Mutaffifîn Suresi 32. Ayette “Onları Gördüklerinde ‘Bunlar Gerçekten Sapmış Kimselerdir’ Derlerdi” Buyrulması Ne Anlama Gelir Ve İnsanların Kendi Ölçülerini Mutlak Doğru Sayarak Başkalarını Sapkın İlan Etmesi Nasıl Bir Zihin Yanılgısına Dönüşebilir
“İnsan bazen kendi bulunduğu yeri merkeze koyar ve kendisinden farklı olan herkesi yanlış yönde sanır. Mutaffifîn, alayın ardından gelen ‘Bunlar sapmış’ hükmünü aktararak küçümsemenin nasıl düşünsel bir kesinliğe dönüşebildiğini gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
Mutaffifîn Suresi 32. Ayette Ne Buyrulur
Mutaffifîn Suresinin otuz ikinci ayetinde anlam olarak:
“Onları gördüklerinde, ‘Şüphesiz bunlar sapmış kimselerdir’ derlerdi.”
buyrulur.
Önceki ayetlerde günahkârların iman edenlere:
güldükleri,
yanlarından geçerken göz kaş işareti yaptıkları
ve yakınlarına döndüklerinde bundan keyif aldıkları
anlatılmıştı.
Şimdi alayın arkasındaki düşünsel hüküm ortaya çıkar:
“Bunlar yanlış yolda.”
Yani küçümseme artık yalnızca davranış değildir.
Bir dünya görüşüne dönüşmüştür.
“Dâllûn” Kelimesi Ne Anlama Gelir
Ayette geçen:
“dâllûn”
kelimesi:
yolunu kaybetmiş,
yanlış yöne gitmiş,
sapmış
anlamlarına gelir.
Kur’an dilinde “dalâlet” çoğu zaman:
hakikatten uzaklaşmak
ve doğru yolu bulamamak
bağlamında kullanılır.
Burada dikkat çekici olan:
suçlananların iman edenler olmasıdır.
Yani gerçek yön tartışması:
kimin gerçekten doğru yolda olduğu
sorusuna dönüşmektedir.
İnsan Neden Kendisinden Farklı Olanı Kolayca “Yanlış” Sayabilir
Çünkü insan kendi düşünce sisteminin içinde yaşar.
Ailesi,
çevresi,
kültürü,
eğitimi,
alışkanlıkları
ona belirli bir dünya görüşünü doğal gösterebilir.
Sonra kişi farkında olmadan:
“Benim alıştığım şey normaldir; farklı olan yanlıştır.”
sonucuna ulaşabilir.
Bu, insan zihninin en güçlü önyargılarından biridir.
“Ben Haklıyım” İle “Ben Kesinlikle Yanılamam” Arasında Ne Fark Vardır
Bir düşüncenin doğru olduğuna inanmak normaldir.
İnsan:
“Bu görüşün daha doğru olduğunu düşünüyorum.”
diyebilir.
Ama:
“Benim yanılma ihtimalim yok, karşımdaki ancak aptal veya sapmış olabilir.”
noktasına gelindiğinde düşünsel kibir başlayabilir.
Mutaffifîn’deki kişiler yalnızca farklı düşünmez.
Karşı tarafı:
küçümseyerek mahkûm eder.
Birini “Sapmış” Olarak Nitelendirmek Her Zaman Yanlış mıdır
Hayır.
Bir din veya düşünce sistemi kendi açısından:
bazı fikirleri doğru,
bazılarını yanlış
olarak değerlendirebilir.
Kur’an da birçok yerde:
hak,
batıl,
hidayet,
dalâlet
ayrımları yapar.
Sorun:
bir hükmün alay, kibir ve insanı değersizleştirmeyle birleşmesidir.
Fikir eleştirilebilir.
Ama insan:
insanlık onurundan çıkarılmamalıdır.
Alay Eden Kişi Neden Karşı Tarafı “Sapmış” İlan Etmeye İhtiyaç Duyabilir
Çünkü alay tek başına yeterli olmayabilir.
İnsan yaptığı küçümsemeyi kendi zihninde meşrulaştırmak ister.
Bu durumda şöyle düşünür:
“Biz onlarla boşuna alay etmiyoruz; zaten onlar yanlış insanlar.”
Böylece:
önce küçümseme,
sonra gerekçelendirme
oluşabilir.
Bu, ahlaki duyarsızlığın düşünsel savunmasıdır.
Grup İçinde Yanlış Bir Hüküm Nasıl Kesin Gerçeğe Dönüşebilir
Bir grup aynı şeyi tekrar tekrar söylerse:
zamanla herkes bunu doğru kabul edebilir.
Bir kişi:
“Bunlar sapmış.”
der.
Diğeri onaylar.
Üçüncüsü güler.
Sonra grup içinde bu ifade:
kanıt gerektirmeyen bir gerçek
gibi yaşamaya başlar.
Bu süreç bugün:
yankı odası
olarak adlandırılan sosyal mekanizmalara da benzer.
Sosyal Medyada Bu Zihin Yapısı Nasıl Ortaya Çıkabilir
Bir topluluk kendisine benzemeyen herkesi:
cahil,
hain,
aptal,
sapmış,
kötü
diye etiketlemeye başlayabilir.
Sonra karşı görüş hiç okunmaz.
Sadece:
karikatürü üretilir.
Alıntılar bağlamından çıkarılır.
Mizah yoluyla itibarsızlaştırılır.
Böylece insanlar:
karşı görüşü anlamadan karşı görüş hakkında kesin hüküm verir.
Mutaffifîn’in tasvir ettiği zihinsel mekanizma bugün de tanıdıktır.
Bir Fikrin Yanlış Olduğunu Söylemek İçin Ne Gerekir
Sağlıklı düşünme:
argüman,
kanıt,
tutarlılık,
karşılaştırma
ve eleştiriye açıklık
gerektirir.
Bir fikre:
“Gülünç.”
demek onu yanlışlamaz.
Bir insana:
“Sapmış.”
demek de tek başına bir delil değildir.
Hakikat iddiası:
gerekçelendirme sorumluluğu
taşır.
“Sapma” Kavramında Ölçü Nedir
Birinin sapmış olduğunu söylemek için önce:
doğru yolun ne olduğunu
tanımlamak gerekir.
Sonra şu soru gelir:
Bu ölçü:
kişisel zevk mi?
Toplumsal alışkanlık mı?
Çoğunluğun fikri mi?
Yoksa:
vahiy ve hakikat iddiası mı?
Mutaffifîn’de ironi tam burada oluşur:
Yanlış ölçü kullananlar:
doğru ölçüde olanları yanlış ilan etmektedir.

Surenin Başındaki “Ölçü” Teması Burada Yeniden Ortaya Çıkar mı
Evet, çok güçlü biçimde.
Sure başlangıçta:
ölçü ve tartıda hile
yapanlardan söz etmişti.
Şimdi insanlar:
başka bir ölçüm yapıyor.
Bu kez:
insanları değerlendiriyorlar.
Fakat terazileri yine bozuk.
Başkasının malını eksik tarttıkları gibi:
başkasının inancını ve değerini de:
yanlış ölçüyle tartıyorlar.
Bu, surenin inanılmaz derecede güçlü iç bağlantılarından biridir.

İnsan Kendi Terazisinin Bozuk Olduğunu Nasıl Fark Edebilir
Kendisine şu soruları sorarak:
Karşı görüşü gerçekten okudum mu?
Yoksa yalnızca başkalarının anlattığı hâlini mi biliyorum?
Yanılabileceğimi kabul ediyor muyum?
Kendi düşünceme uyguladığım eleştiriyi karşı görüşe de aynı biçimde uyguluyor muyum?
Beni rahatsız eden bir delil geldiğinde:
fikrimi değiştirebilir miyim?
Bunlar düşünsel dürüstlüğün önemli ölçüleridir.

Tevazu Hakikatten Şüphe Etmek midir
Hayır.
Tevazu:
hiçbir şeye inanmamak
değildir.
Kişi güçlü biçimde inanabilir.
Ama aynı zamanda:
“Ben insanım ve düşünme hatası yapabilirim.”
diyebilir.
Bu tavır:
hakikate sadakati zayıflatmaz.
Tam tersine:
insanın kendi egosuyla hakikati birbirinden ayırmasına
yardım eder.

Farklı Düşünen İnsanla Saygılı Tartışmak Mümkün müdür
Elbette.
Bir insan karşısındakine:
“Sana katılmıyorum.”
diyebilir.
Hatta:
“Bu görüşün ciddi biçimde yanlış olduğunu düşünüyorum.”
da diyebilir.
Ama bunu:
hakaret etmeden,
karikatürleştirmeden,
insanı küçük düşürmeden
yapabilir.
Düşünce özgürlüğünün en olgun biçimi:
sert fikir ayrılığını insan onuruyla birlikte taşıyabilmektir.

Dini Kesinlik Kibre Dönüşebilir mi
Evet, dönüşebilir.
Bir insan:
bir dine inanabilir
ve bunun doğru olduğundan emin olabilir.
Ama:
“Ben hakikati biliyorum, dolayısıyla herkesi küçümseyebilirim.”
derse başka bir problem ortaya çıkar.
Hakikat iddiası:
kişiye otomatik olarak ahlaki üstünlük vermez.
Dinî bilgi:
tevazu,
merhamet
ve adalet
üretmiyorsa kişi kendi iç dünyasını sorgulamalıdır.

İnanan Kişi Bu Ayeti Neden Kendisine de Uygulamalıdır
Çünkü ayetin en kolay ama en sığ okuması:
“Bak, onlar müminleri sapmış sanıyordu.”
deyip geçmektir.
Daha derin okuma şunu sorar:
Ben de bana benzemeyenleri kolayca etiketliyor muyum?
Bir insanı:
dini,
mezhebi,
dinsizliği,
kültürü
veya dünya görüşü nedeniyle
dinlemeden mahkûm ediyor muyum?
Kur’an’ın ahlaki uyarısı:
yalnızca karşı tarafa tutulduğunda eksik kalır.

Toplumda İnsanları Sürekli “Bizden” Ve “Sapmışlar” Diye Ayırmak Ne Üretir
Bu dil uzun vadede:
kutuplaşma,
insanlıktan uzaklaştırma,
iletişim kopukluğu
ve düşmanlık
üretebilir.
İnsan karşısındaki kişiyi artık:
bir birey olarak değil,
bir etiket olarak
görmeye başlar.
Etiket büyüdükçe:
empati küçülür.
Bu yüzden ahlaki dil:
hakikat iddiasını korurken
insanın onurunu da korumalıdır.

29, 30, 31 Ve 32. Ayetler Nasıl Bir Psikolojik Zincir Oluşturur
- ayet:
Müminlere gülerlerdi.
- ayet:
Birbirlerine işaret ederlerdi.
- ayet:
Yakınlarına dönüp bundan keyif alırlardı.
- ayet:
“Bunlar sapmış.” derlerdi.
Bu sıralama son derece dikkat çekicidir.
Önce:
alay.
Sonra:
grup desteği.
Sonra:
eğlence.
En sonunda:
ideolojik hüküm.
Yani küçümseme zamanla:
bir hakikat iddiasına dönüşür.

Mutaffifîn Suresi 32. Ayetin En Derin Mesajı Nedir
Mutaffifîn Suresinin otuz ikinci ayeti:
“Onları gördüklerinde, ‘Bunlar gerçekten sapmış kimselerdir’ derlerdi.”
buyurur.
Bu ayetin en çarpıcı tarafı:
yanlış bir değerlendirme yapan insanların bundan son derece emin olmasıdır.
Onlar tereddüt etmiyorlar.
Karşı tarafı dinlemiyorlar.
Sadece:
“Bunlar sapmış.”
diyorlar.
İnsan zihninin en tehlikeli hâllerinden biri budur:
Yanlış olmak değil, yanlış olabileceğini artık düşünememek.
Çünkü insan hatası düzeltilebilir.
Ama kişinin:
“Ben kesinlikle yanılmam.”
noktasına gelmesi,
kendi zihninin kapılarını kapatabilir.
Mutaffifîn burada surenin başındaki teraziyi çok daha derin bir düzleme taşır.
Başlangıçta insanlar:
malları eksik tartıyordu.
Şimdi:
insanları eksik tartıyorlar.
İnançlarını.
Karakterlerini.
Değerlerini.
Kendi terazilerini doğru sanarak:
başkasını yanlış ilan ediyorlar.
Bu yüzden sure yalnızca ekonomik dürüstlüğü değil:
entelektüel dürüstlüğü de
öğretiyor gibidir.
Bir şeyi değerlendirirken:
adil ölç.
Karşı görüşü değerlendirirken:
adil ölç.
İnsanları değerlendirirken:
adil ölç.
Kendini değerlendirirken de:
adil ölç.
Çünkü bozuk terazi yalnızca pazarda bulunmaz.
Bazen insanın zihninde bulunur.
Bazen insan kendi düşüncesine:
fazla ağırlık,
karşısındakine:
eksik ağırlık
verir.
Ve sonra çıkan sonucu:
hakikat
sanır.
Belki de Mutaffifîn 32’nin insanlığa bıraktığı en derin soru şudur:
“Karşımdaki gerçekten yanlış mı, yoksa ben onu kendi bozuk terazimle mi tartıyorum?”
“Mutaffifîn’in terazisi yalnızca pazardaki ağırlıkları değil, insanın zihnindeki hükümleri de ölçer. Başkasını ‘sapmış’ ilan etmeden önce kişi kendi ölçüsünün gerçekten doğru olup olmadığını sorgulayabilmelidir.”
Ersan Karavelioğlu