Hûd Suresi 33. Ayette “Onu Size Ancak Allah Dilerse Getirir; Siz de Allah’ı Âciz Bırakamazsınız” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hz. Nûh, kavminin ‘Madem doğru söylüyorsun, azabı getir’ meydan okumasına kendi gücünü öne çıkararak cevap vermez. Azabın zamanını ve gerçekleşmesini Allah’a bırakır; peygamberin görevi uyarı, hükmün sahibi ise Allah’tır. Hûd 33, hem peygamberin sınırını hem de insanın ilahî hesaptan mutlak biçimde kaçamayacağını açıkça ortaya koyar.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 33. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Nûh dedi ki: ‘Onu size ancak Allah dilerse getirir. Siz de O’nu âciz bırakamazsınız.’”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Kâle innemâ ye’tîkum bihillâhu in şâe ve mâ entum bi mu‘cizîn.”
Hûd 32’de Hz. Nûh’un kavmi ona meydan okuyarak:
“Eğer doğru söyleyenlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı getir.”
demişti. Hûd 33 ise bu talebe son derece net bir tevhid cevabı verir: Azabı getirecek olan Nûh değildir; Allah’tır.
Peygamber:
haber verir,
uyarır,
tebliğ eder.
Fakat ilahî hükmün ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğine kendisi karar vermez.
“Onu Size Ancak Allah Getirir” Ne Anlama Gelir
Ayette:“innemâ ye’tîkum bihillâh”
denilir.
Yani:
“Onu size ancak Allah getirir.”
Buradaki “onu”, önceki ayette kavmin istediği ilahî azaptır.
Hz. Nûh bu ifadeyle açık bir sınır çiziyor:
“Ben azabın sahibi değilim.”
Kavmi ondan sanki bağımsız bir olağanüstü güç sahibiymiş gibi:
“Haydi getir.”
diye talepte bulunuyor.
Nûh ise tevhidi koruyor:
Azabın gerçekleşmesi peygamberin kişisel gücüyle değil, Allah’ın hükmüyle olur.
Peygamber Neden Azabı Kendi İstediği Anda Getiremiyor
Çünkü peygamber:ilah değildir.
Kur’an’da peygamberler Allah tarafından gönderilmiş özel elçilerdir; fakat Allah’ın mutlak kudretine ortak değillerdir.
Hz. Nûh’un görevi:
Allah’ın mesajını bildirmek,
insanları uyarmak,
itirazlarını cevaplamak
ve vahye uymaktır.
İlahî azabın:
zamanı,
şekli,
ölçüsü
ve gerçekleşip gerçekleşmemesi
Allah’ın iradesine bağlıdır.
Bu nedenle:
peygamberlik ≠ Allah’ın kudretine bağımsız ortaklık.
Bu Ayet Peygamberleri İlahlaştırmaya Karşı Bir Sınır Koyuyor mu
Evet, çok açık bir sınır koyar.Hz. Nûh’un cevabı bize peygamberin kendi konumunu nasıl gördüğünü gösterir:
“Ben size Allah’ın hükmünü haber veriyorum; ama Allah’ın hükmünü ben üretmiyorum.”
Bu ilke bütün peygamberler için önemlidir.
Hz. Muhammed de Allah’ın kulu ve elçisidir. Ona sevgi ve saygı göstermek İslam’ın önemli bir parçasıdır; fakat peygambere Allah’tan bağımsız sınırsız kudret vermek tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
Peygamber sevgisi ≠ peygamberi ilahlaştırmak.
“Allah Dilerse” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“in şâe”
yani:
“dilerse”
ifadesi geçer.
Bu, ilahî hükmün tamamen Allah’a ait olduğunu gösterir.
Kavim:
“Şimdi getir.”
diyor.
Nûh ise:
“Sizin koyduğunuz zamana göre değil; Allah dilerse.”
diye cevap veriyor.
Burada insanın Allah üzerinde emir yetkisi bulunmadığı açıkça ortaya çıkar.
İnsan:
dua edebilir,
istekte bulunabilir,
yalvarabilir,
soru sorabilir.
Ama Allah’a:
“Şu anda benim istediğim şeyi yapmak zorundasın.”
şeklinde hükmedemez.
Kul ister; mutlak hüküm Allah’a aittir.
“Allah Dilerse” Demek İlahi Hükmün Keyfî Olduğu Anlamına mı Gelir
Hayır.Allah’ın dilemesi, insanın rastgele ve bilgisiz bir tercihi gibi düşünülmemelidir.
Kur’an Allah’ı:
Hakîm — hikmet sahibi
ve:
Adl ile hükmeden
olarak tanıtır.
Dolayısıyla ilahî iradeyi:
“Nedensiz, anlamsız ve keyfî davranış.”
şeklinde düşünmek doğru olmaz.
İnsan bütün hikmeti bilemeyebilir; fakat Kur’an’ın kendi teolojik çerçevesinde Allah:
zulmetmez.
Bu nedenle:
Allah’ın dilemesi ≠ keyfî adaletsizlik.
Azabın Hemen Gelmemesi Neden Önemlidir
Kavim bir önceki ayette:“Azabı getir.”
demişti.
Fakat Nûh:
“Allah dilerse getirir.”
diyor.
Bu cevap, azabın hemen gelmemesinin Nûh’un yalancı olduğu anlamına gelmediğini gösterir.
İlahi hükmün gecikmesi:
Allah’ın yanlış davranışı onayladığı
anlamına da gelmez.
İnsana zaman verilmesi:
düşünme,
tövbe,
dönüş
ve davranışını düzeltme
imkânı olabilir.
Mühlet ≠ onay.
Bir Günahın Ardından Hemen Felaket Gelmemesi “Allah Benden Razı” Demek midir
Hayır.İnsan bazen şöyle düşünebilir:
“Yanlış yaptım ama başıma hiçbir şey gelmedi; demek ki sorun yok.”
Bu mantık doğru değildir.
Bir insan yıllarca:
yalan söyleyebilir,
kul hakkı yiyebilir,
haksız kazanç sağlayabilir
ve görünürde rahat yaşayabilir.
Bu durum davranışını ahlaken doğru yapmaz.
Kur’an’ın ahiret perspektifinde nihai hesap dünyanın anlık sonuçlarına indirgenmez.
Aynı şekilde dünyada sıkıntı yaşamak da otomatik olarak Allah’ın gazabının göstergesi değildir.
Rahatlık ≠ kesin ilahî onay.
Sıkıntı ≠ kesin ilahî gazap.
“Siz Allah’ı Âciz Bırakamazsınız” Ne Demektir
Ayette:“ve mâ entum bi mu‘cizîn”
denilir.
Genel anlamıyla:
“Siz kaçıp Allah’ı âciz bırakamazsınız; O’nun hükmünden kurtulamazsınız.”
Buradaki ifade Allah ile insan arasında gerçek bir güç yarışması bulunduğu anlamına gelmez. İnsan zaten yaratılmış ve sınırlı bir varlıktır.
Ana fikir şudur:
İnsan Allah’ın nihai hükmünden kaçamaz.
Dünyada bir mahkemeden kaçabilir.
Bir delili gizleyebilir.
İnsanları kandırabilir.
Fakat Kur’an’a göre Allah’ın bilgisinin dışına çıkamaz.
“Allah’tan Kaçamazsınız” İfadesi Sürekli Korku İçinde Yaşamamız Gerektiğini mi Söylüyor
Hayır.Bu ifade insanı sürekli panik içinde bırakmak için değil, ahlaki sorumluluğu ciddiye alması için söylenir.
Sağlıklı takva:
Allah’tan korku,
rahmetini umma,
yanlışından dönme
ve doğru yaşamaya çalışma
arasında dengelidir.
Bir mümin:
“Allah’tan kaçamam, o hâlde mahvoldum.”
diye umutsuzluğa kapılmak yerine:
“Allah’tan kaçmak yerine Allah’a döneyim.”
diye düşünmelidir.
Kur’an’ın tövbe çağrısı tam da bu noktada önemlidir.
Hesaptan kaçamamak ≠ rahmetten ümit kesmek.

İnsan Allah’ın Hükmünden Kaçamıyorsa Tövbenin Anlamı Nedir
Tam tersine, bu gerçek tövbeyi daha anlamlı hâle getirir.İnsan yaptığı hatayı Allah’tan gizleyemiyorsa en doğru yol:
inkâr etmek,
kaçmak
veya bahane üretmek
değil;
dönmektir.
Tövbe:
yanlışı kabul etmek,
pişman olmak,
yanlıştan vazgeçmek,
mümkünse zararı gidermek
ve Allah’a yönelmek
anlamına gelir.
İnsan Allah’ın hükmünden kaçamaz ama Allah’ın rahmetine yönelebilir.
Bu ikisi birbirine zıt değildir.

Hûd 33 İnsanlara “Azabı Siz Uygulayın” Yetkisi Verir mi
Kesinlikle hayır.Ayet açıkça:
“Azabı Allah getirir.”
der.
Bu cümle tam tersine insanın ilahî ceza yetkisini kendisine mal etmesine karşı sınır koyar.
Bir kişi:
“Bu insanlar günahkâr; Allah adına ben onları cezalandıracağım.”
diyerek keyfî şiddete başvuramaz.
Kur’an’daki ilahî azap anlatıları:
vigilante şiddeti, linç veya kişisel intikam ruhsatı değildir.
Dünyadaki suçlar varsa bunlar meşru hukuk düzeni, delil ve adil yargılama içinde ele alınır.
İlahî hüküm ≠ bireysel intikam yetkisi.

Bir Peygamberin Bedduası Allah’ı Mecbur Bırakır mı
Hayır.Peygamberlerin duaları çok kıymetlidir; fakat Allah’ın iradesi onların bağımsız kontrolünde değildir.
Dua:
Allah’a yönelme,
talepte bulunma
ve kulluk
biçimidir.
Allah kulun duasını:
dilediği biçimde,
dilediği zamanda
ve hikmeti doğrultusunda
karşılar.
Bu nedenle:
dua ≠ Allah üzerinde zorlayıcı emir.
Hz. Nûh’un kıssasının ilerleyen bölümlerinde onun dualarını göreceğiz. Ancak bu duaları bile:
“Nûh istedi, Allah yapmak zorunda kaldı.”
şeklinde anlamak doğru değildir.

Biz Birine Beddua Edersek Başına Gelen Her Kötülük Bedduamızın Kabulü müdür
Bunu bilemeyiz.Birine kızıp:
“Allah cezanı versin.”
dedikten sonra o kişi bir süre sonra hastalanırsa:
“Bak, benim bedduam tuttu.”
diye kesin hüküm veremeyiz.
Hastalığın doğal nedenleri olabilir.
Kaza olabilir.
Hayatın olağan riskleri olabilir.
Bunları kendi sözümüzün kesin gaybî sonucu olarak yorumlamak doğru değildir.
Üstelik böyle bir yaklaşım insanı farkında olmadan kendisine özel ilahî güç atfetmeye sürükleyebilir.
Bir olayın nedenini bilmiyorsak:
“Allah bilir.”
demek daha doğru olabilir.

Nûh Kavmine Azap Gelmesi ile Bugünkü Afetler Arasında Doğrudan Bağ Kurabilir miyiz
Hayır.Nûh kavmine gelen tufanın ilahî azap olduğu Kur’an tarafından vahiy ile açıkça bildirilir.
Bugün bir bölgede:
deprem,
sel,
yangın,
fırtına,
salgın
veya başka bir afet olduğunda elimizde o olay hakkında böyle özel bir vahiy yoktur.
Bu nedenle:
“Allah onları günahları yüzünden cezalandırdı.”
diye kesin konuşamayız.
Modern afetlerin:
jeolojik,
meteorolojik,
biyolojik
ve insan kaynaklı
nedenleri araştırılır.
Ayrıca kötü yapılaşma ve ihmal zararı büyütebilir.
Bilimsel neden açıklaması, Allah’ı inkâr etmek değildir.
Kur’an kıssalarını modern felaketlere otomatik ceza etiketi yapıştırmak için kullanmamak gerekir.

“Allah Dilerse” İfadesi İnsanların Hiçbir Şey Yapmaması Gerektiğini mi Söyler
Hayır.İlahi iradeye inanmak fatalizm değildir.
İnsan:
tedbir alır,
çalışır,
plan yapar,
doktoruna gider,
hukuki hakkını arar,
güvenlik önlemi alır.
Sonuç üzerinde mutlak kontrolünün olmadığını bilmesi, sebepleri terk etmesi gerektiği anlamına gelmez.
Tevekkül ≠ tedbirsizlik.
Örneğin:
“Allah dilerse beni korur.”
deyip emniyet kemeri takmamak, ayetin öğrettiği tevekkül değildir.
İnsan sebebe sarılır ve nihai sonucu Allah’a bırakır.

Bu Ayet İnsan Gücünün Sınırını Nasıl Gösteriyor
İnsan büyük bir güç geliştirebilir.Teknoloji üretebilir.
Uzaya çıkabilir.
Hastalıkları tedavi edebilir.
Şehirler kurabilir.
Bunlar küçümsenecek şeyler değildir.
Kur’an insanın bilgi ve üretim kapasitesini yok saymaz.
Fakat bütün bunlar insanı mutlak yapmaz.
İnsan:
ölümlüdür,
bilgisi sınırlıdır,
geleceği bütünüyle kontrol edemez.
Bu nedenle:
insan gücünü küçümsemek başka, insan gücünü ilahlaştırmak başka şeydir.
Hûd 33 ikinci hatayı önler.

Hûd 32 ve 33 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 32’de kavim:“Eğer doğru söylüyorsan azabı getir.”
demişti.
Hûd 33’te Nûh cevap verir:
“Onu size ancak Allah dilerse getirir ve siz O’nu âciz bırakamazsınız.”
İki ayet birlikte peygamber ile Allah arasındaki yetki farkını son derece net ortaya koyar.
Kavim peygamberden:
ilahî hükmü kendi iradesiyle gerçekleştirmesini
istiyor.
Nûh ise:
“Bu benim yetkim değil.”
diyor.
Bu cevap hem tevhidi hem de peygamberlik makamının gerçek sınırlarını korur.
Peygamber:
habercidir.
Allah:
hükmün sahibidir.

Sonuç: Hûd Suresi 33. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 33. ayet, çok kısa olmasına rağmen tevhid konusunda son derece güçlü bir sınır çiziyor:Peygamber bile Allah’ın yetkisini kendi üzerine alamaz.
Bir önceki ayette Nûh’un kavmi:
“Azabı getir.”
demişti.
Bu talepte aslında peygamberden ilahî bir yetkiyi kullanması bekleniyor.
Nûh’un cevabı ise son derece nettir:
“Onu Allah getirir.”
Bu cümle, peygamberliğin ne olduğunu anlamak açısından temel bir ilkedir.
Peygamber:
Allah değildir.
Allah’ın ortağı değildir.
Allah’ın kudretini bağımsız biçimde kullanan ikinci bir ilah değildir.
Allah’ın:
kuludur ve elçisidir.
Bu denge peygamber sevgisinde mutlaka korunmalıdır.
Bir insan peygamberi çok sevebilir.
Onun sünnetine uymaya çalışabilir.
Ona salât ve selam getirebilir.
Bütün bunlar İslam’ın içindedir.
Fakat sevgi:
tevhid sınırını ortadan kaldırmaz.
Sevdiğimiz kişiyi olduğundan farklı bir metafizik konuma yükseltmek sevginin şartı değildir.
Hz. Nûh’un kendi dili zaten buna izin vermiyor:
Önce:
“Gaybı bilmiyorum.”
dedi.
Şimdi:
“Azabı Allah getirir.”
diyor.
Bu ifadeler peygamberi küçültmez; tam tersine onun Allah’a sadakatini gösterir.
Hûd 33’ün ikinci büyük mesajı insanın kontrol yanılsaması üzerinedir.
İnsan her şeyi kontrol etmek ister.
Ne zaman sonuç çıkacağını belirlemek ister.
Duasının tam istediği biçimde cevaplanmasını ister.
Hayatın kendisine göre düzenlenmesini ister.
Bazen farkında olmadan Allah’la ilişkisini bile bu kontrol arzusuna dönüştürebilir:
“Ben dua ettim, neden hemen olmadı?”
“Ben şunu yaptım, Allah neden istediğimi vermedi?”
Bu sorular insanîdir ve sorulabilir.
Fakat bunların arkasına:
“Allah benim koyduğum zamanda istediğimi yapmak zorundadır.”
düşüncesi yerleşirse sorun başlar.
Hz. Nûh’un:
“Allah dilerse.”
sözü, kul ile Allah arasındaki bu sınırı hatırlatır.
İnsan dua eder ama Allah’ı yönetmez.
İnsan ister ama Allah’a emir vermez.
İnsan plan yapar ama bütün sonuçları garanti edemez.
Bu bilinç insanı pasifleştirmek yerine tevazuya götürmelidir.
Çünkü insan üzerine düşeni yapmaya devam eder.
Çalışır.
Tarlayı eker.
İşini kurar.
Tedavi olur.
Çocuğunu yetiştirir.
Geleceğini planlar.
Ama şunu bilir:
“Ben sebebe hükmedebilirim; bütün sonuca değil.”
Bu, insanın hem büyüklenmesini hem de her şey ters gittiğinde kendisini mutlak suçlamasını önleyebilir.
Bazen insan elinden gelen her şeyi doğru yapar ama sonuç istediği gibi olmaz.
Bu her zaman:
“Sen yeterince inanmadın.”
veya:
“Allah seni cezalandırıyor.”
anlamına gelmez.
Hayatın kendine ait nedenler zinciri vardır.
Hastalık olabilir.
Ekonomik koşullar olabilir.
Başka insanların kararları olabilir.
Doğal olaylar olabilir.
İlahi iradeye inanmak, nedensellik dünyasını inkâr etmek değildir.
Hûd 33’ün:
“Siz O’nu âciz bırakamazsınız.”
ifadesi ise insanın başka bir yanılgısını kırar:
Dokunulmazlık duygusunu.
Bir kişi çok güçlü olabilir.
Kendisini koruyan çevresi olabilir.
Büyük serveti olabilir.
Dünyada bazı sonuçlardan kaçabilir.
Fakat Kur’an:
“Bütün hesap bundan ibaret değildir.”
der.
Bu, özellikle güçlü insan için büyük bir ahlaki uyarıdır.
İnsan gücü arttıkça:
“Kim bana ne yapabilir?”
diye düşünmeye başlayabilir.
Hûd 33 bu sorunun karşısına daha büyük bir soru koyar:
“Allah karşısındaki sorumluluğunu ne yapacaksın?”
Ancak bu ayeti güçlü insanları tehdit etmek için kişisel silaha çevirmek de yanlıştır.
Bir kişi:
“Bana karşı geldin, Allah seni yakında mahvedecek.”
diyemez.
Bu, Hz. Nûh’un yaptığı şey değildir.
Nûh kendi kişisel egosunu Allah’ın hükmüyle birleştirmiyor.
Kavmi ona karşı çıkmıştır; ama Nûh:
“Bana saygısızlık ettiğiniz için ben sizi mahvedeceğim.”
demiyor.
“Allah dilerse.”
diyor.
Bu fark, dinî liderlik açısından son derece önemlidir.
Hiçbir dinî kişi kendi şahsına yapılan eleştiriyi otomatik olarak:
“Allah’a karşı savaş.”
diye tanımlamamalıdır.
Bir hocayı eleştirmek:
Allah’ı eleştirmek değildir.
Bir şeyhin kararına itiraz etmek:
Allah’a isyan değildir.
Bir dinî kurumun yanlışını söylemek:
vahyi reddetmek değildir.
İnsan otoritesi ile ilahî otorite birbirine karıştırılmamalıdır.
Hûd 33 bu sınırı peygamberin kendi ağzından öğretir.
Ayet aynı zamanda bize azap istememe konusunda da önemli bir ahlak sunar.
Nûh kavmi:
“Azabı getir.”
demektedir.
Bu, insanın kendisine karşı kullanabileceği çok ağır bir meydan okumadır.
Bugün de bazı insanlar kızgınlıkla:
“Allah varsa beni şimdi çarpsın.”
veya:
“Yanlışsam başıma şu gelsin.”
gibi ifadeler kullanabilir.
Buna gerek yoktur.
Hakikati araştırmanın yolu kendine felaket dilemek değildir.
Daha sağlıklı tavır:
“Allah’ım, yanlışsam beni doğruya yönelt.”
demektir.
Çünkü insanın ihtiyacı azap değil, hidayettir.
Meydan okuma yerine tevazu.
Felaket istemek yerine afiyet.
İnat yerine araştırma.
Kur’an’ın öğrettiği daha güvenli yol budur.
Aynı ilke başkaları hakkında da geçerlidir.
Bir insan sana haksızlık yaptı diye:
“Allah bunun başına hemen felaket getirsin.”
diye sürekli azap istemek, insanın kendi kalbini de öfkeyle doldurabilir.
Adalet istemek meşrudur.
Mazlum hakkını arayabilir.
Zalimin zulmünün sona ermesini isteyebilir.
Ama bunu:
kişisel işkence arzusu
hâline getirmek başka bir şeydir.
Allah’ın adaleti, bizim kontrolsüz öfkemizle aynı şey değildir.
Hûd 33 ayrıca bize ilahî hükmün zamanlamasını bizim belirleyemediğimizi öğretir.
Bir kötülük görürüz ve:
“Neden hemen karşılığını almıyor?”
diye sorarız.
Bu soru anlaşılabilir.
Fakat Kur’an’ın cevabı her zaman:
“Dünyada birkaç gün içinde mutlaka karşılık görecek.”
değildir.
Bazen dünya adaleti işler.
Bazen işlemez.
Bazen zalim cezalandırılır.
Bazen ceza almadan ölür.
Kur’an’ın ahiret inancı tam da bu noktada devreye girer:
Nihai hesap ertelenebilir; ama yok sayılmaz.
Bu nedenle bir zalimin dünyada rahat yaşaması bizi:
“Demek ki Allah yok veya yapılan şey doğru.”
sonucuna götürmemelidir.
Aynı şekilde onun başına bir felaket gelirse de:
“Kesin yaptığının ilahî cezası.”
diye vahiy olmadan hüküm vermemeliyiz.
İki uçtan da kaçınmak gerekir.
Gecikmeyi onay sanma; felaketi de otomatik ceza ilan etme.
Bu denge Hûd 33’ün günümüze aktarılmasında çok önemlidir.
Ayetin sonunda insan için hem ürkütücü hem de umut verici bir gerçek vardır:
Allah’tan kaçamazsın.
Eğer bunu yalnız cezayla okursan korkutucu olabilir.
Ama başka açıdan şöyle de okunabilir:
Haksızlığa uğradın ve hiç kimse görmedi.
Allah biliyor.
Kimse sana inanmadı.
Allah biliyor.
Gizlice iyilik yaptın, kimse teşekkür etmedi.
Allah biliyor.
İnsanların mahkemesi eksik kaldı.
Allah’ın bilgisi eksik değil.
Dolayısıyla:
“Allah’ı âciz bırakamazsınız”
ifadesi zalim için uyarıysa, mazlum için de nihai adalet umududur.
Bu çok önemli bir dengedir.
Kur’an’ın ilahî kudret öğretisi yalnız korku üretmez; aynı zamanda adaletin tamamen kaybolmadığına dair güven üretir.
Ve belki Hûd Suresi 33. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Hayatımızdaki sonuçları tamamen kontrol edebileceğimizi mi sanıyoruz, yoksa elimizden geleni yaptıktan sonra nihai hükmün Allah’a ait olduğunu kabul edebiliyor muyuz? İnsanların bize karşı çıkmasını Allah’a karşı çıkmakla karıştırmadan, kendi yetki sınırımızı koruyabiliyor muyuz? Ve ilahî adaletin gecikmesini yokluk sanmak yerine tövbe için verilen zamanı değerlendirip Allah’tan kaçmaya değil Allah’a dönmeye çalışabiliyor muyuz?
“Hz. Nûh ‘Azabı ben getiririm’ demedi; ‘Allah dilerse getirir’ dedi. Peygamberin görevi tebliğ, hükmün sahibi Allah’tır. Sonucun gecikmesini ilahî onay sanma, başına gelen her felaketi de kesin ceza ilan etme. Sebeplere sarıl, adaleti ara, tövbe et ve sınırını bil; çünkü insan çok güçlü olabilir ama Allah’ın nihai hükmünü kendi iradesine bağlayamaz.”
Ersan Karavelioğlu