📖 Yûsuf Suresi 108. Ayette “İşte Benim Yolum Budur; Ben ve Bana Uyanlar Basiret Üzere Allah’a Çağırıyoruz” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,379
2,736,276
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Yûsuf Suresi 108. Ayette “İşte Benim Yolum Budur; Ben ve Bana Uyanlar Basiret Üzere Allah’a Çağırıyoruz” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Yûsuf Suresi 107. ayette insanın kendisini ilahî hesap karşısında mutlak güvende görmemesi gerektiği hatırlatılmıştı. 108. ayette ise Hz. Muhammed’e tebliğin nasıl yapılması gerektiğini açıklayan son derece temel bir ilke verilir: ‘De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı tenzih ederim; ben müşriklerden değilim.’ Bu ayet, dini anlatmanın yalnız yüksek sesle konuşmak, çok kişiye ulaşmak veya karşı tarafı susturmak olmadığını gösterir. Davetin basiret, yani bilgi, anlayış, bilinç, delil ve ne yaptığının farkında olma üzerine kurulması gerekir. Ayrıca dikkat çekici biçimde Peygamber insanları kendisine, kabilesine veya kişisel otoritesine değil Allah’a çağırır. Dolayısıyla gerçek tebliğ; kör taklide, hakarete, baskıya veya kişi kültüne değil, bilinçli tevhid ve açık bir anlayışa dayanmalıdır.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Yûsuf Suresi 108. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin genel anlamı şöyledir: “De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.” Ayetin Arapçası ise “Kul hâzihî sebîlî ed‘û ilallâhi alâ basîratin ene ve meni’ttebeanî ve subhânallâhi ve mâ ene mine’l-muşrikîn.” şeklindedir.

Bu ayet, Hz. Muhammed’in davet yöntemini birkaç cümlede özetler. Bir yol vardır, çağrının yönü Allah’tır, yöntemi basirettir ve temel inanç tevhiddir.

Dolayısıyla ayet yalnız “Neye çağırıyoruz?” sorusuna değil, “Nasıl çağırmalıyız?” sorusuna da cevap verir.

2️⃣ “İşte Benim Yolum Budur” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “hâzihî sebîlî”, yani “İşte benim yolum budur” denilir. “Sebîl”, yol, yöntem ve üzerinde yürünülen istikamet anlamlarını taşır.

Hz. Muhammed kendi yolunu yalnız kişisel tercih veya kabile geleneği gibi sunmaz. Bu yolun merkezinde Allah’a kulluk, vahiy ve tevhid vardır.

Bu yüzden peygamberlik yolu, bir kişinin şahsını büyütme projesi değil; insanı Allah’a yönelten bir çağrıdır.

3️⃣ Peygamber İnsanları Kendisine mi, Allah’a mı Çağırıyor ❓​

Ayet bunu çok açık biçimde söyler: “Ed‘û ilallâh”, yani “Allah’a çağırıyorum.”

Peygamber elbette Allah’ın elçisidir ve ona uymak dinin parçasıdır; fakat davetin nihai hedefi Peygamber’in şahsını ilahlaştırmak değil, Allah’a kulluktur.

Bu ayrım son derece önemlidir. Dinî lider, öğretmen veya davetçi insanları kendi kişiliğinin etrafında bağımlı bir topluluğa değil, Allah’ın hakikatine yönlendirmelidir.

4️⃣ “Basiret Üzere” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetteki “alâ basîrah”, derin kavrayış, açık görüş, bilinç, sağlam bilgi ve ne yaptığının farkında olma anlamlarını taşır. Basiret yalnız çok bilgi ezberlemek değildir; bilgiyi doğru bağlama yerleştirebilme yeteneğini de içerir.

Bu yüzden dini anlatan kişinin ne söylediğini bilmesi, delilini tanıması, kavramları yerli yerinde kullanması ve karşısındaki insanın durumunu anlaması gerekir.

Basiret, kör cesaret değil; bilgiyle birleşmiş bilinçtir.

5️⃣ Basiret Kör Taklidin Karşıtı mıdır ❓​

Büyük ölçüde evet. Ayetin daveti bilinçli ve temellendirilmiş bir çağrıdır. İnsan neye inandığını ve neden inandığını mümkün olduğunca anlamaya çalışmalıdır.

Bu, herkesin ileri düzey ilahiyatçı veya filozof olması gerektiği anlamına gelmez. Fakat “Bana böyle öğretildi, soru sormam yasak” şeklindeki zihinsel kapanma basiret ruhuyla bağdaşmaz.

Taklit başlangıç noktası olabilir; fakat olgun iman anlama ve bilinçle derinleşmelidir.

6️⃣ Soru Sormak İmana Aykırı mıdır ❓​

Hayır. Basiret üzere inanmak, gerektiğinde soru sormayı ve anlamaya çalışmayı gerektirir. Soru ile alay, inkâr veya düşmanlık aynı şey değildir.

İnsan “Bu ayet ne demek?”, “Bu hükmün gerekçesi nedir?”, “Bu yorumun delili nedir?” diye sorabilir. Böyle sorular dini küçümsemek anlamına gelmez.

Sağlam inanç, dürüst sorulardan korkmak zorunda değildir.

7️⃣ Dini Anlatan Kişi Her Sorunun Cevabını Bilmek Zorunda mıdır ❓​

Hayır. Basiret, her şeyi biliyormuş gibi davranmak değil, bilginin sınırını bilmek anlamına da gelir.

Bir sorunun cevabını bilmiyorsak “Bilmiyorum, araştırmak gerekir” diyebilmek ilmî dürüstlüktür. Bilmediği konuda kesin konuşmak, basiret değil güvenilirlik kaybıdır.

Özellikle din adına konuşurken yorum ile vahyi, tahmin ile bilgiyi, zayıf rivayet ile kesin bilgiyi birbirinden ayırmak gerekir.

8️⃣ “Ben ve Bana Uyanlar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet yalnız Peygamber’in basiret üzere Allah’a çağırdığını söylemez; “ben ve bana uyanlar” ifadesini kullanır. Bu, Peygamber’in yolunu izleyenlerin de davetlerinde basiretli olmaları gerektiğine işaret eder.

Dolayısıyla Müslüman için tebliğ yalnız duygusal coşku değildir. Bilgi, hikmet ve ahlak gerektirir.

Bir şeyi iyi niyetle söylemek, yanlış bilgi vermeyi otomatik olarak doğru hâle getirmez. İyi niyet önemlidir; fakat doğruluk sorumluluğu da vardır.

9️⃣ Her Müslüman Tebliğ Yapmak Zorunda mıdır ❓​

Müslüman, bildiği doğruyu uygun biçimde paylaşabilir; fakat herkes her konuda konuşmak zorunda değildir. Özellikle uzmanlık isteyen dinî meselelerde bilmediği konularda hüküm vermekten kaçınmak gerekir.

Tebliğ, insanların üzerine sürekli konuşma yükümlülüğü şeklinde anlaşılmamalıdır. Bazen iyi ahlak, dürüstlük, güvenilirlik ve adalet sözlü anlatımdan daha etkili olabilir.

Ayetin ölçüsü sayı değil, basiret ve Allah’a yöneliştir.

🔟 Basiret Olmadan Tebliğ Yapmanın Tehlikesi Nedir ❓​

Bilgisiz tebliğ yanlış dini bilgi yayabilir, insanları gereksiz yere korkutabilir veya helali haram, haramı helal gibi gösterebilir. Daha da kötüsü, kişi kendi yorumunu “Allah kesin böyle diyor” diyerek vahiy seviyesine çıkarabilir.

Bu, samimi niyetle yapılsa bile zarar doğurabilir. Din adına yapılan yanlış bilgilendirme, insanların Allah ve din hakkındaki algısını bozabilir.

Bu nedenle dini anlatma arzusu, öğrenme sorumluluğunun yerine geçmez.

1️⃣1️⃣ Basiret Sadece Bilgi midir, Yoksa Üslubu da Kapsar mı ❓​

Basiret yalnız teorik bilgi değildir; karşıdaki insanı, zamanı, şartları ve kullanılan dili anlayabilmeyi de içerir. Aynı doğru, farklı kişilere farklı biçimde açıklanabilir.

Bir insanın yaşadığı acıyı, kültürel bağlamını veya sorusunun arkasındaki gerçek kaygıyı anlamadan yalnız hazır cevaplar vermek etkisiz olabilir.

Bilgi doğru olsa bile yanlış üslup hakikati görünmez hâle getirebilir.

1️⃣2️⃣ Hakaret ve Aşağılama Tebliğ Sayılır mı ❓​

Hayır. Birine sürekli “cahilsin, sapıksın, akılsızsın” diyerek onu dine yaklaştırmaya çalışmak basiretli bir davet değildir.

Eleştiri yapılabilir, yanlış fikir açıkça yanlış denilebilir; fakat fikir eleştirisi ile insanı değersizleştirmek aynı şey değildir.

Peygamberin yolu Allah’a çağırmaktır; insanları egoyla yenmek değil.

1️⃣3️⃣ Tebliğ Zorlama veya Baskı İçerebilir mi ❓​

Gerçek iman zorla üretilemez. Bir insan korku veya sosyal baskı altında dışarıdan belirli davranışlar gösterebilir ama bu, kalbinin gerçekten ikna olduğu anlamına gelmez.

Yûsuf Suresi 103’te Hz. Muhammed’in insanların imanını çok istemesine rağmen hepsini iman ettiremeyeceği söylenmişti. 108. ayette ise çağrının basiret üzere olması gerektiği belirtilir.

Bu iki ayet birlikte okunduğunda tebliğin bilinçli davet olduğunu, zorla sonuç üretme projesi olmadığını görürüz.

1️⃣4️⃣ Dini Anlatırken Manipülasyon Kullanılabilir mi ❓​

Hayır. İnsanları korkularını, yalnızlıklarını veya ekonomik ihtiyaçlarını kullanarak yönlendirmek basiretli davet değildir.

Örneğin “Beni dinlemezsen Allah seni kesin cezalandırır”, “Bu gruba katılmazsan kurtulamazsın” veya “Bana bağlanmadan Allah’a ulaşamazsın” gibi ifadeler kişisel otorite üretmeye dönüşebilir.

Gerçek tebliğ insanı Allah’a yaklaştırır; davetçiye bağımlı hâle getirmez.

1️⃣5️⃣ “Subhânallah” Bu Ayette Neden Yer Alıyor ❓​

Ayet devamında “ve subhânallâh”, yani “Allah’ı tenzih ederim” der. “Subhanallah”, Allah’ı eksiklikten, ortağı olmaktan ve yaratılmışlara benzemekten uzak tutma anlamı taşır.

Bu ifade davetin temelinde tevhidin bulunduğunu gösterir. Allah’a çağırmak, O’nu insanların ve yaratılmış varlıkların seviyesine indirmemeyi gerektirir.

Allah’ın yüceliğini kabul etmek, O’na yaratılmış özellikleri yüklememeyi de içerir.

1️⃣6️⃣ Allah’ı Tenzih Etmek Ne Demektir ❓​

Tenzih, Allah’ı eksikliklerden, ihtiyaçtan, benzerlikten ve ortaklıktan uzak bilmektir. Bu, Allah’ın sıfatlarını inkâr etmek değil, onları yaratılmış varlıkların özellikleriyle aynılaştırmamak anlamına gelir.

Örneğin Allah’ın ilmi insan bilgisi gibi sınırlı değildir; kudreti insan gücü gibi yorulmaya veya araca muhtaç değildir.

Bu nedenle tevhid yalnız “Allah birdir” demek değil, Allah’ı yaratılmış ölçülere hapsetmemektir.

1️⃣7️⃣ “Ben Müşriklerden Değilim” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda Hz. Muhammed “ve mâ ene mine’l-muşrikîn”, yani “Ben müşriklerden değilim” der. Bu ifade tevhid çizgisinin açık biçimde ilanıdır.

Peygamber Allah’a çağırır; Allah’ın yanında başka bir varlığı ibadet ortağı yapmaz. Bu nedenle onun yolu, önceki ayette eleştirilen Allah’a inanırken şirk unsurlarını sürdürme anlayışından ayrılır.

Fakat bu cümle, Müslümanların önüne gelen herkese kolayca “müşrik” etiketi yapıştırması için verilmiş değildir. Ayetin önceki kısmı zaten basiret şartını koymaktadır.

1️⃣8️⃣ Yûsuf Suresi 107 ve 108 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Yûsuf 107 insanı ilahî hesap karşısında sorumluluğa çağırırken Yûsuf 108 bu uyarının nasıl aktarılacağını öğretir: basiret üzere, Allah’a çağırarak ve tevhidi koruyarak.

Dolayısıyla 107’deki azap uyarısını alıp insanları bilinçsizce korkutmak 108’deki basiret ilkesine ters düşebilir. Dinî uyarı bile bilgi, ölçü ve ahlakla yapılmalıdır.

Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 109. ayette, Allah’ın daha önce gönderdiği elçilerin şehir halklarından kendilerine vahyedilen erkekler olduğu bildirilecek ve insanlara “Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?” diye sorulacaktır. Ayet özellikle peygamberlerin insan oluşu, tarihsel toplumların tecrübelerinden ders çıkarma, “rical” kelimesinin bağlamı, geçmiş kavimlerin sonunu bugünkü toplumlara otomatik azap hükmüne çevirmemek ve ahiret yurdunun takvâ sahipleri için daha hayırlı oluşu açısından dikkatle ele alınmalıdır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Yûsuf Suresi 108. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Yûsuf Suresi 108. ayet, dini anlatmanın yalnız ne söylediğimizle değil, nasıl ve kime çağırdığımızla ilgili olduğunu gösteren temel bir ayettir. Hz. Muhammed’e “İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz” dedirtilmesi, tebliğin rastgele bir coşku değil, bilinçli bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koyar.

Ayetin merkezindeki ilk büyük ilke davetin Allah’a olmasıdır. Dini anlatan insanın amacı kendi ismini, grubunu, tarikatını, kurumunu veya kişisel otoritesini Allah’ın önüne geçirmek olmamalıdır. İnsan bir öğretmenden, âlimden veya topluluktan faydalanabilir; fakat hiçbir insan Allah’a giden yolun sahibi hâline gelmez. Davetçi yolun kendisi değil, Allah’a yönelten bir rehberdir.

İkinci büyük ilke basirettir. Basiret, yalnız ezberlenmiş bilgi değildir; ne söylediğini, delilinin ne olduğunu, karşı tarafın durumunu ve sözün muhtemel sonucunu anlayabilmektir. Dinî bir kavramı yanlış bağlamda kullanmak, bir rivayeti Kur’an seviyesine çıkarmak veya kişisel görüşü “Allah böyle diyor” diye sunmak basiretle bağdaşmaz. Dini savunma arzusu, yanlış bilgi verme hakkı doğurmaz.

Üçüncü büyük ilke soru sormaya alan açmaktır. Basiret üzere davet edilen insan düşünür, araştırır ve delili anlamaya çalışır. Bu nedenle dinî ortamda her soruyu tehdit gibi görmek sağlıklı değildir. Samimi soru küfür, şüphe otomatik isyan ve anlamaya çalışma saygısızlık değildir. İnsan zihnini susturarak değil, onu hakikatle buluşturarak ikna etmeye çalışmak ayetin ruhuna daha uygundur.

Dördüncü büyük ilke “bilmiyorum” diyebilme ahlakıdır. Din adına konuşmak, her soruya anında cevap verme zorunluluğu değildir. Bilmediği konuda susmak veya araştırmaya yönlendirmek cehalet göstergesi değil, ilim ahlakıdır. Çünkü yanlış bir cevabı Allah’a nispet etmek, cevapsız bırakmaktan daha büyük zarar doğurabilir.

Beşinci büyük ilke üslubun da davetin parçası olmasıdır. Doğru bilgi kaba bir dille sunulduğunda etkisini kaybedebilir. İnsanları aşağılama, küçük düşürme veya hakaret yoluyla susturmak, tartışmayı kazanıyor gibi gösterebilir ama kalbe ulaşmayabilir. Hakikatin güçlü olması, hakaret ihtiyacı doğurmaz.

Altıncı büyük ilke zorlama ile tebliği birbirinden ayırmaktır. Peygamber insanları iman etmeye davet eder ama onların kalplerini ele geçirmeye çalışmaz. Din adına korku, sosyal dışlama veya psikolojik baskıyla dış davranış üretmek mümkün olabilir; fakat bu, içten iman üretmez. Basiretli davet, iradeyi yok etmek değil onu hakikatle muhatap etmektir.

Yedinci büyük ilke manipülasyondan uzak durmaktır. İnsanların korkuları, yalnızlıkları veya manevî arayışları bir liderin çevresinde kişisel bağımlılık üretmek için kullanılmamalıdır. “Bensiz kurtulamazsın” diyen bir dinî yapı, insanı Allah’a değil kendisine bağlama tehlikesi taşır. Ayetin açık sözü ise “Allah’a çağırıyorum” şeklindedir.

Sekizinci büyük ilke peygamber sevgisini kişi kültüne dönüştürmemektir. Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir ve ona uymak önemlidir; fakat o insanları kendi ilahlığına değil Allah’a kulluğa çağırır. Peygamberi sevmek onu ilahlaştırmak değil, onun Allah’a yönelten yolunu takip etmektir.

Dokuzuncu büyük ilke tevhidin basiretle korunmasıdır. Ayet “Ben müşriklerden değilim” derken önce “basiret üzere Allah’a çağırıyorum” demektedir. Bu sıralama önemlidir. Tevhidi savunmak, insanlara düşünmeden şirk etiketi dağıtmak değildir. Şirk gibi ağır kavramlar bilgi ve bağlamla kullanılmalıdır.

Onuncu büyük ilke başkasının düşüncesini karikatürleştirmemektir. Bir görüşü eleştireceksek önce o görüşün gerçekten ne söylediğini anlamalıyız. İnsanların inanmadığı bir şeyi onlara isnat edip sonra onu çürütmek basiretli tartışma değildir. Adil eleştiri, önce karşı tarafı doğru anlamayı gerektirir.

On birinci büyük ilke tebliğin başarı ölçüsünü yeniden düşünmektir. Bir davetin başarısı yalnız kaç kişinin alkışladığı, takip ettiği veya hemen ikna olduğu değildir. Bazen bir kişi doğruyu bütün açıklığıyla anlatır fakat çok az insan kabul eder. Bu, hakikatin değersiz olduğu anlamına gelmez. Doğruluk, popülerlikten önce gelir.

On ikinci büyük ilke dinî otoriteyi yanılmazlaştırmamaktır. Peygamber vahiy alır; sıradan âlim, öğretmen veya lider ise hata edebilir. Bir kişinin bilgili veya saygın olması, her sözünü vahiy hâline getirmez. Dinî otoriteye saygı başka, onu hatasız kabul etmek başkadır.

On üçüncü büyük ilke Allah’ı tenzih etmektir. “Subhânallah” sözü, Allah’ın eksiklikten, ortaklıktan ve yaratılmışlara benzemekten uzak olduğunu ifade eder. İnsan Allah hakkında konuşurken kendi sınırlı deneyimlerini O’na ölçü yapmamalıdır. Allah’ın sıfatlarını insan özelliklerinin basit büyütülmüş hâli gibi düşünmek tevhidin derinliğini kaybettirir.

On dördüncü büyük ilke kendi grubuna değil hakikate sadakat göstermektir. İnsan bazen bağlı olduğu topluluğun yanlışını savunmayı din savunmak sanabilir. Oysa basiret, gerektiğinde “Bizim tarafta da hata var” diyebilmeyi gerektirir. Grup sadakati, Allah’a ve hakikate sadakatin önüne geçmemelidir.

On beşinci büyük ilke davetçinin kendisini sürekli denetlemesidir. İnsan başkalarını Allah’a çağırırken farkında olmadan kendi beğenilme, üstün görünme veya takipçi kazanma arzusuna hizmet edebilir. Bu nedenle tebliğin niyeti kadar yöntemi ve ortaya çıkardığı güç ilişkileri de sorgulanmalıdır. Allah’a çağırıyorum derken insanları kendimize bağlamadığımızdan emin olmak gerekir.

On altıncı büyük ilke bilgi ile ahlakı ayırmamaktır. Çok şey bilmek tek başına basiretli olmak değildir. Bilgi kibir, hakaret ve tahakkümle birleşirse hidayet aracından uzaklaşabilir. İlim, insanı daha doğru konuşmaya olduğu kadar daha ölçülü konuşmaya da götürmelidir.

On yedinci büyük ilke davetin özgür düşünceyi düşman görmemesidir. İnsan araştırabilir, karşılaştırabilir ve sorularıyla uzun bir yol yaşayabilir. Hemen aynı sonuca ulaşmadığı için onu düşman ilan etmek tebliğin kapısını kapatabilir. Hakikat iddiası korunurken insanın düşünme sürecine saygı da korunabilir.

On sekizinci büyük ilke dinin merkezini Allah olarak korumaktır. Kişiler değişir, kurumlar değişir ve yorumlar değişebilir; fakat tevhidin merkezinde Allah vardır. Dinî yapı, kendi varlığını Allah’ın yerine koyduğu anda ciddi bir problem başlar. Allah’a çağrı, hiçbir insanı vazgeçilmez ilahî kapı hâline getirmez.

Ve ayetin belki de en güçlü mesajı şudur: Bir insanın dini savunuyor olması, kullandığı her yöntemi otomatik olarak doğru yapmaz. Doğru amaç yanlış yöntemi meşrulaştırmaz. Allah’a çağrı bilgiyle, adaletle, dürüstlükle ve insanın onuruna saygıyla yapılmalıdır. Hakaret, manipülasyon, bilgisizlik ve kişi kültü “tebliğ” adı verilince kutsal hâle gelmez.

Yûsuf Suresi 108. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Allah’a çağır; kendine bağımlı insanlar üretmeye çalışma. Bildiğini anlat, bilmediğinde “bilmiyorum” de. Sorudan korkma, delilden kaçma, kişisel yorumunu vahiy seviyesine çıkarma. İnsanların iradesini ezme, hakareti cesaret sanma ve manipülasyonu tebliğ diye sunma. Peygamberi sev ama ilahlaştırma, âlime saygı duy ama yanılmazlaştırma, grubuna bağlı olsan bile hakikati grubundan üstün tut. Çünkü Kur’an’ın çizdiği davet yolu kör bir fanatizm değil, basiret üzere Allah’a yönelen bilinçli, delilli ve ahlaklı bir çağrıdır.”

Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 109. ayette, Allah “Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Ahiret yurdu takvâ sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” buyuracaktır. Bu ayet özellikle peygamberlerin insan oluşu, “rical” ifadesinin bağlamı, peygamberlerin melek olmaması, şehir/toplum hayatı içinde vahyin gelmesi, tarihten ders çıkarma, geçmiş kavimlerin yıkımını günümüzdeki her felakete otomatik ilahî ceza diye taşımamak ve ahiret yurdunun takvâ sahipleri için daha hayırlı oluşu bakımından önemli olacaktır.

Ve belki Yûsuf Suresi 108. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Dini anlatırken gerçekten Allah’a mı çağırıyoruz, yoksa insanları kendimize veya grubumuza mı bağlıyoruz? Bilmediğimiz konuda susabiliyor muyuz? Soru soran kişiyi hemen düşman mı görüyoruz? Tebliğ adına insanları küçümsüyor veya korkutuyor muyuz? Kendi yorumumuzu Allah’ın kesin hükmü gibi mi sunuyoruz? Ve en önemlisi, inandığımız hakikati savunurken bile basireti, adaleti, bilgiyi ve insan onurunu koruyabiliyor muyuz?

“Yûsuf 108, ‘İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı tenzih ederim; ben müşriklerden değilim’ buyurarak peygamberlik davetinin temel yöntemini açıklar. Davetin yönü Allah, yöntemi basiret, inanç zemini ise tevhiddir. Basiret, yalnız çok konuşmak değil; ne söylediğini bilmek, delili tanımak, bilmediğinde susmak ve karşısındaki insanı anlamaktır. Gerçek tebliğ insanı davetçiye bağımlı kılmaz, Allah’a yöneltir; hakaretle değil bilgiyle, baskıyla değil açıklıkla, kişi kültüyle değil tevhidle ilerler.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt