Ra‘d Suresi 13. Ayette “Gök Gürültüsü O’nu Hamd ile Tesbih Eder; Melekler de O’nun Heybetinden Tesbih Ederler” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Ra‘d Suresi 12. ayette Allah’ın şimşeği insana korku ve ümit içinde gösterdiği, yağmur yüklü ağır bulutları meydana getirdiği anlatılmıştı. 13. ayette aynı gökyüzü manzarası daha derin bir tevhid mesajına bağlanır: ‘Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder; melekler de O’nun heybetinden dolayı tesbih ederler. O yıldırımları gönderir ve onlarla dilediğine isabet ettirir. Onlar ise Allah hakkında tartışıp dururlar. O, kudreti ve yakalaması pek çetin olandır.’ Buradaki “gök gürültüsünün tesbihi” ifadesini, gök gürültüsünün fiziksel olarak insan diliyle cümleler söylediği şeklinde anlamak zorunda değiliz; Kur’an yaratılmışların Allah’ı kendilerine özgü biçimde tesbih ettiğini bildirir. Bunun nasıl gerçekleştiğinin bütün mahiyetini bilmeyebiliriz. Aynı şekilde gök gürültüsünün ve yıldırımın atmosfer fiziğiyle açıklanması bu tesbih anlayışını geçersiz kılmaz. Bilim olayın nasıl meydana geldiğini açıklar; ayet ise aynı olayın yaratılmışlık ve Allah’a bağlılık boyutunu hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Ra‘d Suresi 13. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder; melekler de O’nun heybetinden dolayı tesbih ederler. O yıldırımları gönderir ve onlarla dilediğine isabet ettirir. Onlar ise Allah hakkında tartışırlar. O, kudreti ve yakalaması pek çetin olandır.” Ayetin Arapçası ise “Ve yusebbihu’r-ra‘du bi-hamdihî ve’l-melâiketu min hîfetihî ve yursilu’s-savâ‘ika fe-yusîbu bihâ men yeşâ’ ve hum yucâdilûne fillâhi ve huve şedîdu’l-mihâl.” şeklindedir.Sûrenin adı olan “Ra‘d” kelimesi de bu ayette geçer ve gök gürültüsü anlamına gelir. Önceki ayette şimşek ve ağır bulutlardan söz edilmişken burada gök gürültüsü, melekler, yıldırım ve Allah’ın kudreti aynı bütünlük içinde ele alınır.
Böylece Kur’an gökyüzündeki güçlü bir fırtınayı yalnız meteorolojik olay olarak değil, insanı Allah’ın kudreti ve yaratılmışların O’na bağlılığı üzerinde düşündüren bir ayet hâline getirir.
“Gök Gürültüsü Allah’ı Tesbih Eder” Ne Anlama Gelir
Ayette “yusebbihu’r-ra‘du bi-hamdihî”, yani “gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder” denilir. “Tesbih”, Allah’ı eksikliklerden uzak tutmak, O’nun yüceliğini kabul etmek ve yaratılmışın kendi varlığıyla Allah’a işaret etmesi anlamlarını taşır.Kur’an’ın başka yerlerinde de göklerde ve yerde bulunan varlıkların Allah’ı tesbih ettiği bildirilir. İnsan bu tesbihin bütün mahiyetini kavramayabilir; yaratılmışların Allah’a yönelişini yalnız insan dilindeki sözlü ibadete indirgemek zorunlu değildir.
Bu yüzden ayetin açık mesajını koruyarak şöyle söyleyebiliriz: Gök gürültüsü de Allah’ın yaratılmış düzeninin içindedir ve varlığıyla O’nun kudretine, düzenine ve yüceliğine işaret eder.
Gök Gürültüsü Gerçekten “Konuşuyor” mu
Ayetin tesbih ifadesini açıklarken iki uçtan da kaçınmak gerekir. Bir taraftan “Gök gürültüsü kesin insan gibi kelimelerle konuşuyor” diye Kur’an’ın söylemediği bir mekanizma üretmemeliyiz; diğer taraftan “Bu sadece şiirsel bir ifade, hiçbir gerçekliği yok” diye ayetin tesbih vurgusunu tamamen boşaltmak da doğru değildir.Kur’an yaratılmış varlıkların Allah’a kendilerine özgü biçimde bağlılığını ve tesbihini gerçek bir anlam olarak sunar. Bunun nasıl olduğunu her ayrıntısıyla bilmiyor olabiliriz.
Bilmediğimiz mahiyet konusunda en güvenli tutum, metnin bildirdiğini kabul edip açıklanmayan mekanizma hakkında kesinlik üretmemektir.
Gök Gürültüsünün Bilimsel Olarak Nasıl Oluştuğunu Bilmek Ayetle Çelişir mi
Hayır. Gök gürültüsü, yıldırım boşalması sırasında çevredeki havanın çok hızlı biçimde ısınması ve genişlemesi sonucunda oluşan güçlü basınç dalgalarının sese dönüşmesiyle açıklanır.Bu fiziksel açıklama “Gök gürültüsü Allah’ı tesbih eder” ifadesini ortadan kaldırmaz. Çünkü biri olayın fiziksel mekanizmasını, diğeri ise yaratılmış düzen içindeki teolojik anlamını ele alır.
Bir olayın nasıl meydana geldiğini bilmek, onun Allah tarafından yaratılmış olduğu inancını zorunlu olarak reddetmez. Aynı şekilde Allah’a inanmak da fiziksel mekanizmayı araştırmayı gereksiz kılmaz.
Bilimsel Açıklama Bulunduğunda “Mucize” Ortadan Kalkmış mı Olur
Bir olayın mekanizmasının açıklanması, onun artık üzerinde düşünülemeyecek kadar sıradan olduğu anlamına gelmez. İnsan atmosfer fiziğini öğrendikçe gök gürültüsünün arkasındaki enerji ve süreçlerin ne kadar karmaşık olduğunu daha iyi anlayabilir.Kur’an’ın tabiat ayetleri, “Bilim açıklayamazsa Allah vardır” mantığına dayanmaz. Allah inancını yalnız bilimin henüz açıklamadığı boşluklara bağlamak sağlıklı değildir.
Daha güçlü yaklaşım, bilinen mekanizmaların da yaratılmış düzenin parçaları olduğunu görmektir.
“Hamd ile Tesbih” İfadesinde Neden Hem Hamd Hem Tesbih Var
“Hamd”, Allah’ı övgüyle anmayı; “tesbih” ise O’nu eksikliklerden tenzih etmeyi ifade eder. Ayette bu iki kavram birlikte kullanılarak Allah’ın hem yüceliği hem de övgüye layık oluşu vurgulanır.Gök gürültüsü insan açısından ürkütücü olabilir; fakat Kur’an onu bağımsız, kontrolsüz veya ilahlaşmış bir doğa gücü olarak sunmaz. O da yaratılmış düzenin içindedir.
Bu, özellikle geçmiş toplumlarda doğa güçlerinin tanrılaştırılması düşünüldüğünde güçlü bir tevhid mesajıdır: Gök gürültüsü ilah değildir; Allah’ın yarattığı bir ayettir.
“Melekler de O’nun Heybetinden Tesbih Ederler” Ne Anlama Gelir
Ayette “ve’l-melâiketu min hîfetihî”, yani “melekler de O’nun heybetinden/korkusundan tesbih ederler” denilir. Buradaki korku, insanın kontrolsüz paniğiyle aynı psikolojik kategoriye indirgenmemelidir.Meleklerin Allah karşısındaki hâli O’nun azametine, hükümranlığına ve büyüklüğüne duyulan derin saygı ve haşyet çerçevesinde anlaşılır.
Ayetin amacı meleklerin psikolojik mekanizmasını açıklamak değil, Allah’ın azameti karşısında en yüce yaratılmışların bile kulluk ve tesbih içinde bulunduğunu göstermektir.
Meleklerin Allah’tan Korkması Allah’ın Acımasız Olduğunu mu Gösterir
Hayır. Kur’an’daki haşyet ve hîfe kavramlarını yalnız şiddet tehdidi karşısındaki panik şeklinde anlamak eksik olur. Allah’ın büyüklüğünü ve mutlak kudretini kavramak, yaratılmışta derin bir saygı ve sorumluluk bilinci meydana getirir.İnsan da sevdiği ve saygı duyduğu bir değeri kaybetmekten veya ona karşı yanlış yapmaktan çekinebilir. Fakat Allah’a ilişkin bu kavramın mahiyeti yaratılmış ilişkilerine tamamen indirgenemez.
İlahî heybet, rahmetin yokluğu değildir; rahmet ile azamet Kur’an’da birbirini dışlayan sıfatlar değildir.
“Yıldırımları Gönderir” Ne Anlama Gelir
Ayette “yursilu’s-savâ‘ik”, yani “yıldırımları gönderir” denilir. “Savâ‘ik”, şiddetli yıldırım ve yıldırım çarpması gibi güçlü göksel hadiseler için kullanılan bir kelimedir.Kur’an yıldırımı Allah’ın yaratılış düzeni ve iradesi içinde değerlendirir. Bu, yıldırımın elektriksel süreçlerle oluşmadığı anlamına gelmez.
Allah’ın yaratması ile fiziksel sebep birbirinin alternatifi değildir. Yıldırımın atmosferik mekanizmasını öğrenmek, Allah’ın yaratması anlayışıyla çelişmek zorunda değildir.
“Dilediğine Yıldırımla İsabet Ettirir” Ne Anlama Gelir
Ayette “fe-yusîbu bihâ men yeşâ’”, yani “onunla dilediğine isabet ettirir” denilir. Bu ifade Allah’ın doğa üzerindeki mutlak hükümranlığını vurgular.Fakat buradan “Yıldırım çarpan herkes kesin günahkârdır ve Allah onu cezalandırmıştır” sonucu çıkarılamaz. Ayet belirli bir insanın ahlaki durumunu yalnız yıldırım olayından okuyabileceğimiz bir yöntem öğretmez.
Bir insan yıldırım çarpmasına maruz kalabilir ve bunun meteorolojik, coğrafi ve fiziksel koşulları bulunabilir. Bir olayın gerçekleşmesi ile o kişinin Allah katındaki değeri arasında otomatik ahlaki eşitlik kuramayız.

Yıldırım Çarpması İlahi Ceza Olabilir mi
Kur’an bazı tarihsel olayları vahiy yoluyla özel ilahî ceza olarak bildirebilir. Fakat bugün meydana gelen belirli bir yıldırım çarpması hakkında “Bu kişi şu günahı yüzünden Allah tarafından cezalandırıldı” diyebilmemiz için böyle bir vahye sahip değiliz.Bu yüzden yıldırım çarpan bir kişinin geçmişini araştırıp dinî suç aramak veya ailesine “Demek ki Allah cezalandırdı” demek doğru değildir.
Daha sorumlu tutum, olayı gerçek fiziksel riskleriyle değerlendirmek, yaralanan kişiye yardım etmek ve yıldırım güvenliği konusunda tedbir almaktır.

Yıldırımdan Korunmak İçin Tedbir Almak Kadere Karşı Gelmek midir
Hayır. Fırtına sırasında açık araziden, yüksek noktalardan ve tehlikeli alanlardan uzaklaşmak; güvenli yapıya geçmek ve meteorolojik uyarıları takip etmek sebeplere sarılmanın parçasıdır.“Allah kimi dilerse yıldırımla vurur; tedbirin anlamı yok” demek kaderi yanlış yorumlamak olur. Allah’ın hükmüne inanmak, insanın kendisini koruma sorumluluğunu kaldırmaz.
Kur’an’ın genel dengesi açıktır: Tedbir al, fakat tedbirini mutlak güç sanma.

“Onlar Allah Hakkında Tartışırlar” Ne Anlama Gelir
Ayette “ve hum yucâdilûne fillâh”, yani “onlar Allah hakkında tartışıp dururlar” denilir. Bağlam, Allah’ın kudretinin bu kadar güçlü işaretleri karşısında bazı insanların yine de Allah hakkında çekişme ve karşı çıkma tavrı içinde olmalarını eleştirir.Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Her dinî tartışma kötü değildir. İnsan Allah hakkında soru sorabilir, teolojik meseleleri tartışabilir ve anlamaya çalışabilir.
Eleştirilen şey, samimi araştırmadan çok hakikati küçümseyen, inatçı ve çekişmeci mücadele bağlamıdır. Soru sormak ile hakikati sırf yenmek için tartışmak aynı değildir.

Allah Hakkında Soru Sormak Bu Ayete Göre Yanlış mıdır
Hayır. Kur’an insanı düşünmeye, akletmeye ve delilleri değerlendirmeye çağırır. “Allah neden görünmüyor?”, “Kader nasıl anlaşılmalı?”, “Kötülük problemi nedir?” gibi sorular samimi bir araştırmanın parçası olabilir.İnsan anlamadığı şeyi sorabilir ve ikna olmadığı noktayı dürüstçe dile getirebilir. Bu, otomatik olarak ayette eleştirilen tartışmacı inkâr tavrı değildir.
Sorunun niyeti ve yöntemi önemlidir: Anlamak için sormak başka, cevabı ne olursa olsun reddetmeye karar vermiş biçimde çekişmek başkadır.

Dinî Tartışmada Amaç Karşı Tarafı Yenmek mi Olmalıdır
Hayır. Eğer tartışmanın amacı hakikati anlamak yerine karşı tarafı küçük düşürmek, susturmak veya “kazanan taraf” olmak hâline gelirse düşünme alanı daralır.İnsan kendi görüşünü savunabilir; fakat karşı delili de dinlemeli, bilmediği yerde “Bilmiyorum” diyebilmelidir. Hakikat arayışı ego yarışına dönüştüğünde kişi artık delile değil kimliğine bağlı kalabilir.
Ra‘d 13’ün uyarısı bu bakımdan da güçlüdür: Allah hakkında konuşurken bile insan kendi kibrini din sanabilir.

“Şedîdü’l-Mihâl” Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda Allah için “şedîdü’l-mihâl” ifadesi kullanılır. “Mihâl” kelimesinin anlamı hakkında tefsirlerde kudret, kuvvet, sağlam tedbir, güçlü yakalama ve karşı konulamaz hüküm gibi farklı açıklamalar bulunmaktadır.Bu nedenle ifadeyi Türkçeye tek bir kelimeyle eksiksiz aktarmak kolay değildir. “Kudreti çok çetin”, “yakalama ve karşı koyması çok güçlü” gibi karşılıklar anlamın bir kısmını taşır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’a insanlardaki ahlaksız hile veya düzenbazlık anlamı yüklememektir. İfade Allah’ın karşı konulamaz kudretini ve hükmünü vurgular.

Allah’ın Gücünün Çetin Olması İnsana Ne Öğretmelidir
İnsan güç sahibi olduğunda kendisini dokunulmaz sanabilir. Servet, makam, teknoloji veya toplumsal destek ona “Artık bana kimse bir şey yapamaz” duygusu verebilir.Ayet bu kibri kırar. İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, mutlak güç sahibi değildir. Doğadaki tek bir büyük olay bile insanın kontrolünün ne kadar sınırlı olduğunu gösterebilir.
Fakat bunun amacı insanı sürekli korku içinde yaşatmak değil, gücünü sınırlı bilmesini ve zulme güvenmemesini sağlamaktır.

Ra‘d Suresi 12 ve 13 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Ra‘d Suresi 12. ayette şimşek korku ve umut, bulutlar ise yağmur yükü bağlamında anlatılmıştı. 13. ayette aynı atmosferik tabloya gök gürültüsünün tesbihi, meleklerin haşyeti, yıldırım ve Allah’ın kudreti eklenir.Böylece doğa olayı yalnız meteorolojik gözlem olmaktan çıkar ve teolojik tefekküre bağlanır. Fakat bu bağlantı bilimsel açıklamayı dışlamaz; tam tersine aynı gerçekliğin farklı boyutlarını ele alır.
Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 14. ayette, “Gerçek dua yalnız O’nadır” denilecek; Allah’ın dışında kendilerine dua edilen varlıkların, su ağzına ulaşsın diye ellerini suya uzatan fakat ona ulaştıramayan kimseye benzetilmesi üzerinden dua, ibadet, aracılık ve Allah’tan başkasına yönelmenin sınırları ele alınacaktır. Bu ayeti açıklarken özellikle insandan normal yardım istemek ile ibadet amacıyla dua etmek arasındaki farkı, doktor veya dosttan yardım istemeyi otomatik şirk saymamak, şefaatin bağımsız ilahî güç anlamına gelmediğini ve duanın mekanik biçimde her dünyevî isteğin gerçekleşeceği garanti sistemi olmadığını korumak gerekecektir.

Sonuç: Ra‘d Suresi 13. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Ra‘d Suresi 13. ayet, insanın bir fırtına sırasında yaşayabileceği güçlü doğa tecrübesini tevhidin diliyle yeniden okur. Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım insan için korkutucu olabilir; fakat Kur’an bunları bağımsız ve başına buyruk güçler olarak görmez. Onlar da yaratılmış düzenin parçalarıdır. “Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder” sözü, doğayı ilahlaştırmak yerine doğayı Allah’a işaret eden bir varlık alanı olarak görmemizi sağlar. İnsan doğanın büyüklüğü karşısında hayran olabilir; fakat hayran olduğu şeyi ilah yerine koymaz.Bu tesbihi anlamak için fizik bilgisini reddetmeye gerek yoktur. Gök gürültüsünün yıldırım sırasında havanın ani ısınıp genişlemesiyle oluştuğunu, şimşeğin elektriksel boşalmalarla meydana geldiğini ve fırtına sistemlerinin meteorolojik şartlara bağlı olduğunu öğrenebiliriz. Fiziksel mekanizma ile teolojik anlam arasında zorunlu bir savaş yoktur. Bir mümin için bilim, Allah’ın yaratmadığı alternatif bir dünya keşfetmez; yaratılmış dünyanın nasıl işlediğini daha ayrıntılı anlamaya çalışır. Bu nedenle ne “Bilim açıkladı, artık Allah’a gerek yok” ne de “Allah yaptı, bilimsel sebebe bakmaya gerek yok” yaklaşımı yeterlidir.
Ayetin meleklerden söz etmesi de Allah’ın büyüklüğünü vurgular. Melekler bile O’nun heybeti karşısında tesbih hâlindedir. Buradaki korkuyu basit insan paniği olarak düşünmek yerine haşyet, saygı ve ilahî azamet bilinci çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Allah’ın büyüklüğü rahmetinin yokluğu değildir. Kur’an aynı Allah’ı hem Rahmân ve Rahîm, hem de mutlak kudret sahibi olarak tanıtır. Dinî denge, bu sıfatlardan birini diğerini yok edecek şekilde büyütmemektir.
Yıldırım konusunda ise ayetin yanlış kullanılmaması özellikle önemlidir. “Allah yıldırımları gönderir ve dilediğine isabet ettirir” ifadesinden hareketle yıldırım çarpan herkesi günahkâr veya özel ilahî cezaya uğramış ilan edemeyiz. Yıldırım, belirli atmosferik ve fiziksel şartlarda meydana gelir; insan da bu riskleri öğrenip tedbir alır. Bir felaketin özel olarak neden meydana geldiğini Allah adına kesinleştirmek bizim yetkimiz değildir. Mağdura yardım etmek, onu suçlamaktan daha doğru ve daha ahlakidir. Kur’an’ın geçmişte özel olarak azap dediği olaylarla bugünkü meteorolojik hadiseleri vahiy olmadan aynı kesinlikte sınıflandırmamak gerekir.
Ayetin “Onlar Allah hakkında tartışırlar” sözü de soru sormayı yasaklayan bir cümleye dönüştürülmemelidir. İnsan Allah’ın varlığı, sıfatları, kader, kötülük problemi veya vahiy hakkında soru sorabilir. Kur’an’ın eleştirdiği tavır, her samimi düşünce değil; hakikat aramak yerine inatla çekişmek, delili dinlememek ve tartışmayı ego mücadelesine çevirmektir. İman, sorudan korkmak zorunda değildir; fakat soru da sonsuz bir kaçış aracına dönüştürülmemelidir. Hakikat arayışında hem soru sorabilmek hem de cevap hoşumuza gitmediğinde bile dürüstçe değerlendirebilmek gerekir.
“Şedîdü’l-mihâl” ifadesi ayetin sonuna güçlü bir sınır koyar: Allah’ın kudreti karşısında hiçbir yaratılmış güç mutlak değildir. İnsan teknolojik olarak ne kadar ilerlerse ilerlesin, doğayı büyük ölçüde anlayıp kontrol etse bile bütün varlık üzerinde mutlak egemenliğe ulaşmaz. Bu gerçek bilime karşı çıkmayı değil, bilimsel başarı karşısında bile tevazuyu korumayı gerektirir. İnsan doğayı anlamakta büyük başarılar gösterebilir; fakat kendi ölümünü, bütün sonuçları ve evrenin tamamını iradesine bağlayamaz.
Ra‘d Suresi 13. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Gök gürültüsünü yalnız korkulacak ses olarak değil, Allah’ın yaratılmış düzeninin bir parçası olarak gör. Onun tesbihini insan konuşmasına zorla indirgeme ama tamamen anlamsız bir mecaz diye boşaltma da. Meteorolojiyi Allah’a rakip yapma ve Allah inancını meteorolojinin yerine koyma. Meleklerin haşyetini insan paniği gibi düşünme. Yıldırım çarpan insanı günahkâr ilan etme. Allah hakkında samimi soru soranla inat için tartışanı aynı kefeye koyma. Ve kendi gücünü ne kadar büyütürsen büyüt, mutlak güç sahibi olmadığını unutma. Çünkü ayet insanı korkutmak için göğü gürletmekten daha fazlasını yapar; göğün gürültüsü içinde insanın kendi küçüklüğünü, yaratılışın Allah’a bağlılığını ve hakikat karşısında tevazunun gereğini hatırlatır.”
Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 14. ayette, dua ve tevhid doğrudan merkeze alınacaktır: “Gerçek dua yalnız O’nadır. O’nun dışında dua ettikleri ise onlara hiçbir şekilde cevap veremezler; onların durumu, su ağzına ulaşsın diye iki avucunu suya doğru açan fakat ona ulaşamayan kimsenin durumu gibidir. İnkârcıların duası boşa gitmekten başka bir şey değildir.” Bu ayeti ele alırken özellikle “dua”nın ibadet boyutu, Allah’tan başkasına bağımsız ilahî güç nispet etmenin problemi, yaşayan bir insandan normal yardım istemenin şirk sayılmaması, doktorun, dostun veya uzmanın yardımının sebepler dünyası içinde değerlendirilmesi, şefaatin Allah’tan bağımsız bir güç olmadığı ve mecazdaki su örneğinin ne anlattığı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Ra‘d Suresi 13. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Doğanın mekanizmasını öğrendiğimizde artık onun üzerinde düşünmeye gerek kalmadığını mı sanıyoruz? Gök gürültüsünü duyduğumuzda yalnız korkuyor muyuz, yoksa kendi kontrolümüzün sınırını da fark ediyor muyuz? Bir insanın başına yıldırım, hastalık veya başka bir felaket geldiğinde kolayca “Allah onu cezalandırdı” diyerek bilmediğimiz bir konuda Allah adına mı konuşuyoruz? Dinî tartışmada gerçeği mi arıyoruz, yoksa yalnız kazanmak mı istiyoruz? Ve en önemlisi, gökyüzünün gürültüsü karşısında yaratılmış dünyanın ne kadar büyük olduğunu fark ederken, bütün o büyüklüğün bile Allah karşısında yaratılmış olduğunu hatırlayabiliyor muyuz?
“Ra‘d 13, ‘Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder; melekler de O’nun heybetinden tesbih ederler’ buyurarak doğanın bağımsız bir güç değil, Allah’ın yaratılmış düzeninin parçası olduğunu hatırlatır. Gök gürültüsünün fiziksel mekanizmasını bilmek onun Kur’an’daki tesbih anlamıyla çelişmez; bilim “nasıl”ı araştırırken ayet yaratılışın kime ait olduğunu düşündürür. Yıldırım çarpan her insanı ilahî cezaya uğramış saymak doğru olmadığı gibi, Allah hakkında soru soran herkesi de ayetteki tartışmacılarla aynı kefeye koymak doğru değildir. Ayetin büyük dersi şudur: Doğayı araştır, tehlike karşısında tedbir al, bilmediğin konuda Allah adına hüküm verme ve bütün yaratılmış güçlerin üzerinde mutlak kudretin yalnız Allah’a ait olduğunu unutma.”
Ersan Karavelioğlu