Hûd Suresi 29. Ayette “Ey Kavmim! Buna Karşılık Sizden Bir Mal İstemiyorum; Benim Ücretim Ancak Allah’a Aittir. İman Edenleri de Kovacak Değilim” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hz. Nûh’un tebliği bir kazanç kapısı, müminlerin topluluğu da zenginlerin ayrıcalıklı kulübü değildir. Hûd 29, dinî hizmetin kişisel çıkar aracına dönüştürülmesine karşı çıkarken yoksul ve güçsüz müminlerin insanlık onurunu da güçlü biçimde savunur. Allah’a yakınlığın ölçüsü servet değil, iman ve samimiyettir.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 29. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Ey kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. İman edenleri de kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi gerçekten bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ. İn ecriye illâ alellâh. Ve mâ ene bi târidillezîne âmenû. İnnehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn.”
Bir önceki ayette Hz. Nûh, kavmine Rabbi tarafından verilen delil ve rahmetten söz etmiş ve onları istemedikleri hâlde zorla iman ettiremeyeceğini söylemişti. Hûd 29’da ise iki yeni mesele açığa çıkar: Nûh bu tebliğ karşılığında maddi çıkar istememektedir ve toplumun ileri gelenlerini memnun etmek için yoksul müminleri yanından kovmayı reddetmektedir.
“Sizden Bir Mal İstemiyorum” Ne Anlama Gelir
Hz. Nûh:“lâ es’elukum aleyhi mâlâ”
yani:
“Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum.”
der.
Bu ifade peygamberin davetinin arkasında kişisel servet elde etme amacı bulunmadığını gösterir. Kavmi onun çağrısına:
“Bundan ne kazanıyor?”
şüphesiyle yaklaşamasın diye Nûh maddi çıkar beklentisini açıkça reddeder.
Peygamberlik:
ticari ürün,
üyelik sistemi
veya kurtuluş karşılığında ücret alınan bir hizmet
değildir.
Vahyin doğruluğu para karşılığında satılmaz.
Bu Ayet Dinî Hizmet Yapanların Para Almasını Yasaklıyor mu
Hayır. Ayetten böyle genel bir hüküm çıkarmak doğru değildir.Hz. Nûh’un söylediği şey, peygamberlik mesajını insanlardan maddi karşılık elde etmek amacıyla sunmadığıdır.
Bugün ise bir imam, Kur’an öğretmeni, akademisyen, din görevlisi veya dinî yayın çalışanı emek verebilir ve bu emeğin karşılığında meşru ücret alabilir. Çünkü insanın:
barınması,
yemesi,
ailesini geçindirmesi
ve hayatını sürdürebilmesi gerekir.
Dolayısıyla:
“Dinî hizmet yapan hiç para almamalıdır.”
sonucu ayetin zorunlu anlamı değildir.
Asıl sorun, dini servet veya nüfuz elde etmenin sömürü aracına çevirmektir.
Din Üzerinden Para Kazanmak Ne Zaman Problem Hâline Gelir
Ücret almak ile dini istismar etmek aynı şey değildir.Bir öğretmenin Kur’an öğretmek için maaş alması başka, insanlara:
“Şu kadar para verirsen Allah seni kesin affeder.”
demesi başkadır.
Bir din görevlisinin emeğinin karşılığını alması başka, insanların korkularını kullanarak:
“Bana bağış yapmazsan başına felaket gelir.”
demesi başkadır.
Bir dinî kitap yazıp telif kazanmak başka, sahte mucize ve sahte dinî vaatlerle insanları sömürmek başkadır.
Hûd 29’un ahlakı şunu hatırlatır:
Din, insanların Allah’a duyduğu güveni sömürerek kişisel servet üretme aracına dönüştürülmemelidir.
“Benim Ücretim Ancak Allah’a Aittir” Ne Demektir
Hz. Nûh:“in ecriye illâ alellâh”
der.
Yani:
“Benim karşılığım ancak Allah’a aittir.”
Nûh’un peygamberlik görevindeki asıl beklentisi toplumun:
parasını,
övgüsünü,
makamını
veya siyasi desteğini
kazanmak değildir.
Onun görevi Allah tarafından verilmiştir ve nihai karşılığını da Allah’tan beklemektedir.
Bu, tebliğin ihlâs boyutunu gösterir.
İnsanların alkışı olabilir veya olmayabilir; peygamber görevini buna göre değiştirmez.
Allah’tan Karşılık Beklemek İyiliği Bir Ticaret Gibi Görmek midir
Böyle anlaşılması gerekmez.Kur’an insanı cennetle müjdeler ve sevaptan söz eder. Allah’ın karşılığını ummak meşrudur. Fakat kulluğu:
“Şu kadar iyilik yaptım, Allah bana şu kadar ödül borçlu.”
şeklinde mekanik bir alışverişe çevirmek doğru olmaz.
Allah’ın lütfu ve rahmeti, insanın amelini aşan bir boyut taşır.
İnsan iyilik yapar, Allah’ın rızasını ister ve karşılığını umar; fakat bunu Allah üzerinde hak iddia eden bir ticari sözleşme gibi görmez.
Hz. Nûh’un sözü öncelikle şunu anlatır:
“Sizi maddi çıkar için çağırmıyorum.”
Neden Hemen Ardından “İman Edenleri Kovmam” Diyor
Çünkü bir önceki ayette toplumun ileri gelenleri Nûh’a inananları küçümsemişlerdi. Onları toplumun düşük tabakasından insanlar olarak görüyorlardı.Bu durumda muhtemel beklenti şuydu:
“Eğer bizim gibi seçkin insanların seni dinlemesini istiyorsan, bu düşük statülü insanları yanından uzaklaştır.”
Hz. Nûh bunu kesin biçimde reddeder:
“Ben iman edenleri kovacak değilim.”
Bu cevap çok güçlü bir toplumsal ilke taşır:
Hakikat topluluğu zenginlerin özel kulübü değildir.
Nûh Neden Zenginlerin Gönlünü Kazanmak İçin Yoksul Müminleri Uzaklaştırmıyor
Çünkü bu, insanları sosyal statülerine göre Allah’ın huzurundan ayırmak anlamına gelirdi.Nûh şöyle düşünmüyor:
“Önce güçlüleri kazanalım, fakirler biraz beklesin.”
İman eden kişinin sosyal konumu düşük diye ona:
“Sen görünmez ol ki zenginler rahatsız olmasın.”
denemez.
Bu, Kur’an’ın çok güçlü bir ahlaki mesajıdır.
Zenginlerin rahatlığı, yoksulların insanlık onurundan daha değerli değildir.
Peygamberlik topluluğunun kapısı servete göre açılıp kapanmaz.
Bu Ayet Toplumsal Eşitlik Açısından Ne Söylüyor
Ayet doğrudan modern siyasal eşitlik teorisi anlatmıyor; fakat çok güçlü bir insanlık onuru ilkesi ortaya koyuyor.Bir insan:
zengin olabilir,
fakir olabilir,
işçi olabilir,
patron olabilir,
eğitimli olabilir,
eğitimsiz olabilir.
Bunların hiçbiri onun Allah’a yönelme hakkını azaltmaz.
Bir ibadet topluluğunda:
“Zenginler öne, fakirler arkaya; itibarlı insanlar kalsın, düşük statülüler gitsin.”
gibi bir mantık peygamberce ölçüyle bağdaşmaz.
Allah’a kullukta ekonomik sınıf üstünlük belgesi değildir.
Fakir Olmak Allah Katında Otomatik Üstünlük Sağlar mı
Hayır.Bir önceki ayette de gördüğümüz gibi, elitlerin fakirleri küçümsemesi yanlıştı. Fakat bunun tersine:
“Fakir olan otomatik olarak daha takvalıdır.”
demek de doğru değildir.
Takva:
servet miktarıyla ölçülmez.
Bir fakir:
çok güzel ahlaklı olabilir.
Başka bir fakir:
zalime dönüşebilir.
Bir zengin:
kibirli olabilir.
Başka bir zengin:
son derece cömert ve mütevazı olabilir.
Kur’an’ın eleştirdiği şey sınıfsal kibirdir, ekonomik durumun kendisi değildir.

“Onlar Rablerine Kavuşacaklardır” Ne Anlama Gelir
Ayette:“innehum mulâkû rabbihim”
denilir.
Genel anlamıyla:
“Onlar Rablerine kavuşacaklardır.”
Kur’an’daki “Allah’a kavuşma” ifadeleri, Allah’ın huzurunda hesap verme ve nihai dönüş anlamında değerlendirilir.
Bunu fiziksel bir yolculuk gibi düşünmek doğru değildir.
Allah yaratılmış varlıklar gibi bir mekânda bekleyen cisim değildir.
Allah’a kavuşmak ≠ fiziksel olarak bir yere gidip Allah’la mekânsal birleşme.
Burada asıl vurgu ahiret ve hesap üzerindedir.

Nûh Neden Müminlerin Rablerine Kavuşacağını Hatırlatıyor
Çünkü kavmin ileri gelenleri bu insanları dış görünüşleri ve sosyal statüleri üzerinden değerlendiriyordu.Nûh ise ölçüyü tamamen değiştiriyor:
“Siz onları fakir veya değersiz görüyorsunuz; fakat onların hesabı ve gerçek değeri Rableriyle ilgilidir.”
Bu insanları kovmak Nûh’un yetkisinde değildir.
Çünkü onlar Allah’a inanmış insanlardır ve sonunda Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.
Bu, peygamberin bile müminlerin Allah’la ilişkisi üzerinde keyfî sahiplik kuramayacağını gösterir.

Dinî Lider Bir İnsanı Keyfî Olarak Allah’tan Uzak İlan Edebilir mi
Hayır.Dinî liderlik, insanların Allah’la ilişkisi üzerinde mutlak mülkiyet anlamına gelmez.
Bir kişi:
“Beni dinlemediğin için Allah seni artık kabul etmez.”
diyemez.
Bir cemaat:
“Bizden ayrılırsan Allah’la bütün bağın kopar.”
gibi mutlak bir iddia kuramaz.
Bir mezhep veya kurum kendisini Allah’ın rahmetine açılan tek insan kapısı ilan edemez.
Kur’an’ın temel çerçevesinde nihai hüküm Allah’a aittir.
Dinî rehber yardımcı olabilir; fakat:
Allah’ın yerine geçemez.

Müminleri Kovmamak, Her Davranışlarını Onaylamak Anlamına mı Gelir
Hayır.Bir insan iman etmiş olabilir ama hata yapabilir.
Topluluk içinde zarar verici davranışta bulunabilir.
Bir suç işlemiş olabilir.
Bu durumda dinî veya toplumsal kurallar uygulanabilir.
Hûd 29’un söylediği şey:
“Yoksul veya düşük statülü oldukları için onları uzaklaştırmayacağım.”
ilkesidir.
Yani sosyal sınıf temelinde dışlama reddedilir.
Bu:
“İman eden hiç kimse hiçbir davranışından sorumlu tutulamaz.”
anlamına gelmez.
İnsanlık onurunu korumak ≠ sorumluluğu kaldırmak.

“Sizi Bilgisiz Bir Topluluk Olarak Görüyorum” İfadesindeki “Cehalet” Ne Demektir
Hz. Nûh:“ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn”
der.
Genel anlamıyla:
“Fakat ben sizi bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.”
Buradaki “techelûn”, yalnız okuma yazma bilmemek veya düşük zekâ anlamına gelmez.
Kur’an’daki cehalet kavramı birçok bağlamda:
hakikati kavramamak,
yanlış değer ölçüleri kullanmak,
bilgisizce davranmak,
ahlaki düşüncesizlik
gibi anlamlar taşıyabilir.
Burada kavmin problemi, fakir müminleri sosyal statüleri yüzünden değersiz görmeleridir.
Bu ahlaki ve zihinsel bir cehalettir.

Bu Ayetteki “Cahil” Kelimesi İnsanlara Hakaret Etme Ruhsatı Verir mi
Hayır.Kur’an’ın bağlamındaki bir kavramı kişisel kavgalarda:
“Sen cahilsin!”
diye hakaret amacıyla kullanmak başka şeydir.
Nûh belirli bir yanlış zihniyeti teşhis ediyor:
İnsanları servetlerine göre değerlendiriyorsunuz ve Allah’a iman edenleri statüleri yüzünden küçümsüyorsunuz.
Cehaletin içeriği somuttur.
Bugün bir insanla anlaşamadığımız her konuda:
“Cahilsin.”
demek onun görüşünü çürütmez.
Bir iddia yanlışsa neden yanlış olduğunu açıklamak gerekir.
Hakaret, delil değildir.

Bu Ayet Dinî Topluluklarda VIP Kültürünü Eleştirir mi
Ayet doğrudan günümüz organizasyon modellerinden söz etmez; ancak ahlaki ilkesi oldukça açıktır.Dinî bir ortamda çok zengin veya meşhur biri geldiğinde ona insanlık onurunu aşan ayrıcalıklar verilmesi, yoksulların ise küçümsenmesi ciddi bir problem oluşturabilir.
Elbette misafir ağırlama, güvenlik veya görev gereği farklı düzenlemeler olabilir. Sorun organizasyon değil, insan değerinin paraya göre ölçülmesidir.
Bir camide milyarder ile gündelik işçi Allah’ın kullarıdır.
Birinin serveti diğerinden daha fazla olabilir; fakat bu:
Allah katındaki değerinin otomatik olarak daha fazla olduğu
anlamına gelmez.

Hûd 27–29 Arasında Nasıl Bir Akış Vardır
Bu üç ayet son derece güçlü bir bütünlük oluşturur.Hûd 27’de elitler şöyle demişti:
“Seni bizim gibi insan görüyoruz; sana da aşağı gördüğümüz kişiler uyuyor.”
Hûd 28’de Nûh cevap verdi:
“Ya Rabbimden bir delil ve rahmet üzerindeysem? Sizi istemediğiniz hâlde zorlayacak mıyız?”
Hûd 29’da ise iki noktayı daha netleştiriyor:
“Sizden para istemiyorum.”
ve:
“İman eden yoksulları kovmayacağım.”
Böylece elitlerin iki şüphesi cevaplanmış olur:
Bu hareket maddi çıkar hareketi değildir ve güçlüleri memnun etmek için yoksullar feda edilmeyecektir.

Sonuç: Hûd Suresi 29. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 29. ayet, Hz. Nûh’un peygamberlik ahlakını iki büyük ilke üzerinden ortaya koyar:İhlâs
ve
insan onuru.
İlk olarak Nûh:
“Sizden mal istemiyorum.”
der.
Bu cümle, dinî mesajın kişisel çıkar için kullanılmadığını açıkça ortaya koyar.
Nûh insanlara:
“Bana para verin, size kurtuluş vereyim.”
demiyor.
“Beni zengin edin, Allah’la aranızı düzelteyim.”
demiyor.
“Benim özel grubuma maddi katkı yaparsanız cenneti garanti ederim.”
demiyor.
Peygamberin mesajı ile kişisel ekonomik çıkar arasına açık bir sınır koyuyor.
Bu ilke bugün din adına yapılan faaliyetlerde de çok önemlidir.
İnsanlar dinî hizmet için emek verebilir ve ücret alabilir. Bunun kendisi yanlış değildir.
Fakat dini:
korku ticareti,
kurtuluş satışı,
gayb vaadi
veya:
manevî ayrıcalık pazarı
hâline getirmek büyük bir bozulmaya dönüşebilir.
Bir insan:
“Bana şu kadar para verirsen kesin cennete girersin.”
diyorsa büyük bir sorun vardır.
Bir kişi:
“Şu bağışı yap, bütün sıkıntıların kesin biter.”
diye Allah adına garanti dağıtıyorsa sorgulanmalıdır.
Çünkü Allah’ın iradesi bir insanın satış sözleşmesine bağlanamaz.
Dinî emek karşılığında ücret meşru olabilir; Allah’ın rahmetini satmak ise bambaşka bir şeydir.
Ayetin ikinci büyük boyutu daha da çarpıcıdır:
“İman edenleri kovacak değilim.”
Bu cümle, yoksul müminlerin onurunu korur.
Nûh’un karşısındaki elitlerin muhtemel mantığı şudur:
“Biz toplumun itibarlı kişileriyiz. Eğer bizim seni dinlememizi istiyorsan, şu fakir insanları yanından uzaklaştır.”
Nûh ise bunu reddeder.
Bu tavrın derin anlamı şudur:
Hakikat güçlüleri kazanmak için güçsüzleri feda etmez.
Bu cümle günümüzde de çok değerlidir.
Bir kurum bazen güçlü bağışçıyı kaybetmemek için yoksulun hakkını görmezden gelebilir.
Bir siyasi yapı güçlü kişileri memnun etmek için sıradan insanları ihmal edebilir.
Bir sosyal çevre:
meşhur,
zengin,
etkili
insanların etrafında şekillenirken sessiz ve yoksul kişileri görünmez hâle getirebilir.
Hûd 29 bu zihniyete karşı güçlü bir ölçü koyar:
İnsanın değeri cebindeki parayla belirlenmez.
Bir insanın parası az olabilir ama Allah katında çok değerli olabilir.
Bir başka insan çok zengin olabilir ama serveti ona otomatik bir manevi üstünlük kazandırmaz.
Bu ayet özellikle dinî topluluklara ağır bir sorumluluk yükler.
Camide, dernekte, vakıfta veya herhangi bir dinî çevrede:
zengin insanın sözü sırf zengin olduğu için daha fazla mı değer görüyor?
Yoksul insanın fikri daha mı kolay görmezden geliniyor?
Büyük bağış yapan kişi yanlış yaptığında kimse konuşamıyor mu?
Maddi gücü olmayan biri aynı hatayı yaptığında hemen dışlanıyor mu?
Eğer böyleyse Hûd 29’un aynasına bakmak gerekir.
Para hizmeti kolaylaştırabilir; fakat hakikati satın alamaz.
Bağış yapan kişiye teşekkür edilir.
Ama bağışı onu:
yanılmaz,
dokunulmaz
veya diğer insanlardan manevi olarak üstün
yapmaz.
Bu ayrım çok önemlidir.
Ayetin:
“Onlar Rablerine kavuşacaklar.”
ifadesi ise insan değerinin nihai merciini gösterir.
Nûh sanki elitlere şunu söylüyor:
“Siz onları küçümsüyorsunuz ama ben onların Allah katındaki hesabının sahibi değilim.”
Bu çok büyük bir tevazudur.
Peygamber bile:
“Ben istediğimi Allah’a yaklaştırırım, istediğimi uzaklaştırırım.”
demiyor.
İnsanların nihai hesabı Allah’a aittir.
Bu, bütün dinî otoriteler için güçlü bir sınırdır.
Bir insan kendisini:
Allah’ın kapıcısı
gibi görmemelidir.
“Ben izin verirsem Allah seni kabul eder.”
şeklinde bir dinî güç iddiası tehlikelidir.
Âlim rehberlik eder.
Öğretmen öğretir.
İmam namaz kıldırır.
Danışman tavsiye verir.
Ama hiçbiri Allah’ın rahmetinin sahibi değildir.
Rahmet Allah’ındır.
Bu ayet aynı zamanda kişisel çıkarın tebliği nasıl bozabileceğini de düşündürür.
Eğer insanın gelirinin tamamı belirli bir dinî iddiayı savunmasına bağlıysa, kendisine şu soruyu sorması gerekebilir:
“Bir gün bunun yanlış olduğunu görürsem söyleyebilir miyim?”
Bu soru yalnız din alanında değil, bütün düşünce dünyasında önemlidir.
İnsan bazen kendi görüşünden ekonomik veya sosyal çıkar elde etmeye başlar. Sonra görüşünün yanlış olduğunu gösteren deliller geldiğinde kabul etmek zorlaşır.
Çünkü artık yalnız fikrini değil:
gelirini,
itibarını,
takipçilerini
ve konumunu
kaybetme korkusu vardır.
Hz. Nûh’un:
“Sizden mal istemiyorum.”
sözü, hakikat ile kişisel çıkar arasındaki bu gerilimi de düşündürür.
Hakikati anlatan insanın hiçbir maddi ihtiyacı olmayacak diye bir kural yoktur. Fakat maddi çıkarın hakikati değiştirmesine izin vermemelidir.
Yanlışsa:
“Yanlışmış.”
diyebilmelidir.
Doğruysa, insanların hoşuna gitmese de doğruyu koruyabilmelidir.
Hûd 29’daki:
“Sizi bilgisizce davranan bir toplum olarak görüyorum.”
sözü de kavmin temel zihinsel hatasını özetler.
Onların problemi yalnız teknik bilgi eksikliği değildir.
Asıl cehaletleri:
insan değerini sosyal sınıfla ölçmeleridir.
Bu bize “cehalet” kavramının ne kadar derin olabileceğini gösterir.
Bir insan çok diploma sahibi olabilir ama insanlara:
ırkı,
parası,
mesleği
veya toplumsal konumu
üzerinden tepeden bakıyorsa büyük bir ahlaki cehalet taşıyabilir.
Başka biri çok az okul okumuş olabilir ama her insana onurla davranıyorsa önemli bir hikmete sahip olabilir.
Eğitim ile ahlaki bilgelik aynı şey değildir.
Eğitim çok değerlidir; ancak insanı otomatik olarak mütevazı yapmaz.
Bu yüzden Nûh’un eleştirisini:
“Siz aptalsınız.”
gibi kaba bir hakarete indirmek yanlış olur.
Mesele onların değer sisteminin bozuk olmasıdır.
Onlar:
“Fakir = değersiz.”
diye düşünüyorlar.
Nûh ise:
“Onlar Rablerine kavuşacak.”
diyor.
İşte iki bakış arasındaki fark budur.
Bir tarafta insanı sosyal statüsüyle ölçen dünya.
Diğer tarafta insanı Allah karşısındaki sorumluluğuyla değerlendiren vahiy.
Bu ayetin günümüzde özellikle görünürlük kültürüne söylediği de çok şey vardır.
Toplumda çok tanınan biri geldiğinde herkes ayağa kalkabilir. Sessiz, sıradan bir insan geldiğinde kimse onu fark etmeyebilir.
Bu insani bir eğilimdir ama tehlikeli hâle gelebilir.
Çünkü zamanla görünürlüğü değerle karıştırmaya başlarız.
Meşhur = değerli.
Zengin = önemli.
Takipçisi çok = sözü kıymetli.
Takipçisi az = önemsiz.
Hûd 29 bu denklemle uyuşmaz.
Belki hiç tanınmayan bir insanın Allah katındaki değeri çok yüksektir.
Belki herkesin tanıdığı biri manevi açıdan büyük eksiklikler taşıyordur.
Biz bunu tam olarak bilemeyiz.
Bu yüzden insanlara karşı temel saygıyı statüye bağlamamak gerekir.
Ayet ayrıca toplulukların güçlü insanları kazanmak uğruna ilkelerini değiştirmemesi gerektiğini düşündürür.
Nûh, elitleri kazanmak için:
“Tamam, şu yoksul insanları gönderelim; yeter ki siz gelin.”
deseydi çok daha güçlü bir sosyal destek elde edebilirdi.
Ama bunu yapmıyor.
Çünkü bazı başarılar bedeline değmez.
Bir topluluk büyüyebilir ama adaletini kaybedebilir.
Bir kurum zenginleşebilir ama ilkesini kaybedebilir.
Bir kişi çok takipçi kazanabilir ama dürüstlüğünü kaybedebilir.
Kur’an’ın ölçüsü yalnız:
“Kaç kişi kazandın?”
değildir.
Aynı zamanda:
“Kazanırken kimi ezdin ve neyden vazgeçtin?”
sorusudur.
Bu yüzden Hz. Nûh’un tavrı çok değerlidir:
Güçlüleri kazanmak için güçsüzleri satmıyor.
Belki Hûd 29’un en güncel derslerinden biri tam olarak budur.
Bir insan doğru bildiği şeyi savunurken şu sınırı korumalıdır:
Hiç kimsenin onurunu başarı uğruna feda etme.
Ve belki Hûd Suresi 29. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Din, bilgi veya toplumsal hizmet adına yaptığımız işlerde hakikati mi merkeze alıyoruz, yoksa para, itibar ve güçlü insanların onayını mı? Zengin ve etkili insanları kazanmak uğruna yoksul, sessiz veya toplumun önemsiz gördüğü insanları geri plana itiyor muyuz? Yoksa Hz. Nûh gibi, “İman edenleri kovmam” diyebilecek kadar insan onurunu menfaatin üzerinde tutabiliyor muyuz?
“Hakikat satılık değildir ve Allah’a yönelen insanın değeri banka hesabıyla ölçülmez. Hz. Nûh güçlülerin desteğini kazanmak için güçsüzleri feda etmedi; maddi çıkar uğruna da mesajını değiştirmedi. Dinî hizmette emek karşılığı alınabilir, fakat Allah’ın rahmeti pazarlanamaz; insanlara saygı gösterilir, fakat servet hiçbir kulun manevi üstünlük belgesi değildir.”
Ersan Karavelioğlu