Mâide Suresi 120. Ayette “Göklerin, Yerin ve Bunlarda Bulunan Her Şeyin Hükümranlığı Allah’ındır; O Her Şeye Gücü Yetendir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Mâide Suresi 120. ayet, surenin bütün tartışmalarını tek bir hakikatte toplar: Nihai mülk, hüküm ve kudret Allah’a aittir. İnsan sahip olduğunu sanır, yönetir, biriktirir ve hükmeder; fakat sonunda göklerin, yerin ve içindeki her şeyin gerçek sahibi yalnızca Allah’tır.”
Ersan Karavelioğlu
Mâide Suresi’nin son ayeti olan 120. ayet, surenin bütününü son derece güçlü ve kısa bir cümleyle tamamlar:
“Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.”
Ve ardından:
“O her şeye gücü yetendir.”
denir.
Sure boyunca;
helâl ve haram,
adalet,
şahitlik,
emanet,
peygamberlik,
Hz. Musa,
Hz. İsa,
Ehl-i Kitap,
tevhid,
mucizeler,
ahiret,
doğruluk
ve ilahî hüküm
üzerinde durulmuştu.
Son ayette bütün bu konular tek merkeze bağlanır:
Allah.
Çünkü nihai hüküm O’nundur.
Nihai sahiplik O’nundur.
Nihai kudret O’nundur.
Ve insanın bütün hayatı bu gerçek karşısındaki konumuyla anlam kazanır.
“Göklerin Hükümranlığı Allah’ındır” Ne Anlama Gelir
Kur’an’da gökler, insanın ulaşamayacağı büyüklüğü ve evrenin enginliğini temsil eden temel ifadelerden biridir.
Ayet:
“Gökler Allah’ındır.”
derken yalnızca gökyüzünü kastetmez.
Evrenin bütün düzeni;
yıldızlar,
gezegenler,
galaksiler
ve insanın henüz bilmediği bütün kozmik gerçeklik
Allah’ın hükümranlığı içindedir.
İnsan evreni keşfeder.
Ama evrenin sahibi olmaz.
“Yerin Hükümranlığı Allah’ındır” Ne Demektir
Yeryüzü insanın yaşadığı alandır.
Topraklar bölünür.
Devletler kurulur.
Sınırlar çizilir.
Tapular hazırlanır.
İnsan:
“Burası benim.”
der.
Fakat Kur’an daha üst bir sahiplik düzeyi kurar:
Yerin gerçek mülkü Allah’a aittir.
İnsanın mülkiyeti geçicidir.
Bir insan bugün bir toprağın sahibidir.
Yarın ölür ve o toprak başkasına geçer.
Allah’ın mülkü ise geçici değildir.
“Bunlarda Bulunan Her Şey” İfadesi Neyi Kapsar
Bu ifade son derece geniştir.
İnsanları,
hayvanları,
bitkileri,
dağları,
denizleri,
madenleri,
gezegenleri
ve var olan bütün yaratılmışları kapsar.
Yani ayet:
“Bazı şeyler Allah’a aittir.”
demiyor.
“Her şey.”
diyor.
Bu, tevhidin yalnızca ibadet boyutu değil, varlık anlayışıdır.
İnsan Bir Şeye Gerçekten Sahip Olabilir mi
Dünyevi hukuk açısından elbette insanın mülkiyet hakkı vardır.
Ev sahibi olabilir.
Arazi sahibi olabilir.
Para sahibi olabilir.
Fakat Kur’an açısından bu sahiplik mutlak değildir.
İnsan sahip olduğu şeyi belirli bir süre kullanır.
Sonra bırakır.
Bu nedenle insanın mülkiyeti emanet niteliği taşır.
Gerçek ve nihai sahiplik Allah’a aittir.
“Mülk” ve “Hükümranlık” Arasında Nasıl Bir Anlam Vardır
Ayet yalnızca fiziksel sahiplikten söz etmez.
Aynı zamanda egemenlik ve hüküm yetkisini de ifade eder.
Allah;
yaratır,
yaşatır,
ölümü belirler,
hükmeder
ve varlığın nihai düzenini kuşatır.
Bu nedenle ilahî mülk, insanın:
“Bu ev benim.”
demesinden çok daha kapsamlıdır.
Mülk burada varlık üzerindeki nihai egemenliktir.
İnsanların Gücü Allah’ın Hükümranlığı Karşısında Ne Anlama Gelir
İnsan gerçekten güç sahibi olabilir.
Bir devlet yönetebilir.
Milyarlarca insanı etkileyebilir.
Çok büyük bir servete sahip olabilir.
Teknoloji geliştirebilir.
Fakat bütün insan gücü sınırlıdır.
İnsan yaşlanmayı tamamen durduramaz.
Ölümü kendi iradesiyle sonsuza kadar kaldıramaz.
Evrenin bütün yasalarını yönetemez.
Bu yüzden Kur’an insan gücünü yok saymaz ama mutlaklaştırmaz.
Ayet Neden “O Her Şeye Gücü Yetendir” Diye Bitiyor
Çünkü sahiplik ile kudret burada birlikte düşünülür.
Allah yalnızca kâinatın sahibi değildir.
Aynı zamanda onu yönetmeye ve dilediğini gerçekleştirmeye gücü yetendir.
Kur’an’da kullanılan kavram:
Kadîr.
Yani kudreti her şeyi kuşatan.
Bu, insanın sınırlı gücü ile ilahî kudret arasındaki farkı ortaya koyar.
“Allah Her Şeye Gücü Yetendir” İfadesi Nasıl Anlaşılmalıdır
Bu ifade Allah’ın kudretinin yaratılmışların kudreti gibi sınırlı olmadığını anlatır.
İnsan bir şeyi yapmak için;
zamana,
araca,
enerjiye,
bilgiye
ve şartlara
ihtiyaç duyabilir.
Allah’ın kudreti ise yaratılmış şartlara bağımlı değildir.
Kur’an’ın Tanrı tasavvurunda Allah mutlak kudret sahibidir.
Allah’ın Mutlak Kudreti İnsan Özgürlüğünü Ortadan Kaldırır mı
Hayır.
Kur’an bir taraftan Allah’ın mutlak kudretini vurgularken diğer taraftan insana;
seçim,
sorumluluk,
imtihan
ve hesap
yükler.
İnsan mutlak bağımsız değildir.
Ama tamamen iradesiz bir varlık olarak da sunulmaz.
Ahlaki sorumluluk, insanın kendisine verilen tercih alanını nasıl kullandığıyla ilgilidir.
Mâide Suresinin Son Ayetinin Mülkten Söz Etmesi Neden Anlamlıdır
Çünkü sure boyunca insan sürekli sınırlarla karşılaşmıştır.
Ne yenebilir?
Ne yasaktır?
Şahitlik nasıl yapılmalı?
Kim hüküm verebilir?
Peygamberin görevi nedir?
Hz. İsa’nın konumu nedir?
Son ayet bütün bunların üzerinde şu cevabı verir:
Nihai otorite Allah’tır.
Dolayısıyla surenin hükümleri de bu ilahî egemenlik anlayışının içinde anlam kazanır.

Hz. İsa ile İlgili Ayetlerden Sonra Bu Sonuç Neden Geliyor
Çünkü hemen önce Hz. İsa’nın ilahlaştırılması konusu ele alınmıştı.
Hz. İsa:
“Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.”
demişti.
Şimdi sure:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”
diyerek tevhid tartışmasını nihai noktaya taşır.
Yani Hz. İsa da dahil olmak üzere bütün yaratılmışlar Allah’ın mülkü içindedir.

Bu Ayet Tevhidi Nasıl Özetler
Tevhid yalnız:
“Allah birdir.”
demek değildir.
Aynı zamanda:
Nihai sahip Allah’tır.
Nihai hüküm Allah’ındır.
Mutlak kudret Allah’a aittir.
demektir.
Böylece tevhid;
ibadet,
mülkiyet,
otorite
ve varlık anlayışını
aynı merkezde toplar.

İnsan “Benim” Dediği Şeylere Nasıl Bakmalıdır
İnsan sahip olduğu şeylerden yararlanabilir.
Malını koruyabilir.
Mülkiyet hakkını savunabilir.
Ama aynı zamanda şu bilinci taşımalıdır:
Bunların hiçbiri sonsuza kadar benim değil.
Servet geçer.
Ev kalır.
Toprak kalır.
İnsan gider.
Bu bilinç mülkiyeti anlamsızlaştırmaz.
Tam tersine onu sorumluluğa dönüştürür.

Allah’ın Mülkü Olduğunu Bilmek İsraf Anlayışını Nasıl Etkiler
Eğer dünya yalnızca insanın sınırsız tüketim alanı değilse, insan kaynaklara istediği gibi zarar verme hakkına sahip olduğunu düşünemez.
Su,
toprak,
hayvanlar,
ormanlar
ve diğer doğal kaynaklar
sorumsuzca kullanılacak sınırsız mülk değildir.
Bu, ayetin doğrudan çevre hukuku hükmü olduğu anlamına gelmez.
Fakat ilahî mülkiyet fikrinden güçlü bir emanet ahlakı çıkarılabilir.

Servet Sahibi İnsan Bu Ayetten Ne Öğrenebilir
Şunu:
Sahip olmak, mutlak malik olmak değildir.
Çok büyük servetin olabilir.
Ama onu burada bırakacaksın.
Bu yüzden servetin sorusu yalnızca:
“Ne kadarım var?”
değildir.
Aynı zamanda:
“Onu nasıl kullandım?”
olmalıdır.
Mal insana güç verir.
Ama aynı zamanda hesap da yükler.

Güç Sahibi İnsan Bu Ayetten Ne Öğrenebilir
Hiçbir makam sonsuz değildir.
Hiçbir iktidar mutlak değildir.
Hiçbir insan:
“Ben her şeye hükmederim.”
diyemez.
Tarihte çok güçlü insanlar geldi.
Ordular kurdular.
Ülkeler yönettiller.
Sonra öldüler.
Mâide 120 bütün insan iktidarlarının üzerine tek bir hakikati koyar:
Kalıcı hükümranlık Allah’ındır.

Bu Ayet İnsana Tevazu Nasıl Öğretir
İnsan ne kadar başarılı olursa olsun şu gerçeği hatırlar:
Ben yaratılmışım.
Sahip olduklarım geçici.
Bilgim sınırlı.
Gücüm sınırlı.
Ömrüm sınırlı.
Bu bilinç insanı değersizleştirmez.
Aksine kibirden koruyabilir.
Tevazu:
“Hiçbir şey yapamam.”
demek değildir.
“Yapabildiğim şeyler beni mutlak yapmaz.”
demektir.

Mâide Suresinin Son Bölümü Nasıl Bir Bütün Oluşturur
Surenin son ayetleri güçlü bir zincir oluşturur.
Hz. İsa kendisini ilah ilan etmediğini söyler.
İnsanları Allah’a kulluğa çağırdığını açıklar.
Nihai hükmü Allah’a bırakır.
Doğruların doğruluklarının kurtuluş getireceği bildirilir.
Ve sonunda:
Göklerin, yerin ve her şeyin mülkünün Allah’a ait olduğu
ilan edilir.
Yani sure:
Tevhid → Sorumluluk → Hesap → Doğruluk → İlâhî hükümranlık
çizgisiyle tamamlanır.

Mâide Suresi 120. Ayet Bize Bugün Ne Söylüyor
Mâide Suresi’nin son ayeti çok kısa ama bütün sureyi taşıyacak kadar büyüktür:
“Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.”
İnsan hayatının büyük bölümü sahip olma arzusuyla geçer.
Bir ev ister.
Bir arazi ister.
Para ister.
Makam ister.
İtibar ister.
Güç ister.
Ve bunları elde ettiğinde:
“Benim.”
der.
Ama Mâide Suresi son cümlesinde insanın karşısına çok daha büyük bir perspektif koyar:
Gerçekte ne kadar süre senin?
Evin senden önce de vardı.
Senden sonra da kalabilir.
Toprak senden önce başkalarınındı.
Senden sonra bir başkasına geçebilir.
Paran bir hesaptan başka hesaba gider.
Makamın senden sonra başka biri tarafından doldurulur.
Bedenin bile sonunda sana itaat etmeyi bırakır.
O hâlde insanın mutlak sahiplik iddiası ne kadar gerçek olabilir?
Kur’an burada sahipliği yok etmez.
Ama onu emanete dönüştürür.
Sahipsin.
Ama geçici olarak.
Güçlüsün.
Ama sınırlı olarak.
Bilgilisin.
Ama her şeyi bilmiyorsun.
Yaşıyorsun.
Ama sonsuza kadar burada değilsin.
Bu bilinç insanın dünyayla ilişkisini değiştirebilir.
Malına bakarken:
emanet
görür.
Gücüne bakarken:
sorumluluk
görür.
Bilgisine bakarken:
tevazu
görür.
Hayatına bakarken:
hesap
görür.
Ve bütün bunların sonunda Mâide Suresi başladığı yerden daha büyük bir yere ulaşır:
İnsan sınırlarını bilmelidir çünkü mutlak hükümranlık Allah’a aittir.
Bu yüzden surenin son cümlesi aslında bütün insanlığa yöneltilmiş büyük bir hatırlatmadır:
Sen yönetebilirsin.
Ama mutlak hükümdar değilsin.
Sahip olabilirsin.
Ama nihai malik değilsin.
Güçlü olabilirsin.
Ama kudretin sınırsız değil.
Bir gün bütün sahip olduklarını bırakacaksın.
Ve geriye tek bir mutlak gerçek kalacak:
Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır.
Belki de Mâide Suresi 120. ayetin ve bütün Mâide Suresi’nin bugün için en güçlü kapanış cümlesi budur:
İnsan elindekilere sahip olduğunu sanır; Kur’an ise ona hatırlatır: Sen malik olmaktan önce emaneti taşıyan bir kulsun. Gerçek mülk Allah’ın, gerçek hüküm Allah’ın ve sonsuz kudret yalnızca Allah’ındır.
“Mâide Suresi 120. ayet, surenin bütün hükümlerini tek bir hakikatte mühürler: Göklerin, yerin ve var olan her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. İnsan sahip olduğu kadar değil, kendisine emanet edileni nasıl taşıdığı kadar büyür; çünkü sonunda mülk de hüküm de kudret de yalnızca Allah’a kalır.”
Ersan Karavelioğlu