Ra‘d Suresi 16. Ayette “Kör ile Gören Bir Olur mu? Karanlıklarla Aydınlık Bir Olur mu? Her Şeyin Yaratıcısı Allah’tır” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Ra‘d Suresi 15. ayette göklerde ve yerde bulunanların isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ettiği, gölgelerin de sabah-akşam O’nun düzenine boyun eğdiği bildirilmişti. 16. ayette bu tevhid vurgusu bir dizi güçlü soruyla daha da derinleştirilir: ‘De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır. De ki: Öyleyse O’nu bırakıp kendilerine bile fayda ve zarar vermeye güç yetiremeyen veliler mi edindiniz? De ki: Kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma kendilerine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, tektir, mutlak hüküm ve kudret sahibidir.’ Buradaki ‘kör ile gören’ benzetmesi fiziksel görme engelli insanları değersizleştiren bir ifade değildir; hakikati fark etmekle ondan yüz çevirmek arasındaki manevî ve epistemik farkı anlatan bir benzetmedir. Aynı şekilde insanlardan normal yardım istemek, dost edinmek veya uzman desteği almak da bu ayette eleştirilen ‘veli edinme’ ile otomatik olarak aynı şey değildir; sorun, yaratılmış bir varlığa Allah’tan bağımsız ilahî yetki ve mutlak güç nispet etmektir.”
Ersan Karavelioğlu
Ra‘d Suresi 16. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin genel anlamı şöyledir: “De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır. De ki: Öyleyse O’nu bırakıp kendilerine bile fayda ve zarar verme gücüne sahip olmayan birtakım veliler mi edindiniz? De ki: Kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma kendilerine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. O tektir, mutlak üstünlük ve hâkimiyet sahibidir.” Ayetin Arapçası ise “Kul men rabbu’s-semâvâti ve’l-ard. Kulillâh. Kul efe’ttehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li-enfusihim nef‘an ve lâ darrâ. Kul hel yestevi’l-a‘mâ ve’l-basîr, em hel testevi’z-zulumâtu ve’n-nûr. Em cealû lillâhi şurakâe halakû ke-halkihî fe-teşâbehe’l-halku aleyhim. Kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huve’l-vâhidu’l-kahhâr.” şeklindedir.Ayet, okuyucuyu doğrudan bir akıl yürütmenin içine sokar. Önce “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” sorusu sorulur, ardından cevap “Allah” olarak verilir. Sonra bu kabulün mantıksal sonucu sorgulanır: Eğer gerçek Rab Allah ise, neden Allah’a ait mutlak yetkiler yaratılmış varlıklara verilsin?
Bu nedenle ayetin ana konusu yalnızca putlar değildir; rablik, yaratma, koruma, fayda-zarar ve mutlak otorite kavramlarının kime ait olduğu sorusudur.
“Göklerin ve Yerin Rabbi Kimdir?” Sorusu Neden Soruluyor
Bu soru, muhatabın zaten kabul ettiği veya üzerinde düşünmesi beklenen temel noktadan hareket eder. Rab, yaratan, sahip olan, düzenleyen, geliştiren ve hükmeden anlam alanlarına sahiptir.Kur’an’ın mantığı şudur: Eğer göklerin ve yerin gerçek Rabbi Allah ise, kulluğun ve nihai bağlılığın da O’na yönelmesi gerekir. Yaratıcıyı kabul edip yaratılmışı ilahlaştırmak, ayetin eleştirdiği tutarsızlıktır.
Burada soru bilgi edinmek için değil, muhatabı kendi inanç sistemindeki çelişkiyle yüzleştirmek için sorulmaktadır.
Neden Cevabı da “De ki: Allah’tır” Şeklinde Veriliyor
Çünkü Kur’an burada cevabı belirsiz bırakmaz. “Kulillâh”, yani “De ki: Allah” ifadesi, tevhid iddiasını açık biçimde ortaya koyar.Bu, Allah’ın yalnız birçok güçten biri olmadığını ifade eder. Kur’an’a göre Allah, evrenin başka ilahlarla paylaşılmış yöneticisi değil, tek Rab ve yaratıcıdır.
Dolayısıyla tevhid yalnız “Allah var” demek değildir; Allah’a ait mutlak sıfatları başkalarına bağımsız biçimde vermemektir.
Ayetteki “Evliyâ” Kelimesi Ne Anlama Gelir
“Evliyâ”, “velî” kelimesinin çoğuludur ve bağlama göre dostlar, koruyucular, destekçiler, yakınlar veya otoriteler anlamına gelebilir. Kur’an’da bu kelimenin tek bir teknik anlamı yoktur; bağlama göre değerlendirilmelidir.Ra‘d 16’da mesele, Allah’ın dışında kendilerine bağımsız koruma ve ilahî güç atfedilen varlıklar bağlamındadır. Bu nedenle burada sıradan arkadaşlık veya insanî dayanışma eleştirilmiyor.
Bir dost edinmek, bir avukattan hukuki yardım almak veya bir doktordan tedavi görmek Allah’ın dışında ilah edinmek değildir. Sorun, yaratılmışı mutlak ve bağımsız kurtarıcı konumuna yükseltmektir.
İnsanlardan Yardım İstemek Neden Şirk Sayılmaz
Çünkü insan hayatı zaten karşılıklı yardımlaşma üzerine kuruludur. İnsan çocukken ailesinden yardım alır, hastalandığında doktora gider, bilgisini öğretmenden öğrenir ve gerektiğinde güvenlik veya hukuk desteğine başvurur.Bunların hiçbiri tek başına ibadet değildir. Bir insana sahip olduğu sınırlı imkân içinde yardım edebileceğini söylemek ile ona Allah’tan bağımsız ilahî güç nispet etmek farklı şeylerdir.
Tevhid, sebep dünyasını reddetmek değil; sebebi ilahlaştırmamaktır.
“Kendilerine Bile Fayda ve Zarar Veremezler” Ne Anlama Gelir
Ayette Allah dışında veli edinilen varlıkların “kendileri için bile fayda ve zarara malik olmadıkları” belirtilir. Bu ifade onların mutlak ve bağımsız güç sahibi olmadıklarını vurgular.İnsan elbette sınırlı düzeyde kendisine fayda sağlayabilir; yemek yiyebilir, tedavi olabilir, eğitim görebilir veya bir tehlikeden uzaklaşabilir. Ancak bunların hiçbiri mutlak kontrol değildir.
İnsan hastalanabilir, planı bozulabilir veya hiç beklemediği bir olayla karşılaşabilir. Ayetin söylediği şudur: Yaratılmışların gücü sınırlıdır; mutlak güç Allah’a aittir.
Fayda ve Zarar Konusunda İnsanların Hiçbir Etkisi Yok mudur
Hayır. İnsanlar birbirlerine gerçekten fayda veya zarar verebilirler. Bir doktor tedavi edebilir, bir öğretmen öğrenciye fayda sağlayabilir; bir zalim de başkasına zarar verebilir.Ayetin reddettiği şey bağımsız ve mutlak etki iddiasıdır. İnsanların etkisi sınırlı, şartlara bağlı ve yaratılmış sebepler içindedir.
Bu ayrım önemlidir. “Allah’tan başka kimse hiçbir şey yapamaz” ifadesini insan sorumluluğunu yok edecek şekilde kullanırsak, zalimin zulmünü veya doktorun emeğini anlamsızlaştırmış oluruz. Kur’an insan fiillerini gerçek sorumluluk konusu olarak ele alır.
“Kör ile Gören Bir Olur mu?” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette “hel yestevi’l-a‘mâ ve’l-basîr”, yani “Kör ile gören bir olur mu?” denilir. Burada fiziksel görme engeli üzerinden insan değerini belirleyen bir sınıflandırma yapılmamaktadır.Kur’an, gözle görmeyi bir benzetme olarak kullanarak hakikati fark etmek ile hakikate karşı duyarsızlaşmak arasındaki farkı anlatır. “Gören”, doğruyu kavrayan; “kör” ise bağlamda deliller karşısında görmezden gelen tutumu temsil eder.
Bu nedenle ayeti fiziksel körlüğe sahip insanları aşağılamak için kullanmak hem bağlamı hem insan onurunu ihlal eder.
Fiziksel Görme Engeli Manevî Eksiklik midir
Hayır. Bir insanın görme engelli olması onun iman, zekâ, ahlak veya Allah katındaki değeri hakkında hiçbir otomatik hüküm vermez.Fiziksel engellilik biyolojik ve hayatî bir durumdur; manevî körlük ise metaforik bir ahlaki ve epistemik kavramdır. Bunları birbirine karıştırmak son derece sorunludur.
Bir görme engelli insan hakikati çok iyi kavrayabilir; gözleri fiziksel olarak gören bir insan ise gerçeği bilerek görmezden gelebilir. Ayetin metaforu tam da bu ayrımı düşündürür.
“Karanlıklarla Aydınlık Bir Olur mu?” Ne Anlama Gelir
Ayet ikinci bir benzetme daha yapar: “Karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Burada karanlık, yanlış yönler ve hakikatten uzaklaşma; aydınlık ise hakikat ve hidayet için kullanılan sembolik dildir.Kur’an bu tür karşıtlıkları insanın kolayca anlayabileceği deneyimler üzerinden kurar. Karanlıkta yön bulmak güçleşir; ışık ise çevreyi görünür hâle getirir.
Bu benzetmenin ırk, ten rengi veya insanın fiziksel görünüşüyle hiçbir ilgisi yoktur. Kur’an’daki karanlık-aydınlık metaforunu insan tenine taşımak anlamsız ve ayrımcı olur.

“Karanlıklar” Neden Çoğul, “Nur” Neden Tekil Kullanılmıştır
Ayette “ez-zulumât” çoğul, “en-nûr” ise tekil olarak gelir. Müfessirler ve dil yorumcuları bunun üzerinde çeşitli anlamlar geliştirmişlerdir; yanlış yolların çokluğu ve hakikatin birliği gibi yorumlar bunlar arasındadır.Bu tür yorumlar düşündürücü olabilir; ancak dilsel biçimden hareketle Kur’an’ın söylemediği çok ayrıntılı teolojik sistemleri kesin sonuç gibi çıkarmamak gerekir.
Güvenle söyleyebileceğimiz temel nokta, ayetin karanlık ile aydınlığı güçlü bir hak-bâtıl karşılaştırmasının parçası olarak kullanmasıdır.

“Allah’a O’nun Yaratması Gibi Yaratan Ortaklar mı Buldular?” Ne Anlama Gelir
Ayet son derece güçlü bir soru sorar: Allah’a ortak koştukları varlıklar Allah gibi yaratmışlar mıdır ki iki yaratma birbirine karışmış olsun?Bu retorik sorunun beklenen cevabı hayırdır. Kur’an’a göre Allah dışında bağımsız bir yaratıcı bulunmamaktadır.
Dolayısıyla insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Allah’ın yarattığı bir varlık nasıl Allah’ın yaratıcı ortağı hâline getirilebilir?

İnsan Bir Şey Üretiyorsa O da “Yaratıcı” Sayılmaz mı
Gündelik dilde insan için “yaratıcı sanatçı”, “yaratıcı fikir” gibi ifadeler kullanılabilir. Buradaki “yaratıcı”, yeni bir tasarım veya fikir ortaya koyma anlamındadır.Teolojik anlamdaki yaratma ise varlığın nihai yaratılışı ve yaratılmış düzenin meydana getirilmesiyle ilgilidir. İnsan mevcut maddeleri, bilgileri ve imkânları kullanarak üretir; bunları yoktan var eden mutlak güç değildir.
Bu nedenle gündelik “yaratıcılık” ile ilahî yaratma aynı kategori değildir.

“Allah Her Şeyin Yaratıcısıdır” Ne Anlama Gelir
Ayette “Allâhu hâliku kulli şey’”, yani “Allah her şeyin yaratıcısıdır” denilir. Bu, Kur’an’ın tevhid anlayışının en güçlü ifadelerinden biridir.Varlık, Allah’tan bağımsız ikinci bir yaratıcı gücün ürünü değildir. Evren, canlılar ve insan da yaratılmışlık açısından Allah’a bağlıdır.
Ancak buradan “İnsan hiçbir eyleminden sorumlu değildir, çünkü her şeyi Allah yarattı” sonucu çıkarılamaz. Kur’an aynı zamanda insanı seçimlerinden ve davranışlarından sorumlu tutar.

Allah Her Şeyin Yaratıcısıysa İnsan Kötülüklerinden Neden Sorumludur
Bu, İslam düşüncesinde kader ve insan fiilleri bağlamında çok tartışılmış büyük bir meseledir. Farklı kelâm ekolleri, Allah’ın yaratması ile insanın kesbi, iradesi ve sorumluluğu arasındaki ilişkiyi farklı biçimlerde açıklamıştır.Ancak Kur’an’ın genel çizgisi açıktır: Allah mutlak yaratıcıdır ve insan gerçek anlamda ahlaki sorumluluk taşır. Birini koruyup diğerini tamamen yok etmek Kur’an’ın bütünlüğünü bozabilir.
İnsan “Allah yarattı, o hâlde benim suçum yok” diyerek zulmünü kader bahanesine dönüştüremez. İlahi yaratma insan sorumluluğunu iptal eden mazeret değildir.

“El-Vâhid” Ne Anlama Gelir
Ayet Allah’ı “el-Vâhid”, yani tek olarak tanımlar. Bu yalnız sayısal anlamda “bir tane” demekten daha derindir.Allah’ın ilahlığında, rabliğinde ve mutlak yaratıcı oluşunda ortağı yoktur. Tevhid bu nedenle yalnız sayı meselesi değil, ilahî yetkinin paylaşılmaması meselesidir.
İnsan Allah’tan başka birçok varlığı sevebilir ve onlardan yardım alabilir; fakat hiçbirini Allah’ın bağımsız ortağı hâline getiremez.

“El-Kahhâr” Ne Anlama Gelir
“El-Kahhâr”, bütün yaratılmışlar üzerinde mutlak kudret ve hâkimiyet sahibi, hiçbir gücün kendisini aşamadığı anlam alanına sahiptir. Buradaki “kahretme”yi yalnız insanlardaki öfke ve acımasızlıkla anlamak doğru değildir.Allah’ın el-Kahhâr oluşu, bütün sahte mutlaklık iddialarını kırar. Hiçbir imparatorluk, teknoloji, servet veya insan Allah’ın üzerinde bağımsız güç değildir.
Bu isim keyfî zulüm anlamına gelmez; Kur’an’ın genelinde Allah zulümden münezzeh olarak tanıtılır. Burada vurgu karşı konulamaz ilahî hâkimiyettir.

Ra‘d Suresi 15 ve 16 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Ra‘d Suresi 15. ayette bütün yaratılışın Allah’a secde ettiği bildirilmişti. 16. ayette ise bunun nedeni tevhid sorgulamasıyla açıklanır: Göklerin ve yerin Rabbi Allah’tır, gerçek yaratıcı Allah’tır ve mutlak kudret yalnız O’na aittir.Böylece secde, yalnız ritüel hareket değil, kimin gerçek Rab ve yaratıcı olduğunun kabulü hâline gelir. Allah’a secde eden insan, teorik olarak başka hiçbir varlığı mutlaklaştırmamalıdır.
Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 17. ayette, Kur’an çok güçlü bir benzetme kullanacaktır: Gökten su iner, vadiler kendi ölçülerince dolar, sel üstünde kabaran köpüğü taşır; süs veya eşya yapmak için ateşte eritilen madenlerin üzerinde de benzer bir köpük oluşur. Allah hak ile bâtılı böyle örneklendirir: Köpük atılıp gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. Bu ayeti ele alırken özellikle hak-bâtıl benzetmesinin anlamı, “kalıcı olan her şey mutlaka haktır” gibi yanlış bir genellemeye gidilmemesi, su ve maden örneklerinin modern bilimsel mucize formülüne dönüştürülmemesi ve her insanın hakikatten kendi kapasitesi oranında yararlanması şeklindeki tefsir yorumlarının kesin tek anlam sayılmaması önemli olacaktır.

Sonuç: Ra‘d Suresi 16. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Ra‘d Suresi 16. ayet, tevhidi yalnız “Allah vardır” cümlesine indirgemez. Asıl soru, Allah’ın varlığını kabul ettikten sonra hangi yetkileri Allah’a, hangi yetkileri yaratılmışlara verdiğimizdir. Eğer göklerin ve yerin Rabbi Allah ise, mutlak yaratma, nihai hüküm ve bağımsız ilahî kudret de O’na ait olmalıdır. Bir insanı sevmek, bir doktordan yardım almak veya bir dosttan destek istemek tevhidle çelişmez; fakat yaratılmış bir varlığa Allah’ın kararından bağımsız kurtarma, her şeyi bilme veya mutlak fayda-zarar verme gücü yüklemek başka bir şeydir. Ayet bize sebebi kullanmayı değil, sebebi ilahlaştırmamayı öğretir.“Kör ile gören bir olur mu?” sorusu da dikkatle anlaşılmalıdır. Bu ifade fiziksel görme engelli insanları küçümsemek için kullanılabilecek bir hakaret değildir. Kur’an burada günlük görme tecrübesinden hareketle hakikati fark etmek ile hakikate kapalı kalmak arasındaki farkı anlatır. Fiziksel körlük insan değerini düşürmez; ahlaki veya epistemik “körlük” ise delil karşısında bilinçli duyarsızlığı anlatan bir metafordur. Aynı nedenle karanlık ile aydınlık benzetmesini insan ten rengi, etnik köken veya fiziksel görünüşle ilişkilendirmek tamamen yanlış olur. Kur’an’ın benzetmeleri insan onuruna saldırı aracına dönüştürülemez.
Ayetin “Allah’a O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar mı buldular?” sorusu, şirk eleştirisinin mantıksal merkezini oluşturur. Eğer Allah’a ortak koşulan varlıklar Allah gibi yaratmıyorsa, yaratılış iki bağımsız kaynak arasında karışmış değilse ve bütün varlık nihayetinde Allah’ın yaratmasına dayanıyorsa, bu ortaklık iddiasının temeli nedir? Kur’an böylece yalnız geleneksel putları değil, insanın mutlaklaştırma eğilimini sorgular. İnsan bazen parasına, teknolojisine, liderine veya kendi zekâsına sınırsız güç atfedebilir. Bunlar literal anlamda put olmayabilir; fakat insan kalbinin mutlaklaştırma eğilimi her çağda sorgulanmaya değerdir.
“Allah her şeyin yaratıcısıdır” sözü ise kaderciliğe kaçış olarak okunmamalıdır. Allah’ın yaratıcı oluşu, insanın yaptığı zulmü veya iyiliği anlamsızlaştırmaz. İnsan seçim yapar, niyet geliştirir ve yaptığının sonuçlarından sorumludur. İslam düşüncesinin farklı ekolleri bunun nasıl açıklanacağı konusunda farklı teoriler geliştirmiştir; fakat ortak sorumluluk çizgisi korunur. “Allah böyle yarattı, ben ne yapabilirdim?” sözü kişinin bilinçli yanlışını meşrulaştıran kolay bir mazerete dönüşemez. Tevhid insanı sorumluluktan kaçırmamalı; tam tersine mutlak Rab karşısında daha fazla sorumluluk bilinci üretmelidir.
Ayetin sonunda Allah’ın “el-Vâhid, el-Kahhâr” olarak anılması da insanın sahte mutlaklıklarını kırar. Allah tektir; hiçbir varlık O’nun yanında bağımsız ilahî güç merkezi değildir. “El-Kahhâr” ise insanlardaki keyfî öfke veya zorbalık anlamına gelmez; bütün varlık üzerinde karşı konulamaz hâkimiyet anlamına gelir. En güçlü devlet, en zengin insan, en gelişmiş teknoloji ve en büyük toplumsal otorite bile mutlak değildir. Bu gerçek insanı küçültmekten çok, onu başka insanların önünde kulluk derecesinde eğilmekten koruyabilir. Mutlaklık Allah’a aitse, hiçbir insan mutlaklaştırılmamalıdır.
Ra‘d Suresi 16. ayetin bugünkü insan için bir başka güçlü yönü, otoriteyi sorgulama ölçüsü vermesidir. Bir kişi veya kurum kendisini hatasız, sorgulanamaz veya vazgeçilmez kurtuluş kapısı gibi sunuyorsa tevhid açısından dikkatli olmak gerekir. Dinî otorite de bilimsel otorite de siyasi otorite de kendi alanında değerli olabilir; fakat hiçbiri ilahî değildir. Uzmanlık yanılmazlık, makam kutsallık, popülerlik hakikat üretmez. İnsanlardan yararlanırız, fakat onları Allah’ın yerine koymayız.
Ra‘d Suresi 16. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Göklerin ve yerin Rabbinin kim olduğunu yalnız dilinle değil, hayatındaki mutlaklıklarla da cevapla. İnsanlardan yardım al ama onları ilahlaştırma. Fiziksel engelliliği manevi değersizlik gibi yorumlama. Karanlık-aydınlık benzetmesini ırk veya ten rengiyle ilişkilendirme. Allah’ın her şeyin yaratıcısı oluşunu kendi yanlışlarının bahanesine dönüştürme. Hiçbir lideri, sistemi, serveti veya teknolojiyi mutlaklaştırma. Çünkü tevhid yalnız “Allah birdir” demek değildir; Allah’a ait mutlak özellikleri hiçbir yaratılmışa vermemek ve bütün yaratılmışların sınırlı olduğunu unutmamaktır.”
Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 17. ayette, hak ile bâtıl arasındaki fark olağanüstü güçlü iki doğa benzetmesiyle anlatılacaktır: “Gökten su indirdi; vadiler kendi ölçülerince akıp doldu, sel de üste çıkan köpüğü taşıdı. İnsanların süs veya eşya yapmak için ateşte erittikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük vardır. Allah hak ile bâtılı böyle örneklendirir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren ise yerde kalır.” Bu ayeti ele alırken özellikle köpüğün bâtıla, faydalı özün hakka benzetilmesi, çok görünür olanın her zaman değerli olmaması, hakikatin yalnız popülerlikle ölçülememesi ve “kalıcı olan her fikir mutlaka doğrudur” gibi mekanik bir sonuç çıkarılmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Ra‘d Suresi 16. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Dilimizle “Allah tek Rabdir” derken hayatımızda kimi veya neyi mutlaklaştırıyoruz? Bir insanı eleştirilemez, bir sistemi vazgeçilmez veya parayı her şeyi çözen güç mü görüyoruz? Normal insanî yardımı şirk sanarken gerçek mutlaklaştırmaları gözden mi kaçırıyoruz? Fiziksel engellilik üzerinden insanlara manevi etiketler mi yapıştırıyoruz? Kendi hatalarımızı “Kader böyleydi” diyerek sorumluluktan mı kaçıyoruz? Ve en önemlisi, Allah’ın “el-Vâhid ve el-Kahhâr” olduğunu gerçekten kabul ediyorsak, hiçbir yaratılmış gücü O’nun yerine koymadan özgür ve sorumlu bir hayat yaşayabiliyor muyuz?
“Ra‘d 16, ‘Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah… Kör ile gören bir olur mu? Karanlıklarla aydınlık bir olur mu? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır; O tektir, mutlak hâkimiyet sahibidir’ buyurarak tevhidi bir akıl yürütme hâline getirir. İnsanlardan normal yardım istemek şirk değildir; şirk problemi yaratılmışa Allah’tan bağımsız mutlak ilahî güç vermekte ortaya çıkar. ‘Körlük’ fiziksel görme engelini değersizleştiren bir ifade değil, hakikate karşı manevi duyarsızlığın metaforudur. Allah’ın her şeyin yaratıcısı olması da insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ayetin büyük dersi şudur: Yaratılmışlardan yararlan ama onları mutlaklaştırma; çünkü yaratıcı birdir, bütün yaratılmış güçler ise sınırlıdır.”
Ersan Karavelioğlu