkları ve insan otoritelerini mutlaklaştırmamayı da beraberinde getirir.

Nûh’un Görevi İnsanları Zorla İman Ettirmek miydi
Hayır.Kur’an’ın peygamberlik anlayışında peygamber:
tebliğ eder,
uyarır,
müjdeler,
açıklar.
Ancak insanların kalplerini zorla iman ettiremez.
Hûd 25’te Nûh:
“Ben sizin uyarıcınızım.”
diyor.
“Ben sizin kalplerinizin sahibiyim.”
demiyor.
Bu ayrım çok değerlidir.
Bir peygamber bile insanın vicdanını zorla ele geçirmiyorsa, hiçbir dinî lider:
başkalarının kalpleri üzerinde mutlak egemenlik
iddia edemez.
Tebliğ ≠ vicdanın mülkiyeti.

Uyarı Yapmak İnsanları Yargılamakla Aynı Şey midir
Hayır.Bir davranış hakkında:
“Bu yanlıştır.”
demek ile kişinin bütün hayatı ve ahireti hakkında nihai karar vermek aynı değildir.
Nûh toplumunu uyarır.
Ama nihai hüküm Allah’a aittir.
Bugün de insan:
yalanın yanlış olduğunu,
zulmün haram olduğunu,
kul hakkının ciddi olduğunu
söyleyebilir.
Fakat belirli yaşayan bir insana:
“Sen artık kesinlikle Allah tarafından affedilmeyeceksin.”
demek başka bir iddiadır.
Ahlaki uyarı ≠ Allah’ın nihai mahkemesine oturmak.

Peygamberin “Uyarıcı” Olması Sadece Cehennemden Söz Etmesi Demek midir
Hayır.Peygamberlik yalnız korkutma faaliyeti değildir.
Kur’an peygamberleri hem:
nezîr — uyarıcı
hem de:
beşîr — müjdeleyici
olarak tanımlar.
Uyarı insanı tehlikeden korumayı amaçlar. Müjde ise doğru yönelişin rahmet ve kurtuluş boyutunu gösterir.
Sağlıklı din anlatımı da yalnız:
cehennem,
azap,
ceza
üzerine kurulmaz.
Rahmet,
tövbe,
bağışlanma,
cennet,
umut
ve Allah’a yakınlık da vardır.
Korku tek başına din değildir; ümit de tek başına din değildir.
İkisi sorumluluk içinde dengelenir.

Nûh Kıssası Günümüzde Belirli İnsanlara veya Toplumlara Doğrudan Yapıştırılabilir mi
Bunda çok dikkatli olmak gerekir.Bir kişinin sevmediği modern topluma:
“Siz aynen Nûh kavmisiniz.”
demesi kolaydır.
Fakat Kur’an kıssalarının amacı bize isim dağıtmak değil, ahlaki örüntüleri fark ettirmektir.
Bugünkü bir toplumda:
kibir,
haksızlık,
hakikati reddetme,
zayıfları küçümseme
gibi davranışlar bulunabilir.
Bunları Nûh kıssasının ışığında değerlendirebiliriz.
Ama:
“Allah’ın Nûh kavmine verdiği özel tarihsel hüküm aynen şu modern topluma verilmiştir.”
diye vahiy olmadan kesin konuşamayız.
Kur’an kıssasından ders çıkarılır; modern insanlara peygamberlik vahyi olmadan ilahî ceza kararı dağıtılmaz.

Nûh Tufanı Bu Ayette Anlatılıyor mu
Hayır.Hûd 25 henüz tufandan söz etmiyor.
Ayet sadece:
Nûh’un gönderilişini
ve onun:
apaçık uyarıcı
olduğunu bildiriyor.
Sonraki ayetlerde Nûh’un tebliği, toplumunun cevabı, gemi ve tufan gibi olaylar ayrıntılı biçimde gelecektir.
Bu nedenle daha ilk ayette:
tufanın kapsamı,
coğrafyası,
jeolojik tarihi
gibi konuları metne zorla yerleştirmemek gerekir.
Kur’an’ın anlatısı adım adım ilerler.
Ayet ne söylüyorsa önce onu anlamak gerekir.

Nûh Tufanıyla İlgili Modern Bilimsel İddialar Bu Ayete Dayandırılabilir mi
Hûd 25 buna dair teknik bir bilgi vermez.Dolayısıyla bu ayetten:
jeoloji,
arkeoloji,
genetik
veya bütün dünyanın su altında kalmasına dair teknik bilimsel sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.
Kur’an’ın ilerleyen ayetlerindeki tufan anlatısı elbette tefsirlerde geniş biçimde ele alınmıştır. Tufanın coğrafi kapsamı konusunda da tarih boyunca farklı değerlendirmeler bulunmuştur.
Ancak Kur’an’ı:
jeoloji ders kitabı
veya:
genetik veri tabanı
gibi kullanmak doğru değildir.
Kıssanın temel amacı:
peygamberlik, tevhid, inkâr, ilahî uyarı ve sorumluluktur.

Nûh’un Kendi Kavmine Gönderilmesi Peygamberlerin İnsanlardan Olmasının Önemini Gösterir mi
Evet.İnsanlara gönderilen peygamberlerin insan olması önemli bir hikmet taşır.
Nûh:
toplumunun içinde yaşar.
Onlarla konuşur.
Onların itirazlarına cevap verir.
Sabreder.
Reddedilir.
Bütün bunlar peygamberlik örnekliğini insan hayatıyla bağlantılı hâle getirir.
Eğer peygamber:
insanların yaşadığı hiçbir zorluğu yaşamayan,
tamamen başka bir varlık türü
olsaydı insanlar:
“O başka, biz başkayız.”
diyebilirdi.
Kur’an’ın peygamberleri insan olmalarıyla da örnektir.
Ancak insan olmaları, onları sıradan bir düşünür seviyesine indirmez; onları farklı kılan Allah tarafından vahiy ile görevlendirilmeleridir.

Hûd 24 ve 25 Arasında Nasıl Bir Bağ Vardır
Hûd 24:hakikate kapalı olanlarla hakikati görüp işitenlerin aynı olmadığını söylemiş ve:
“Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
diye sormuştu.
Hûd 25 ise hemen ardından tarihî bir örneğe geçer:
Nûh’un kavmi.
Bu geçiş çok anlamlıdır.
Sanki Kur’an:
“Hakikati duyan ve duymayan iki tavrın tarih içinde nasıl ortaya çıktığını görmek istiyorsanız, Nûh kıssasına bakın.”
der.
Böylece teori:
kıssaya,
ilke:
yaşanmış örneğe
dönüşür.
Hûd Suresi’nin uzun peygamber kıssaları bölümü de burada başlamış olur.

Sonuç: Hûd Suresi 25. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 25. ayet, görünüşte son derece kısa bir ayettir:Allah Nûh’u kavmine gönderdi ve Nûh kendisini “apaçık bir uyarıcı” olarak tanıttı.
Fakat bu kısa cümlede peygamberlik hakkında çok büyük ilkeler vardır.
Birincisi:
Peygamber kendisini göndermez; Allah gönderir.
Bu nedenle peygamberlik bir kariyer, toplumsal unvan veya kişinin kendi ilanıyla elde ettiği makam değildir.
İnsan bugün:
“Allah beni özel olarak bütün insanlığa peygamber seçti.”
gibi bir iddiada bulunursa, İslam’ın Hz. Muhammed’in son peygamber oluşuna ilişkin öğretisi açısından bu iddia kabul edilmez.
Dinî ilham,
rüya,
kişisel sezgi
veya güçlü manevî deneyim:
vahiy ve peygamberlik makamı değildir.
Bir insan çok etkileyici rüya görebilir.
Kalbine güçlü bir düşünce doğabilir.
Ama:
“Allah bana yeni dinî hüküm vahyetti ve herkes buna uymak zorunda.”
diyemez.
Peygamberlik ile kişisel manevî deneyim arasındaki sınır korunmalıdır.
İkinci büyük ilke:
Peygamber kendi kavmine hitap eder.
Yani mesaj insanların gerçek hayatına gelir.
Din insanın hayatından kopuk soyut bir teori değildir.
Nûh toplumunun içinde yaşar.
Onların neye inandığını bilir.
Onlarla aynı dili konuşur.
Bu bize din anlatımında önemli bir yöntem öğretir:
Muhatabını tanı.
Bir çocuğa konuştuğun dille bir akademisyene aynı biçimde konuşamazsın.
Yeni din öğrenen birine, kırk yıldır ilahiyat çalışan kişiye anlatır gibi teknik terimler yüklemek doğru olmayabilir.
Bir insanın sorusunu anlamadan ezber cevap vermek de etkili değildir.
Doğru mesaj + doğru anlatım birlikte önemlidir.
Üçüncü ilke:
Nûh:
“Ben apaçık bir uyarıcıyım.”
der.
Bu ifade din anlatan herkes için büyük bir sorumluluk taşır.
Dini gereksiz biçimde gizemleştirmek bazen insanlara güç sağlayabilir.
Bir kişi:
“Bu sırrı yalnız ben biliyorum.”
diyebilir.
“Bana bağlanmazsan anlayamazsın.”
diyebilir.
“Allah’ın gerçek gizli mesajına yalnız bizim grubumuz sahip.”
diyebilir.
Böylece insanlar bilgiye değil kişiye bağımlı hâle gelebilir.
Nûh’un dili bunun tersine:
açıktır.
Ben:
apaçık uyarıcıyım.
Hakikat karanlık güç gösterisine dönüştürülmez.
Dinî bilgi insanları kontrol etmek için şifreli bir elit dili hâline getirilmemelidir.
Bir âlimin görevi bilgiyi mümkün olduğunca:
açıklamak
olmalıdır.
Bilgisiyle insanları kendisine esir etmek değil.
Dördüncü büyük ders:
Uyarı ile zorlama aynı şey değildir.
Bir doktor hastasına:
“Bu şekilde devam edersen ciddi sağlık riski oluşabilir.”
der.
Bu bir uyarıdır.
Doktorun hastaya düşman olduğu anlamına gelmez.
Benzer biçimde peygamber:
“Bu yolun sonucu vardır.”
dediğinde, insanları kendi öfkesinden dolayı tehdit etmiyor.
Onları sonuç hakkında uyarıyor.
Peygamberlikte uyarının amacı:
insanın dönmesine fırsat vermektir.
Bu nedenle ilahî uyarıyı yalnız öfke dili olarak okumak eksik olur.
Eğer Allah insana hiçbir dönüş imkânı vermek istemeseydi:
uyarıya gerek kalmazdı.
Uyarı olması, hâlâ:
düşünme,
dönme,
tövbe etme
ve doğruyu seçme
imkânının bulunduğunu gösterir.
Bu açıdan uyarı aslında rahmetin bir biçimi de olabilir.
Tehlikeyi haber vermek, insanı tehlikeden koruma fırsatıdır.
Fakat din anlatan insanların önemli bir yanlışı burada ortaya çıkabilir: Peygamberin uyarı görevini kendilerine sınırsız korkutma hakkı zannedebilirler.
Bir vaazın tamamı:
cehennem,
felaket,
lanet,
azap
ve korkudan oluşabilir.
İnsanlara:
“Allah sizi bekliyor, hata yaparsanız mahvoldunuz.”
gibi sürekli umutsuzluk aşılayan bir Allah tasavvuru sunulabilir.
Oysa Kur’an’ın bütünü:
azabın yanında:
rahmet,
bağışlanma,
tövbe,
cennet,
af
ve umut
da anlatır.
Uyarı, umudun yok edilmesi değildir.
Nûh’un görevi insanları çaresizliğe sürüklemek değil, henüz vakit varken gerçeğe çağırmaktır.
Bu ayet aynı zamanda peygamberlerin insan oluşunu da düşündürür.
Nûh kavminin içinde yaşayan bir insandır.
Tanrı değildir.
Allah’ın oğlu değildir.
Bağımsız ilahî güç sahibi değildir.
Allah’ın elçisidir.
Bu ayrım İslam tevhidinin merkezindedir.
Peygamber çok sevilir.
Saygı gösterilir.
Ona uyulur.
Ama:
ilahlaştırılmaz.
Nûh kendi adına insanları kulluğa çağırmaz; insanları Allah’a çağırır.
Bu, dinî liderlik konusunda da büyük bir ölçüdür.
Gerçek dinî rehber insanları:
kendisine değil, Allah’a
yaklaştırmalıdır.
Bir öğretmen:
“Bana bağımlı kalın.”
değil,
“Hakikati öğrenin.”
demelidir.
Bir şeyh veya hoca insanların kendisine olan sadakatini Allah’a olan bağlılığın yerine koyuyorsa ciddi bir problem doğabilir.
Rehber, hedef değildir.
Hedef Allah’tır.
Hûd 25 ayrıca bizi Kur’an kıssalarını okuma yöntemimiz konusunda hazırlar.
Şimdi uzun bir Nûh kıssası başlayacaktır.
Bu kıssayı okurken sürekli:
“Bugünün hangi milleti Nûh kavmidir?”
diye aramak yerine önce:
“Bende Nûh kavminin eleştirilen özelliklerinden biri var mı?”
diye sormak daha yararlıdır.
Haklı eleştiriyi küçümsüyor muyum?
Statüm yüzünden insanları aşağılıyor muyum?
Çoğunluğa güvenip delili yok mu sayıyorum?
Yoksul ve güçsüz insanları değersiz mi görüyorum?
Atalarımdan gelen şeyi sorgulanamaz mı sanıyorum?
İşte kıssanın asıl aynası budur.
Kur’an kıssası önce başkasının suç dosyası değil, bizim ahlak aynamızdır.
Ayrıca Nûh kıssasına daha başlarken tufan konusunda acele bilimsel sonuçlar çıkarmamak gerekir.
Kur’an’ın amacı burada:
“Size dünyanın jeolojik tarihini ayrıntılarıyla anlatayım.”
değildir.
İlerleyen ayetlerde gemi ve tufan gelecek; fakat ana eksen yine:
iman,
tevhid,
peygambere karşı tavır,
toplumsal kibir,
Allah’ın hükmü
ve kurtuluş olacaktır.
Bilimsel araştırmalar kendi yöntemleriyle yapılır.
Kur’an ise öncelikle hidayet mesajını verir.
Bu iki alanı gereksiz biçimde çatıştırmak da, Kur’an’dan her modern bilimsel teoriyi zorla çıkarmaya çalışmak da sağlıklı değildir.
Hûd 25’in bir diğer dersi, insanın doğru sözü söyledikten sonra sonuç üzerinde mutlak kontrol sahibi olmadığıdır.
Nûh:
uyarır.
Ama herkes hemen:
“Haklısın.”
demez.
Bu bize hayatın birçok alanında önemli bir sabır dersi verir.
Bir anne çocuğuna doğruyu anlatabilir; çocuk hemen kabul etmeyebilir.
Bir öğretmen öğrencisine yıllarca emek verir; sonucu hemen görmeyebilir.
Bir insan arkadaşına iyi tavsiye verir; arkadaş dinlemeyebilir.
Doğruyu anlatmak bizim sorumluluğumuz olabilir; başkasının iradesini ele geçirmek bizim yetkimiz değildir.
Bu nedenle:
“Ben söyledim, o hâlde mutlaka değişmek zorundasın.”
düşüncesi sağlıklı değildir.
Sen:
açıkça,
dürüstçe,
merhametle
anlatırsın.
Sonra insan kendi sorumluluğunu taşır.
Nûh’un:
“Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”
cümlesi bu açıdan hem çok güçlü hem de çok mütevazıdır.
“Ben sizin rabbinizim.”
demiyor.
“Sizi zorla kurtaracağım.”
demiyor.
“Sonucu ben belirlerim.”
demiyor.
Görevini tarif ediyor:
Ben uyarırım.
Bu, bütün dinî otoritelere de sınır çizer.
Hiçbir din adamı insanların kalbinin sahibi değildir.
Hiçbir öğretmen öğrencisinin bütün geleceğinin sahibi değildir.
Hiçbir anne baba yetişkin çocuğunun bütün tercihlerinin sahibi değildir.
İnsan rehberlik edebilir; kalbi yaratamaz.
Hûd Suresi 25. ayet böylece uzun Nûh kıssasının girişinde bize üç büyük kelime bırakır:
Gönderiliş.
Uyarı.
Açıklık.
Allah gönderir.
Peygamber uyarır.
Mesaj açık biçimde ulaştırılır.
İnsana ise:
duymak, düşünmek ve cevap vermek
kalır.
Ve belki Hûd Suresi 25. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir insana doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi anlatırken onu gerçekten aydınlatmaya mı çalışıyoruz, yoksa korkutarak ve baskı kurarak kontrol etmeye mi? Hakikati anlaşılır biçimde sunup başkasının iradesine saygı gösterebiliyor muyuz? Ve Nûh kıssasını başkalarına etiket yapıştırmak için değil, önce kendi hayatımızdaki kibri, kapalılığı ve hakikate karşı direnci görmek için okuyabiliyor muyuz?
“Nûh’un görevi insanlara hükmetmek değil, onları apaçık biçimde uyarmaktı. Hakikati anlat ama onu kişisel iktidar aracına dönüştürme; insanları uyar ama kalplerini zorla yönetmeye çalışma. Peygamber bile kendisini ‘uyarıcı’ olarak tanımlarken, hiçbir insan başkasının vicdanının sahibi olduğunu sanmamalıdır.”
Ersan Karavelioğlu