Hûd Suresi 27. Ayette “Kavminden İnkâr Eden İleri Gelenler, ‘Biz Seni Ancak Bizim Gibi Bir İnsan Olarak Görüyoruz; Sana da İçimizdeki En Aşağı Tabakadan Kimselerin Düşünmeden Uyduklarını Görüyoruz’ Dediler” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hakikatin değeri, onu ilk kabul eden insanların serveti, makamı veya toplumdaki itibarıyla belirlenmez. Hûd 27, kibirli bir seçkinler zihniyetinin peygamberin insan oluşunu kusur, yoksulların imanını ise hakikate karşı delil gibi kullanmasını anlatır. Kur’an böylece yalnız inanç meselesini değil, sınıfsal küçümsemenin insanın gerçeği değerlendirmesini nasıl bozabildiğini de gözler önüne serer.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 27. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: ‘Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana da içimizdeki en aşağı tabakadan kimselerin ilk bakışta uyduklarını görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.’”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Fe kâle’l-meleullezîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeran mislenâ ve mâ nerâkettebeake illellezîne hum erâzilunâ bâdiye’r-ra’yi ve mâ nerâ lekum aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâzibîn.”
Hûd 25 ve 26’da Hz. Nûh’un kavmine yalnız Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini söylediğini görmüştük. Şimdi ilk büyük itiraz geliyor. Fakat dikkat çekici olan, ileri gelenlerin doğrudan Nûh’un tevhid delillerini tartışmak yerine onun insan oluşunu ve ona inananların sosyal statüsünü hedef almalarıdır.
Ayetteki “Mele’” Kimlerdir
Ayette geçen “el-mele’”, toplumun görünür, etkili, nüfuzlu ve ileri gelen kesimini ifade eder. Bunlar ekonomik, siyasi veya toplumsal güce sahip kişiler olabilir.Ancak buradan:
“Zengin ve yönetici olan herkes kötüdür.”
sonucu çıkarılamaz.
Kur’an güç sahibi olmayı tek başına suç saymaz. Problem, gücün insanı kibre, hakikati küçümsemeye ve güçsüzleri değersiz görmeye sürüklemesidir.
Dolayısıyla:
güç ≠ kötülük.
Fakat:
gücün hakikatin ölçüsüne dönüştürülmesi ciddi bir ahlaki problemdir.
Neden Özellikle “İnkâr Eden İleri Gelenler” Deniliyor
Ayet yalnız “ileri gelenler” demez; “kavminden inkâr eden ileri gelenler” der.Bu ayrım önemlidir.
Toplumdaki bütün güçlü kişiler Nûh’a karşı çıkmış olmak zorunda değildir. Ayet özellikle inkâr tavrı gösteren kesimi tarif eder.
Bu nedenle Kur’an’daki tarihsel bir elit grubunu alıp günümüzdeki bütün:
zenginlere,
yöneticilere,
iş insanlarına,
bürokratlara
veya eğitimli kişilere
uygulamak doğru olmaz.
Kur’an’ın eleştirisi sosyal konumdan önce ahlaki tavradır.
“Seni Ancak Bizim Gibi Bir İnsan Olarak Görüyoruz” Neden İtiraz Olarak Söyleniyor
İleri gelenlerin ilk itirazı Hz. Nûh’un insan oluşudur:“Sen de bizim gibi bir insansın.”
Aslında söyledikleri olgusal olarak doğrudur: Nûh insandır.
Fakat yanlış olan, buradan:
“Öyleyse peygamber olamazsın.”
sonucunu çıkarmalarıdır.
Kur’an’ın peygamberlik anlayışında peygamberler insandır. Yerler, içerler, konuşurlar, toplum içinde yaşarlar ve insan hayatının gerçek şartlarını paylaşırlar.
Dolayısıyla:
peygamberin insan oluşu peygamberliğe karşı delil değil, peygamberliğin bir özelliğidir.
Neden Peygamberin İnsan Olması Önemlidir
Çünkü insanlara rehberlik edecek örneğin insan hayatını yaşaması anlamlıdır.Eğer peygamber:
acı çekmeyen,
aile hayatı yaşamayan,
geçim sıkıntısı bilmeyen,
insan ilişkilerinden tamamen bağımsız başka bir varlık
olsaydı insanlar:
“Onun için kolay; o bizim gibi değil.”
diyebilirdi.
Oysa Kur’an peygamberleri insan olarak tanıtır. Farkları biyolojik olarak başka tür olmaları değil, Allah tarafından vahiy ile görevlendirilmeleridir.
Bu nedenle peygamberi yüceltmek başka, onu ilahlaştırmak başkadır.
Peygamber büyük bir elçidir; fakat Allah değildir.
“Sana En Aşağı Tabakadan İnsanlar Uyuyor” Sözü Ne Anlama Geliyor
Ayette geçen “erâzilunâ” ifadesi, karşı çıkan ileri gelenlerin küçümseyici dilidir. Genel olarak toplumda aşağı görülen, düşük statülü veya itibarsız kabul edilen kimseleri anlatır.Burada önemli olan, Kur’an’ın bu insanları gerçekten değersiz ilan etmesi değildir.
Ayet, elitlerin onları nasıl gördüğünü aktarmaktadır.
Başka bir ifadeyle:
“Bunlar gerçekten değersiz insanlardır.”
demiyor.
“İleri gelenler onları değersiz görüyorlardı.”
diyor.
Bu fark son derece önemlidir.
Fakir ve Güçsüz İnsanların Nûh’a İnanması Neden Elitleri Rahatsız Etmiş Olabilir
Çünkü sosyal hiyerarşi üzerine kurulmuş toplumlarda güç sahibi insanlar bazen değeri statüyle ölçer.Şöyle düşünebilirler:
“Eğer bu mesaj gerçekten önemli olsaydı önce bizim gibi itibarlı insanlar kabul ederdi.”
Bu düşüncenin altında tehlikeli bir varsayım vardır:
“Biz toplumun en güçlüleriyiz, dolayısıyla hakikati de en iyi biz biliriz.”
Oysa servet:
bilginin,
ahlakın
ve hakikati tanımanın
garantisi değildir.
Bir insan çok zengin olup yanılabilir.
Bir insan çok fakir olup doğruyu görebilir.
Banka hesabı, epistemik üstünlük belgesi değildir.
Yoksulların Bir Mesaja İnanması O Mesajın Yanlış Olduğunu Gösterir mi
Hayır.Bu açık bir mantık hatasıdır.
Bir fikrin doğruluğu, ona inanan insanların:
gelir seviyesi,
mesleği,
eğitim diploması,
toplumsal statüsü
veya kıyafeti
üzerinden belirlenemez.
Bir düşünce:
zenginler benimsedi diye doğru olmaz.
Fakirler benimsedi diye yanlış olmaz.
Aynı şekilde fakirlerin kabul etmesi de bir fikri otomatik olarak doğru yapmaz.
Hakikatin ölçüsü sosyal sınıf değil, delildir.
O Hâlde Fakir İnsanlar Otomatik Olarak Daha Erdemli midir
Hayır.Hûd 27’nin elit kibri eleştirisi bizi ters sınıfçılığa götürmemelidir.
Bir fakir insan:
dürüst olabilir,
ama başka biri zalim olabilir.
Bir zengin:
kibirli olabilir,
ama başka biri son derece cömert ve mütevazı olabilir.
Kur’an’ın eleştirdiği şey:
“Zengin kötü, fakir iyi.”
gibi mekanik bir sınıf formülü değildir.
Eleştirilen şey, insan değerini servet ve statü üzerinden belirleyen kibirdir.
İnsanın ahlaki değeri banka hesabından okunamaz.
“Bâdiye’r-Ra’y” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette geçen “bâdiye’r-ra’y” ifadesi hakkında tefsirlerde farklı nüanslar vardır.Genel olarak:
ilk bakışta,
hemen,
yüzeysel bir değerlendirmeyle,
fazla düşünmeden
gibi anlamlar üzerinde durulmuştur.
İleri gelenlerin iddiası kabaca şudur:
“Sana zaten toplumun değersiz gördüğümüz insanları ve onlar da düşünmeden uyuyor.”
Burada hem sınıfsal küçümseme hem de Nûh’un takipçilerinin aklını küçümseme vardır.
Fakat bu, ileri gelenlerin iddiasıdır; Kur’an onların gerçekten düşünmeden iman ettiğini onaylamak zorunda değildir.

Bir Şeye Hızlı İnanmak O İnancı Mutlaka Değersiz mi Yapar
Hayır.Bir insan bazen bir hakikati kısa sürede fark edebilir.
Başka biri aynı konuda yıllarca araştırabilir.
Sürenin uzunluğu tek başına doğruluk ölçüsü değildir.
Bir matematik probleminin çözümünü biri hemen görebilir, diğeri daha uzun sürede anlayabilir. Hızlı anlamak, cevabı otomatik olarak yanlış yapmaz.
Aynı şekilde:
“Çok uzun düşündüm.”
demek de sonucu otomatik olarak doğru yapmaz.
Önemli olan değerlendirmenin niteliğidir.

Bu Ayet Eğitimsiz İnsanları Küçümsemeye Karşı Bir Mesaj Taşır mı
Evet, güçlü bir ahlaki ders çıkarılabilir.Diploma değerlidir.
Eğitim çok önemlidir.
Uzmanlık ciddiye alınmalıdır.
Fakat eğitim seviyesi insanın insanlık değerini belirlemez.
Bir profesör son derece önemli bilimsel bilgiye sahip olabilir; fakat bu onu her konuda yanılmaz yapmaz.
Okuma yazması sınırlı bir insan ise hayat tecrübesi, dürüstlük ve ahlaki sezgi bakımından çok değerli olabilir.
Uzmanlık önemlidir; fakat uzmanlık insanı mutlaklaştırmaz.
Aynı şekilde eğitimsizlik de bir insanı değersiz yapmaz.

Günümüzde Takipçi Sayısı, Ün veya Servet Haklılığın Ölçüsü Hâline Gelebilir mi
Evet ve Hûd 27’nin mesajı burada oldukça günceldir.Bugün insanlar bazen:
“On milyon takipçisi var, demek ki doğru söylüyor.”
diye düşünebilir.
Başka biri:
“Çok zengin olmuş; demek ki yaptığı her şey doğru.”
diyebilir.
Bir içerik milyonlarca kez izlenebilir ama yanlış olabilir.
Bir uzman hiç popüler olmayabilir ama doğru söyleyebilir.
Bir fikir trend olabilir ama temelsiz olabilir.
Popülerlik ≠ doğruluk.
Servet ≠ hikmet.
Takipçi sayısı ≠ delil.

“Sizin Bize Karşı Bir Üstünlüğünüzü Görmüyoruz” Ne Anlama Gelir
İleri gelenler şöyle der:“Sizin bize karşı bir faziletinizi / üstünlüğünüzü görmüyoruz.”
Bu cümle onların peygamberliği yine sosyal üstünlük diliyle değerlendirdiğini gösterir.
Sanki peygamberin:
daha zengin,
daha soylu,
daha ihtişamlı
veya daha güçlü
olması gerekiyormuş gibi düşünürler.
Oysa peygamberliğin ölçüsü:
servet,
soy,
makam
veya gösteriş değildir.
Peygamberlik Allah’ın seçimi ve vahiy görevidir.
Bu nedenle dünyevî ayrıcalığı hakikatin şartı hâline getirmek, mesajın özünü kaçırmaktır.

Bir İnsanın Toplumdaki Statüsü Onun Söylediğini Daha Güvenilir Yapar mı
Bazı durumlarda kişinin uzmanlığı gerçekten önemlidir.Kalp ameliyatı konusunda kalp cerrahının bilgisi, konu dışı bir kişinin görüşünden daha değerlidir. Bu, statücilik değil uzmanlık değerlendirmesidir.
Fakat:
“Bu kişi zengin, o hâlde her konuda haklıdır.”
demek başka şeydir.
“Bu kişinin belirli konuda uzmanlığı var, delillerini ciddiye alalım.”
demek başka şeydir.
Hûd 27 bizi uzmanlığa düşman olmaya değil, sosyal prestiji delille karıştırmamaya çağırır.

“Biz Sizi Yalancı Sanıyoruz” İfadesi Sadece Şüphe mi Bildiriyor
Ayetin sonunda:“bel nezunnukum kâzibîn”
denilir.
Genel anlamıyla:
“Aksine sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.”
Bu, basit bir:
“Henüz emin değiliz.”
ifadesinden daha ağır bir suçlamadır.
Nûh ve ona inananların doğruluğuna yönelik ciddi bir itham vardır.
Fakat burada da bir ayrım önemlidir:
Her şüphe = yalanlama değildir.
Bir insan:
“Henüz ikna olmadım.”
diyebilir.
Bu, otomatik olarak:
“Peygamber kesin yalancıdır.”
demekle aynı şey değildir.
Kur’an’daki tarihsel inkâr tavrını, samimi soru ve araştırmayla karıştırmamak gerekir.

Bu Ayet Sınıf Ayrımcılığına Karşı Nasıl Bir Ders Veriyor
Ayetin en güçlü sosyal mesajlarından biri, hakikati insanların sınıfına göre değerlendirmemektir.İleri gelenler Nûh’un mesajına bakmak yerine:
“Seni kim takip ediyor?”
diye bakıyorlar.
Bu tavır bugün de ortaya çıkabilir.
Bir insan:
“Bu mahalleden gelen biri bana ne öğretebilir?”
diyebilir.
Başka biri:
“Üniversite okumamış, fikrinin değeri yok.”
diyebilir.
Bir başkası:
“O işçi, ben patronum.”
diye insan onurunda üstünlük kurabilir.
Hûd 27 bu zihniyeti sorgulatır:
İnsanın sosyal konumu, onun insanlık değerini belirlemez.

Hûd 26 ve 27 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 26’da Nûh çok açık bir mesaj verdi:“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.”
Hûd 27’de ise ileri gelenlerin cevabı geliyor.
Dikkat edilirse onlar hemen tevhid iddiasını delilleriyle tartışmıyorlar. Bunun yerine üç şeye yöneliyorlar:
Nûh insan.
Takipçileri düşük statülü.
Nûh ve müminlerin kendilerine karşı görünür bir dünyevî üstünlüğü yok.
Bu, tartışmanın hakikatten statüye kaydığını gösterir.
Nûh:
“Kime kulluk edeceksiniz?”
diye sorarken, elitler:
“Seni kim takip ediyor?”
diye cevap veriyor.
İşte ayetin en düşündürücü noktalarından biri budur.

Sonuç: Hûd Suresi 27. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 27. ayet, Hz. Nûh’un karşılaştığı ilk büyük itiraz üzerinden insanın hakikati değerlendirirken nasıl yanlış ölçüler kullanabileceğini gösterir.Nûh’un mesajı son derece açıktır:
“Yalnız Allah’a kulluk edin.”
Fakat toplumun inkârcı ileri gelenleri mesajın kendisinden önce mesajı taşıyan kişiye bakarlar:
“Sen bizim gibi insansın.”
Sonra onu izleyenlere bakarlar:
“Sana zaten toplumdaki düşük gördüğümüz insanlar uyuyor.”
Sonra kendi sosyal konumlarına bakarlar:
“Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yok.”
Ve buradan:
“Öyleyse siz yalancısınız.”
sonucuna giderler.
Dikkat edildiğinde bu mantıkta mesajın doğruluğunu gerçekten inceleyen güçlü bir delil yoktur.
İtirazın önemli bölümü statü üzerinden kurulmuştur.
Bu, insanlık tarihinde sık görülen bir yanılgıdır.
İnsan bazen hakikati:
“Kim söylüyor?”
sorusuyla değerlendirir.
Bu soru tamamen anlamsız değildir. Kaynağın güvenilirliği önemlidir.
Ama ardından mutlaka:
“Ne söylüyor ve delili ne?”
sorusu gelmelidir.
Çünkü doğru söz, toplumun değersiz gördüğü birinden de gelebilir.
Yanlış söz, son derece prestijli birinden de gelebilir.
Hakikat insanların kartvizitine bağlı değildir.
Bu ayet özellikle sosyal statüye aşırı önem veren toplumlar için güçlü bir uyarıdır.
İnsanlar bazen bir kişiyi:
giydiği kıyafet,
oturduğu semt,
kullandığı araba,
konuşma aksanı,
mesleği
veya banka hesabı
üzerinden değerlendirir.
Sonra farkında olmadan onun söylediği şeyin değerini de bu ölçülere bağlar.
Lüks bir salonda konuşan biri otomatik olarak daha akıllı görünür.
Mütevazı bir işte çalışan birinin sözü daha az ciddiye alınabilir.
Oysa bunlar hakikat ölçüsü değildir.
Bir marangoz çok doğru bir şey söyleyebilir.
Bir milyarder çok yanlış bir şey söyleyebilir.
Bir üniversite profesörü kendi uzmanlığı dışında büyük bir hata yapabilir.
Hiç diploması olmayan biri gündelik hayatın belirli bir konusunda çok güçlü deneyime sahip olabilir.
Sağlıklı düşünce:
kişiye gereken saygıyı gösterirken delili ayrıca değerlendirmektir.
Hûd 27 aynı zamanda yoksulların ve toplumda aşağı görülen insanların insanlık onurunu güçlü biçimde hatırlatır.
İleri gelenler onlara:
“erâzil”
gözüyle bakıyorlar.
Yani onları değersizleştiriyorlar.
Kur’an ise bu küçümseyici sözü onların ağzından aktararak zihniyetlerini açığa çıkarıyor.
Bu çok önemlidir.
Çünkü toplumsal güç insanın zihninde şu tehlikeli cümleyi oluşturabilir:
“Benim daha fazla param varsa, ben daha değerliyim.”
Hayır.
Para sana daha fazla satın alma gücü verir.
Ama daha fazla insanlık değeri vermez.
Makam sana yetki verebilir.
Ama seni Allah katında otomatik olarak üstün yapmaz.
Eğitim sana bilgi kazandırabilir.
Ama sana başka insanları aşağılama hakkı vermez.
İnsanın onuru servet derecesine göre dağıtılmaz.
Ayetin diğer önemli noktası, zenginlik eleştirisini tersine çevirip yeni bir sınıf kibrine dönüştürmemektir.
Kur’an burada:
“Zenginler kötüdür, fakirler otomatik olarak iyidir.”
demiyor.
Böyle bir sonuç da aynı derecede yüzeysel olur.
Bir insan fakir olabilir ve son derece kibirli olabilir.
Bir insan çok zengin olabilir ama çok mütevazı ve adil yaşayabilir.
Sorun:
servetin kendisi değil, servetin insanın değer ölçüsü hâline getirilmesidir.
Bu ayrım özellikle önemlidir.
Çünkü dinî söylem bazen yoksulluğu romantikleştirebilir:
“Fakirsen daha takvalısın.”
Hayır.
Takva ekonomik sınıf değildir.
Aynı şekilde:
“Zenginsen Allah senden razıdır.”
da denemez.
Servet:
nimet,
sorumluluk
ve imtihan olabilir.
Fakat ilahî onay belgesi değildir.
Hûd 27’nin günümüz sosyal medya dünyasına da çok güçlü bir mesajı vardır.
Eskiden toplumun “ileri gelenleri” büyük ölçüde servet ve kabile gücüyle görünür oluyordu. Bugün buna:
takipçi sayısı,
beğeni,
izlenme,
ün,
medya görünürlüğü
gibi yeni statü biçimleri eklenmiştir.
İnsan farkında olmadan şöyle düşünebilir:
“Milyon kişi takip ediyor; demek ki adam doğru söylüyor.”
Oysa milyonlarca kişi yanlış bilgiye de inanabilir.
Bir video yüz milyon kez izlenebilir ve içindeki iddia yine yanlış olabilir.
Popülerlik yalnızca:
çok kişinin dikkatini çektiğini
gösterir.
Doğru olduğunu göstermez.
Aynı şekilde çok az kişinin takip ettiği bir kişi otomatik olarak haklı değildir.
Yine ölçü:
delildir.
Ayetin “bâdiye’r-ra’y” kısmı da ayrı bir düşünce hatasını gündeme getirir. Elitler, Nûh’a inananların sanki düşünme yeteneği olmayan insanlar olduğunu ileri sürmektedir.
Bu da bugün çok sık görülür.
İnsan karşıt görüştekilere:
“Onlar zaten cahil.”
deyip meseleyi kapatabilir.
Bu çok rahatlatıcıdır; çünkü karşı tarafın delilini incelemeye gerek bırakmaz.
Fakat kolay olması doğru olduğu anlamına gelmez.
Bazen gerçekten yanlış bilgiye inanan insanlar vardır.
Bazen eğitim eksikliği etkili olabilir.
Ama insanları topluca aptal ilan etmek, fikirlerini çürütmek değildir.
Bir görüş yanlışsa:
neden yanlış olduğunu göster.
Delil getir.
Mantığını açıkla.
Hakaret, argüman değildir.
Hûd 27’deki ileri gelenlerin yaptığı ise büyük ölçüde kişiye ve sosyal gruba saldırıdır.
Bu ayet dinî tartışmalarda da bize güçlü bir ahlak kazandırmalıdır.
Bir ateist bir soru sorunca:
“Zaten ahlaksız olduğu için inanmıyor.”
demek yeterli değildir.
Bir Müslüman bir şüphe söylediğinde:
“Sen zaten cahilsin.”
demek cevap değildir.
Başka mezhepten bir insanın görüşüne:
“Onların hepsi anlamaz.”
demek delil değildir.
Bir düşünceyi reddedeceksen:
düşüncenin kendisine cevap ver.
Bu, adil tartışmanın temelidir.
Nûh’un ileri gelenlerinin:
“Sizi yalancı sanıyoruz.”
demeleri de suçlamanın ne kadar kolay yapılabildiğini gösterir.
Bir insana:
“Sen yalan söylüyorsun.”
demek ciddi bir ithamdır.
Yanlış söylemek ile bilerek yalan söylemek aynı değildir.
Bir insan bilgiyi hatalı aktarabilir.
Yanlış hatırlayabilir.
Yanlış yorumlayabilir.
Bunların her biri düzeltilmelidir.
Ama yalan, kişinin gerçeği bildiği hâlde aksini söylediğini ima eder.
Bu nedenle birini yalancılıkla suçlarken de delil gerekir.
Kur’an’ın önceki ayetlerinde Allah hakkında bilinçli yalan uydurmanın ağırlığını görmüştük. Aynı ahlaki hassasiyet, insanları delilsiz yere yalancılıkla itham ederken de korunmalıdır.
Hûd 27’nin çok önemli bir başka mesajı, peygamberlerin insan oluşudur.
Nûh’un muhalifleri:
“Sen de bizim gibisin.”
derken bunu kusur sayıyorlardı.
Kur’an ise peygamberliğin insan üzerinden gelmesini bir problem olarak görmez.
Bu, bize Hz. Muhammed hakkında da sınır koyar.
Onu sevmek imanî bir değerdir.
Ona saygı göstermek gerekir.
Fakat onu insanüstü bağımsız bir ilahî güç sahibi hâline getirmek, İslam’ın tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
Peygamber sevgisi, peygamberi ilahlaştırmak değildir.
Peygamberlerin büyüklüğü:
Allah’ın kulları ve elçileri olmalarındadır.
Nûh kıssasının bu bölümü ilerleyen ayetlerde özellikle sosyal sınıf çatışması üzerinden daha da derinleşecektir. İleri gelenler, düşük gördükleri müminlerin Nûh’un çevresinde bulunmasını problem hâline getireceklerdir.
Burada şimdiden temel ölçü ortaya çıkmaktadır:
İman toplantısının kapısında banka hesabı sorulmaz.
Allah’a yöneliş:
zengine de,
fakire de,
eğitimliye de,
eğitimsiz olana da,
güçlüye de,
güçsüze de
açıktır.
İnsanların Allah karşısındaki değerini sosyal sınıf belirlemez.
Bu, tevhidin çok güçlü toplumsal sonuçlarından biridir.
Çünkü Allah mutlak olduğunda, insanlar birbirlerinin ilahı olmaktan çıkar.
Patron işçisinin ilahı değildir.
Lider vatandaşın ilahı değildir.
Âlim öğrencisinin ilahı değildir.
Zengin fakirin insanlık değerini belirleyen merci değildir.
Allah karşısında bütün insanlar kuldur.
Bu eşitlik, herkesin dünyadaki görevinin veya uzmanlığının aynı olduğu anlamına gelmez. Toplumda farklı roller vardır. Yetkiler farklı olabilir. Bilgi seviyeleri farklı olabilir.
Ama insanlık onuru bakımından servet sınıfı oluşturulamaz.
Belki Hûd 27’nin bugün bize tuttuğu en rahatsız edici ayna tam da budur:
Bir insanın sözünü dinlemeden önce görünüşüne bakıyor muyuz?
Kıyafeti pahalıysa daha mı güvenilir geliyor?
İyi bir üniversite diploması varsa her konuda daha mı doğru sanıyoruz?
Maddi durumu zayıfsa söylediklerini daha mı kolay küçümsüyoruz?
Sosyal medyada az takipçisi varsa önemsemiyor muyuz?
Bunların hepsi Nûh kavminin ileri gelenlerinin kullandığı ölçülerin modern biçimlerine dönüşebilir.
Hakikat bizi daha disiplinli bir düşünceye çağırır:
İnsanı küçümseme; iddiayı incele.
Statüyü değil, delili değerlendir.
Serveti değil, ahlakı sorgula.
Popülerliği değil, gerçeği ara.
Ve en önemlisi, bir insanın toplumdaki konumunu onun Allah katındaki değerinin belgesi sanma.
Çünkü Hûd 27’nin ileri gelenleri tam da bunu yaptılar: Kendi yüksek gördükleri statülerini hakikatin ölçüsü hâline getirdiler.
Ve belki Hûd Suresi 27. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir insanın söylediğini değerlendirirken gerçekten deliline mi bakıyoruz, yoksa onun parası, eğitimi, makamı, görünüşü veya takipçi sayısı bizi farkında olmadan etkiliyor mu? Toplumun düşük gördüğü bir insandan doğru söz geldiğinde kabul edebilecek kadar mütevazı; çok güçlü ve sevilen birinden yanlış söz geldiğinde de “Bu konuda yanılıyor” diyebilecek kadar hakikate sadık olabiliyor muyuz?
“Hakikat, zenginin ağzından çıkınca daha doğru; fakirin ağzından çıkınca daha yanlış olmaz. İnsanların statüsünü delilin yerine koyma, yoksulluğu aşağılanma sebebi yapma, serveti de haklılık belgesi sanma. Nûh’un karşısındaki ileri gelenlerin hatası yalnız inanmamak değildi; kendi sosyal üstünlüklerini hakikatin ölçüsüne dönüştürmeleriydi.”
Ersan Karavelioğlu