Yûsuf Suresi 107. Ayette “Allah’ın Azabından Kuşatıcı Bir Felaketin Gelmeyeceğinden veya Kıyametin Ansızın Kopmayacağından Emin mi Oldular” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Yûsuf Suresi 106. ayette ‘Onların çoğu Allah’a ancak O’na ortak koşarak iman ederler’ denilerek Allah’a inanmanın tek başına eksiksiz tevhid anlamına gelmediği vurgulanmıştı. 107. ayette ise insanın kendisini ilahî hesap karşısında gereğinden fazla güvende hissetmesine yönelik güçlü bir uyarı gelir: ‘Allah’ın azabından kuşatıcı bir felaketin kendilerine gelmeyeceğinden veya farkında olmadıkları bir anda kıyametin ansızın başlarına gelmeyeceğinden emin mi oldular?’ Bu ayetin amacı insanları sürekli panik içinde yaşatmak değil, hayatı ve ahlaki sorumluluğu ertelememelerini sağlamaktır. Aynı şekilde ayeti kullanarak deprem, sel, yangın, salgın veya herhangi bir modern felakete kesin biçimde ‘Allah’ın cezasıdır’ demek de doğru değildir; geçmiş toplumlara ilişkin özel ilahî hüküm vahiy ile bildirilmiştir, bizim bugün yaşanan her afet hakkında böyle bir vahyimiz yoktur.”
Ersan Karavelioğlu
Yûsuf Suresi 107. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Allah’ın azabından kuşatıcı bir felaketin kendilerine gelmeyeceğinden veya farkında olmadıkları bir anda kıyametin ansızın başlarına gelmeyeceğinden emin mi oldular?” Ayetin Arapçası ise “Efeeminû en te’tiyehum gâşiyetun min azâbillâhi ev te’tiyehumu’s-sâ‘atu bagteten ve hum lâ yeş‘urûn.” şeklindedir.Bu ayet, insana “Nasıl olsa hiçbir hesap yok, nasıl olsa hep böyle devam eder” şeklindeki sahte güven duygusunu sorgulatır. İnsan bazen hayatının düzenli akışını kalıcı zannedebilir, ölümün ve hesabın kendisine uzak olduğunu düşünebilir.
Kur’an ise bu rahatlığın mutlak olmadığını hatırlatır: İnsan ne zaman öleceğini, ne zaman büyük bir değişim yaşayacağını veya kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini bilemez.
“Gâşiye” Kelimesi Ne Anlama Gelir
Ayette geçen “gâşiye”, örten, kuşatan, her tarafı kaplayan bir şey anlamına gelir. Burada kuşatıcı bir azap veya felaket anlamında kullanılır.Kelimenin vurgusu, insanın kaçamayacağı ölçüde her tarafını kuşatan bir sonuç fikridir. Bu yüzden ayet sıradan bir sıkıntıdan daha ağır ve ciddi bir uyarı dili taşır.
Fakat her büyük felaketi doğrudan bu ayetin “gâşiye”si olarak tanımlamak doğru değildir. Bağlam, Allah’ın özel azap tehdidini ve ahiret hesabını hatırlatmaktadır.
“Allah’ın Azabı” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetteki “azâbillâh”, Allah’ın azabı anlamına gelir. Kur’an’da bazı geçmiş toplumların ilahî azapla cezalandırıldığı açık biçimde bildirilmiştir.Bu tür olaylarda bizim bilgi kaynağımız vahiydir. Allah belirli bir topluluk hakkında “Bu, onların inkârı ve zulmü sebebiyle gelen azaptı” dediğinde bunu biliriz.
Fakat bugün yaşanan herhangi bir deprem, sel, yangın veya hastalık için aynı kesinlikle “Bu Allah’ın azabıdır” diyemeyiz; çünkü böyle bir özel vahiy elimizde yoktur.
Her Doğal Afet Allah’ın Cezası mıdır
Hayır. Bu çok önemli bir ayrımdır. Deprem, sel, fırtına, yangın, salgın ve benzeri olayların doğal ve bilimsel sebepleri vardır ve bunları araştırmak gerekir.Bu olayların içinde günahsız insanlar, çocuklar, salih kişiler ve çok farklı inançlardan insanlar da zarar görebilir. Bu nedenle “Felaket oldu, demek o insanlar cezalandırıldı” şeklinde kesin hüküm vermek hem teolojik hem ahlaki olarak sorunludur.
Kur’an’ın geçmiş toplumlara ilişkin özel azap anlatıları, bugünün bütün afetlerini otomatik olarak aynı kategoriye sokma ruhsatı vermez.
Bir Afetin Bilimsel Açıklamasını Yapmak Allah’ı İnkâr Etmek midir
Hayır. Bir depremin fay hareketleriyle, selin meteorolojik ve coğrafi koşullarla, salgının biyolojik mekanizmalarla açıklanması Allah’ın yaratıcı oluşunu reddetmek anlamına gelmez.Bilim çoğu zaman olayın nasıl gerçekleştiğini açıklar. Teolojik düşünce ise varlığın anlamı, insan sorumluluğu ve nihai kaynak gibi daha farklı sorularla ilgilenir.
Sebebi açıklamak, Yaratıcıyı inkâr etmek değildir. Aynı şekilde Allah’a inanmak da bilimsel sebebi araştırmayı gereksiz kılmaz.
İnsan İhmali Bir Felaketin Etkisini Artırabilir mi
Evet. Doğal bir olayın kendisi ile onun yol açtığı yıkım aynı şey değildir. Kötü yapılaşma, yetersiz denetim, çevre tahribatı, yanlış şehirleşme ve ihmaller felaketin etkisini büyütebilir.Bu nedenle “Allah’ın takdiri” diyerek insan sorumluluğunu görünmez kılmak doğru değildir. Bir bina yönetmeliğe aykırı yapılmışsa bunun insanî ve hukuki sorumluluğu vardır.
Tevekkül, ihmali kader diye açıklamak değildir. İnsan gereken tedbiri almakla yükümlüdür.
Bu Ayet İnsanları Korkutmak İçin mi İndirildi
Ayetin dili uyarıcıdır ve korku boyutu vardır; fakat amaç insanı sürekli psikolojik panikte tutmak değildir. Kur’an’daki uyarı dili genellikle sorumluluk bilinci oluşturmayı hedefler.İnsan eğer hiçbir hesap olmadığını düşünürse haksızlığı kolayca erteleyebilir, tövbeyi sürekli geleceğe bırakabilir ve hayatını sorumsuz yaşayabilir.
Bu ayet, “Vaktin sınırsız değil; bugün nasıl yaşadığına dikkat et” mesajı verir.
Dinî Korku ile Korku Sömürüsü Arasında Ne Fark Vardır
Dinî uyarı, insanı sorumluluğa çağırır. Korku sömürüsü ise kişinin korkularını kullanarak itaat, para, güç veya kontrol elde etmeye çalışır.Bir kişi insanlara “Şu kişiye bağlanmazsan başına kesin felaket gelir” veya “Bana para verirsen azaptan korunursun” diyorsa bu dinî uyarı değil, manipülasyona dönüşebilir.
Allah’ın azabı, insanların kendi otoritelerini güçlendirmek için kullanacakları tehdit aracı değildir.
İnsan Başkasını “Allah Seni Cezalandıracak” Diye Tehdit Edebilir mi
İnsan genel olarak ilahî adalet ve hesap konusunda uyarıda bulunabilir; fakat belirli bir kişinin başına gelecek olay hakkında kesin ilahî hüküm veremez.Birine “Allah kesin sana şu felaketi gönderecek” demek, Allah adına bilinmeyen bir hüküm üretmek olabilir.
Doğru yaklaşım, davranışın ahlaki sonucunu anlatmak ama Allah’ın özel hükmünü kendi öfkemizin dili hâline getirmemektir.
“Kıyametin Ansızın Gelmesi” Ne Anlama Gelir
Ayette “te’tiyehumu’s-sâ‘atu bagteten”, yani “Saatin/kıyametin ansızın gelmesi” denilir. “es-Sâ‘a”, Kur’an’da kıyamet için kullanılan önemli ifadelerden biridir.“Bagteten” ise beklenmedik, ansızın anlamına gelir. İnsanlar günlük hayatlarını sürdürürken kıyametin beklemedikleri bir anda gelmesi ihtimali hatırlatılır.
Bu ifade, kıyametin tarihini hesaplamaya değil, onun zamanının insandan gizli olduğunu kabul etmeye çağırır.

Kıyametin Tarihi Hesaplanabilir mi
Kur’an’ın genel mesajı, kıyametin kesin vaktinin insanlara bildirilmediği yönündedir. Bu nedenle sayılar, gizli kodlar, tarih hesapları veya astronomik eşleştirmeler üzerinden kesin kıyamet tarihi çıkarmaya çalışmak sağlam değildir.Tarih boyunca birçok kişi kıyamet tarihi verdi ve bu tarihler geçti. Bu tür iddialar, insanları gereksiz korkuya ve yanlış beklentilere sürükleyebilir.
Kıyametin zamanını bilmek değil, ona hazırlıklı bir hayat yaşamak önemlidir.

“Ansızın” İfadesi Bizi Sürekli Kaygı İçinde mi Tutmalı
Hayır. Ölüm ve kıyamet bilinci, insanın hayatını felç eden sürekli panik hâline dönüştürülmemelidir.Amaç “Her an bir şey olacak” diye korkudan yaşayamamak değil, her anın değerini bilerek sorumlu yaşamaktır. İnsan çalışır, plan yapar, ailesiyle ilgilenir ve geleceğe yatırım yapar.
Ahiret bilinci hayatı terk etmek değil, hayatı daha bilinçli yaşamaktır.

Kıyamet Yakın Diye Dünya İçin Plan Yapmamak Doğru mudur
Hayır. İslamî sorumluluk insanın çalışmasını, üretmesini, tedbir almasını ve gelecek planı yapmasını engellemez.Kıyametin ne zaman geleceğini bilmediğimiz için “Nasıl olsa yakında kopacak” diyerek eğitimi, işi, çevreyi veya toplumsal sorumluluğu terk etmek doğru değildir.
Yûsuf kıssasının kendisi yıllar süren ekonomik planlamayı anlatmaktadır. Ahiret bilinci ile uzun vadeli planlama arasında çelişki yoktur.

İnsan Neden Kendini Azaptan Güvende Sanabilir
İnsan uzun süre hiçbir görünür sonuçla karşılaşmadığında yanlış davranışlarının önemsiz olduğunu düşünebilir. “Yıllardır yapıyorum, bir şey olmadı” düşüncesi sahte güven oluşturabilir.Oysa bir davranışın hemen cezalandırılmaması onun doğru olduğu anlamına gelmez. Gecikme, bazen insana dönüş ve tövbe fırsatı verir.
Bu nedenle cezanın gecikmesini onay sanmak doğru değildir.

Dünyada Başarılı Olmak Allah’ın Bizden Razı Olduğunu mu Gösterir
Hayır. Servet, makam, sağlık veya uzun ömür tek başına Allah’ın kişiden razı olduğunun kesin kanıtı değildir.Kötülük yapan biri yıllarca güçlü ve başarılı görünebilir; iyi bir insan da büyük sıkıntılar yaşayabilir. Dünya düzeni nihai hesap sistemi değildir.
Bu yüzden “Benim işlerim iyi gidiyor, demek Allah yaptığım her şeyi onaylıyor” düşüncesi tehlikelidir.

Bir Felaket Yaşayan İnsan “Allah Beni Cezalandırıyor” Diye mi Düşünmeli
Bunu kesin biçimde söylemek doğru değildir. İnsan hastalanabilir, kayıp yaşayabilir veya afete uğrayabilir; bunların her biri otomatik olarak kişisel günahın cezası değildir.Böyle bir olay yaşayan kişiye “Demek ki bir günahın vardı” demek mağduru suçlamak anlamına gelebilir. Peygamberler de büyük sıkıntılar yaşamışlardır.
İnsan kendi hayatını elbette sorgulayabilir, tövbe edebilir ve ders çıkarabilir; fakat her acıyı ilahî ceza etiketiyle açıklamak doğru değildir.

Bu Ayet İnsanlara Şiddet Uygulamak İçin Kullanılabilir mi
Hayır. Allah’ın azabı, insanların kendi öfkelerini ilahî ceza gibi uygulamalarına izin vermez. Bir insan veya grup “Biz Allah’ın azabını uyguluyoruz” diyerek kişisel şiddeti meşrulaştıramaz.Hukukî yaptırımların kendi delil, yetki ve usulleri vardır. İlahi azap anlatısı vigilantizm veya bireysel intikam ruhsatı değildir.
Bu ayrımı korumak son derece önemlidir: Allah’ın hükmü başka, insanın keyfî şiddeti başkadır.

Yûsuf Suresi 106 ve 107 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûsuf 106’da insanların Allah’a inandıklarını söylerken bile şirk unsurları taşıyabilecekleri belirtilmişti. Yûsuf 107’de ise insanların kendilerini hesap ve azap karşısında gereğinden fazla güvende hissetmemeleri gerektiği hatırlatılır.Böylece tevhid yalnız teorik bir inanç olmaktan çıkar ve hayatın sorumluluk bilincine dönüşür. Allah’a inanmak, insanı hesap fikrinden uzaklaştırmamalı; tam tersine daha dikkatli yaşatmalıdır.
Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 108. ayette, Hz. Muhammed’e “De ki: İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı tenzih ederim; ben müşriklerden değilim” demesi emredilecektir. Bu ayet özellikle Allah’a davetin basiret ve bilgi üzerine olması, kör taklit ile bilinçli iman arasındaki fark, tebliğin hakaret ve zorlamaya dönüşmemesi, peygamberin yolunun delil ve açıklıkla davet olması ve tevhidin yalnız slogan değil bilinçli bir yöneliş olması açısından son derece önemli olacaktır.

Sonuç: Yûsuf Suresi 107. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûsuf Suresi 107. ayet, insanın “Bana hiçbir şey olmaz” şeklindeki ahlaki rahatlığına güçlü bir uyarıdır. İnsan günlük hayatının devamlılığını görünce ölümün, hesabın ve büyük değişimlerin kendisine çok uzak olduğunu sanabilir. Kur’an ise bunun bir garanti olmadığını hatırlatır. Hayatın devam ediyor olması, hesabın olmadığı anlamına gelmez.Ayetin ilk büyük mesajı ilahî azabı insanî öfkeyle karıştırmamaktır. Allah’ın azabı Allah’a aittir; insan kendi kinini “Allah’ın cezası” diye sunamaz. Bir kişiye veya topluma kızmak, onun başına gelen her felaketi ilahî intikam olarak yorumlama hakkı vermez.
İkinci büyük mesaj modern afetleri kesin biçimde ilahî ceza diye etiketlememektir. Kur’an geçmişte bazı toplumların özel azaplarını vahiy yoluyla bildirir. Bugün yaşanan depremler, seller, yangınlar ve salgınlar konusunda aynı özel vahiy elimizde yoktur. Bu yüzden “Bu insanlar günahkârdı, Allah onları cezalandırdı” şeklindeki kesin hükümler hem bilgi sınırımızı aşar hem de mağdurlara ağır haksızlık yapabilir.
Üçüncü büyük mesaj bilimsel açıklamayla iman arasında gereksiz çatışma kurmamaktır. Bir afetin fiziksel sebebini öğrenmek, Allah’ı reddetmek değildir. Fay hattı, iklim, biyoloji veya mühendislik gibi sebepleri araştırmak insanın sorumluluğudur. Allah’a inanmak sebebi araştırmaktan vazgeçmek değil, sebepler içindeki sorumluluğunu daha ciddi almak olabilir.
Dördüncü büyük mesaj insan ihmalini kader bahanesiyle gizlememektir. Bir bina kötü yapılmış, denetim yapılmamış veya çevre tahrip edilmişse ortaya çıkan zarar yalnız “kader” diyerek kapatılamaz. İnsanî ihmaller araştırılmalı ve sorumlular hesap vermelidir. Tevekkül, sorumsuzluğun üzerini örten dinî kelime değildir.
Beşinci büyük mesaj ilahî uyarıyı korku ticaretine çevirmemektir. İnsanların ölüm ve azap korkusunu kullanarak para, itaat veya nüfuz elde etmek dinî sorumlulukla bağdaşmaz. Allah’ın azabı kişisel otorite kurmanın pazarlama dili değildir.
Altıncı büyük mesaj kıyametin vaktini hesaplamaya çalışmamaktır. Ayetin “ansızın” vurgusu, insanın kıyametin kesin tarihini bilmediğini gösterir. Gizli kodlar, sayı hesapları veya kesin tarih iddialarıyla insanları korkutmak yerine hazırlıklı ve sorumlu yaşamaya odaklanmak gerekir.
Yedinci büyük mesaj ölüm ve kıyamet bilincini psikolojik paniğe dönüştürmemektir. Ahireti hatırlamak insanın hayatını durdurması anlamına gelmez. İnsan evlenir, çalışır, üretir, eğitim alır, gelecek planları yapar ve dünyayı güzelleştirmeye çalışır. Faniliği bilmek hayatı terk etmek değil, hayatı daha değerli yaşamak demektir.
Sekizinci büyük mesaj cezanın gecikmesini onay sanmamaktır. İnsan yıllarca yanlış davranıp görünür bir sonuçla karşılaşmayabilir. Bu durum yaptığı şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz. Mühlet, onay değildir; bazen dönüş için fırsattır.
Dokuzuncu büyük mesaj dünyevî başarıyı ilahî onay belgesine çevirmemektir. Güçlü, zengin veya sağlıklı olmak kişinin bütün davranışlarının Allah tarafından onaylandığını göstermez. Aynı şekilde yoksulluk, hastalık veya felaket de Allah’ın kişiyi reddettiğini kanıtlamaz.
Bu denge korunmadığında din, başarıyı kutsayan ve acı çekeni suçlayan yanlış bir anlayışa dönüşebilir.
Onuncu büyük mesaj mağduru günahıyla suçlamamaktır. Bir insan kanser olduğunda, depremde evini kaybettiğinde veya ağır bir kaza geçirdiğinde ona “Allah seni cezalandırdı” demek için elimizde vahiy yoktur. Böyle bir dil hem merhametsiz hem epistemik olarak aşırı iddialıdır.
İnsan acı çeken kişiye önce yardım, dayanışma ve merhametle yaklaşmalıdır.
On birinci büyük mesaj uyarı ile umudu dengede tutmaktır. Kur’an yalnız rahmetten söz edip hesabı yok saymadığı gibi yalnız azaptan söz edip insanı umutsuzluğa da sürüklemez. İnsanın hem Allah’ın rahmetini umması hem de sorumluluğunu ciddiye alması gerekir.
Korku tek başına din değildir; umut da tek başına sorumsuzluk ruhsatı değildir.
On ikinci büyük mesaj başkasının sonunu Allah adına ilan etmemektir. İnsan yaşayan bir kişi hakkında “Allah kesin seni mahvedecek” diye hüküm veremez. Allah’ın nihai hükmü O’na aittir.
Dinî uyarı, kişisel beddua ve kesin kehanet hâline getirilmemelidir.
On üçüncü büyük mesaj hayatın sınırlı olduğunu fark etmektir. İnsan çoğu zaman tövbeyi, özrü, iyiliği ve önemli kararları “sonra yaparım” diye erteler. Ayetin ansızınlık vurgusu bu ertelemeyi sorgular.
Hesap bilinci, bugünkü sorumluluğu yarına atmamak demektir.
On dördüncü büyük mesaj kıyamet bilincinin üretkenliğe engel olmamasıdır. İnsan dünyanın geçici olduğunu bilerek yine de ağaç dikebilir, bina yapabilir, eğitim verebilir ve çocuklarının geleceğini düşünebilir. Çünkü geçici olmak, değersiz olmak anlamına gelmez.
Dünya ahiretin alternatifi değil, ahlaki sorumluluğun yaşandığı alandır.
On beşinci büyük mesaj Allah’ın adaletini insanın öfkesine benzetmemektir. İlahi adalet keyfî, kontrolsüz veya duygusal intikam değildir. Allah’ın hükmü bilgi ve adaletle ilişkilidir.
Bu yüzden kendi öfkemizi “Allah da kesin benim gibi düşünüyor” diyerek kutsallaştırmamalıyız.
On altıncı büyük mesaj afeti gördüğümüzde ilk sorunun “Kim günahkârdı?” olmaması gerektiğidir. Daha faydalı sorular, “Kim yardıma muhtaç?”, “Hangi ihmaller vardı?”, “Bir daha bu zarar nasıl azaltılır?” olabilir.
Dinî duyarlılık, felaket karşısında insanı suçlamaktan çok yardım etmeye ve sorumluluk almaya yöneltmelidir.
On yedinci büyük mesaj korku ile takvâyı birbirine karıştırmamaktır. Takvâ sürekli panik hâlinde yaşamak değildir. Allah’a karşı sorumluluk bilinci, insanın daha dikkatli ve ahlaklı yaşamasıdır.
Takvâ insanı felç etmez; yönlendirir.
On sekizinci büyük mesaj hesap bilincini başkasını tehdit etmekten önce kendimize yöneltmektir. Ayeti okuyup hemen “Şunların başına azap gelir” demek kolaydır; daha zor olan “Ben nasıl yaşıyorum?” diye sormaktır.
Kur’an’ın uyarıları en güçlü etkisini, insan onları önce kendi vicdanına tuttuğunda gösterir.
Ve ayetin belki de en güçlü mesajı şudur: İnsan geleceğin kendisine ait olmadığını unutmamalıdır. Ne ölümün vaktini bilir, ne kıyametin saatini, ne de hayatının bütün şartlarını kontrol edebilir. Bu belirsizlik korku üretmek için değil, bugünü daha dürüst, daha adil ve daha bilinçli yaşamak için bir hatırlatmadır.
Yûsuf Suresi 107. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Kendini Allah’ın hesabından tamamen güvende sanma ama sürekli korku içinde de yaşama. Doğal afetleri vahiy olmadan kesin ilahî ceza diye etiketleme. Bilimsel sebepleri araştırmaktan kaçma, insan ihmalini kader diye gizleme. Allah’ın azabını kişisel şiddetine veya tehdidine ruhsat yapma. Kıyametin tarihini hesaplamaya çalışma ve dinî korkuyu maddi veya psikolojik sömürüye dönüştürme. Dünyevî başarını Allah’ın bütün davranışlarını onayladığının işareti sanma; başına felaket gelen insanı da günahkâr ilan etme. Çünkü ayetin asıl amacı başkasının başına gelecek azabı tahmin etmek değil, senin bugün nasıl yaşadığını ciddiye almanı sağlamaktır.”
Bir sonraki ayet olan Yûsuf Suresi 108. ayette, Hz. Muhammed’e “De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı tenzih ederim; ben müşriklerden değilim” demesi emredilecektir. Bu ayet özellikle Allah’a davetin bilgi, anlayış ve basiret üzerine kurulması; kör taklidin tebliğ için yeterli olmaması; dini anlatırken delil, hikmet ve ahlakın önemi; Allah’a daveti kişisel lidere veya gruba davete dönüştürmemek ve “ben müşriklerden değilim” sözünün tevhid bilinciyle nasıl anlaşılması gerektiği açısından son derece önemli olacaktır.
Ve belki Yûsuf Suresi 107. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Başımıza gelen her kötü olayı hemen “Allah’ın cezası” diye mi yorumluyoruz? Bir felaket yaşandığında önce mağdurları mı suçluyoruz, yoksa yardım ve sorumluluk yollarını mı arıyoruz? “Kader” kelimesini insan ihmalini gizlemek için kullanıyor muyuz? Kıyamet tarihleri ve korku senaryolarıyla mı meşgulüz, yoksa bugün daha doğru yaşamaya mı çalışıyoruz? Ve en önemlisi, Allah’ın hesabını başkalarına tehdit olarak yöneltmek yerine kendi hayatımızı düzeltmek için bir uyarı olarak okuyabiliyor muyuz?
“Yûsuf 107, ‘Allah’ın azabından kuşatıcı bir felaketin kendilerine gelmeyeceğinden veya farkında olmadıkları bir anda kıyametin ansızın başlarına gelmeyeceğinden emin mi oldular?’ buyurarak insanın kendisini ilahî hesap karşısında mutlak güvende görmemesi gerektiğini bildirir. Fakat bu ayet modern depremleri, selleri, hastalıkları veya başka felaketleri vahiy olmadan kesin ‘Allah’ın cezası’ diye etiketleme ruhsatı değildir. İlahi uyarı, insanı paniğe değil sorumluluğa; başkalarını suçlamaya değil önce kendi hayatını sorgulamaya yöneltmelidir. Kıyametin vaktini hesaplamak yerine hazırlıklı yaşamak, afeti yorumlamak yerine mağdura yardım etmek ve kaderi bahane etmek yerine kendi sorumluluğunu yerine getirmek ayetin ruhuna daha uygundur.”
Ersan Karavelioğlu