Hûd Suresi 26. Ayette “Allah’tan Başkasına Kulluk Etmeyin; Şüphesiz Ben Sizin İçin Elem Verici Bir Günün Azabından Korkuyorum” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Nûh’un çağrısının merkezinde kendisine bağlılık değil, yalnız Allah’a kulluk vardır. Peygamber insanları kendisine kul yapmaya değil, yaratılmışları mutlaklaştırmaktan kurtarmaya çağırır. ‘Sizin için korkuyorum’ sözü ise tehditten çok, yanlış yolun sonucuna karşı duyulan peygamberce bir endişeyi gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 26. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için elem verici bir günün azabından korkuyorum.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ellâ ta‘budû illallâh. İnnî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm.”
Hûd 25’te Hz. Nûh kendisini kavmine “apaçık bir uyarıcı” olarak tanıtmıştı. Hûd 26 ise bu uyarının temel içeriğini hemen açıklar: Yalnız Allah’a kulluk edin ve O’na ortak koşan bir hayatın sonucunu ciddiye alın.
Böylece Nûh kıssasının merkezinde ilk olarak siyaset, servet veya toplumsal güç değil, doğrudan tevhid yer alır.
“Allah’tan Başkasına Kulluk Etmeyin” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ellâ ta‘budû illallâh”
denilir.
Bu ifade İslam’ın en temel ilkelerinden biridir:
Kulluk yalnız Allah’a aittir.
“Kulluk” burada yalnız belirli ibadet hareketlerini yapmak anlamına gelmez. İnsanın nihai bağlılığını, teslimiyetini, dua ve ibadet yönelişini, mutlak otorite anlayışını Allah’a vermesi de bunun içindedir.
Tevhid, insanın bütün yaratılmışları yerli yerine koymasını sağlar. İnsanlar sevilir, sayılır ve onlardan yardım alınabilir; fakat hiçbir yaratılmış Allah’ın sahip olduğu mutlak konuma çıkarılmaz.
“Kulluk” Sadece Namaz Kılmak ve Dua Etmek midir
Hayır. İbadetin namaz, dua, oruç ve benzeri açık biçimleri vardır; fakat kulluk kavramı bunlardan daha geniştir.İnsan Allah’ı:
yaratıcı,
nihai hüküm sahibi,
mutlak ilah
olarak tanır ve hayatını bu bilince göre düzenlemeye çalışır.
Bu nedenle bir kişinin namaz kılması önemli olmakla birlikte, kulluk anlayışı aynı zamanda:
dürüstlüğüne,
adaletine,
kul hakkına yaklaşımına,
gücünü nasıl kullandığına
ve Allah’ın sınırları karşısındaki tavrına da yansır.
İbadet hayatın bir bölümü, kulluk ise bütün hayatın yönüdür.
Allah’tan Başkasından Yardım İstemek Şirk midir
Hayır. Ayeti bu şekilde anlamak çok ciddi bir aşırılık olur.Bir insan:
doktordan tedavi isteyebilir,
arkadaşından yardım isteyebilir,
avukata başvurabilir,
polisten korunma talep edebilir,
bir ustadan evini tamir etmesini isteyebilir.
Bunlar normal sebepler dünyası içindeki insanî yardımlardır.
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin” ≠ “Hiçbir insandan yardım istemeyin.”
Sorun, bir yaratılmışa Allah’tan bağımsız biçimde mutlak, sınırsız ve ilahî güç nispet etmektir.
Tevhid sebepleri reddetmez; sebepleri ilahlaştırmayı reddeder.
Bir Peygambere veya Salih İnsana Saygı Duymak Kulluk mudur
Hayır.Saygı ile ibadet aynı şey değildir.
Hz. Nûh’a saygı duyulur.
Hz. Muhammed sevilir.
Anne babaya saygı gösterilir.
Âlimlerden faydalanılır.
Fakat bunların hiçbiri:
Allah’ın yerine geçirilmez.
İslam’ın peygamber sevgisi, peygamberi ilahlaştırmak değildir. Peygamber:
Allah’ın kulu ve elçisidir.
Dolayısıyla:
sevgi ≠ kulluk.
Saygı ≠ şirk.
Sınır, yaratılmışa Allah’a ait mutlak niteliklerin verilmesidir.
Nûh Neden İlk Olarak Tevhidi Anlatıyor
Çünkü Kur’an’ın peygamberlik anlatısında temel problem insanın yalnız bazı kötü davranışlar yapması değildir; daha derinde Allah ile yaratılmışlar arasındaki sınırın bozulması vardır.İnsan Allah’ın yerine başka varlıkları mutlaklaştırdığında ahlaki düzeni de bozabilir.
Bir lideri mutlaklaştırırsa:
“O hata yapmaz.”
demeye başlayabilir.
Bir geleneği mutlaklaştırırsa:
“Atalarımız yaptıysa mutlaka doğrudur.”
diyebilir.
Serveti mutlaklaştırırsa:
“Para için her şey yapılabilir.”
düşüncesine kayabilir.
Tevhid insana şunu öğretir:
Mutlak olan yalnız Allah’tır; geri kalan her şey sınırlıdır.
Para, Makam veya Kariyer “Put” Sayılır mı
Bu ifadeler mecaz olarak kullanılabilir; fakat teknik dinî hüküm verirken dikkatli olmak gerekir.Bir insan parayı çok sevebilir. Bu ahlaki sorunlara yol açabilir; fakat:
“Parayı seviyor, dolayısıyla kesin müşriktir.”
denemez.
Aynı şekilde kariyerine çok önem veren birini de otomatik olarak şirkle suçlayamayız.
Daha sağlıklı soru şudur:
“Bu şey hayatımda hangi konumda?”
Para uğruna haramı helal mi görüyorum?
Makam uğruna adaletten vazgeçiyor muyum?
İnsanların sevgisini kaybetmemek için Allah’ın açık ölçülerini çiğniyor muyum?
Bunlar ahlaki muhasebe sorularıdır, kolay tekfir araçları değildir.
Tevhid İnsan Özgürlüğüyle Nasıl İlişkilidir
Tevhidin çok güçlü bir özgürleştirici yönü vardır.İnsan yalnız Allah’ı mutlak kabul ettiğinde başka insanların kendisine:
“Ben ne dersem yapmak zorundasın.”
şeklinde sınırsız egemenlik kurmasını reddedebilir.
Bir kral mutlak değildir.
Bir din adamı mutlak değildir.
Bir baba mutlak değildir.
Bir siyasi lider mutlak değildir.
Bir bilim insanı bile kendi alanında değerli bilgiye sahip olsa da yanılmaz değildir.
Tevhid, insanı Allah’a kul yaparken yaratılmışlara karşı onurlu ve ölçülü hâle getirir.
“Ben Sizin İçin Korkuyorum” İfadesi Ne Anlama Gelir
Hz. Nûh:“innî ehâfu aleykum”
yani:
“Ben sizin için korkuyorum / sizin adınıza endişe ediyorum.”
der.
Bu cümle çok önemlidir çünkü peygamberin uyarısındaki duyguyu gösterir.
Nûh:
“Umarım başınıza kötü bir şey gelir.”
demiyor.
Tam tersine:
“Başınıza gelebilecek sonuçtan korkuyorum.”
diyor.
Bu, peygamberin toplumuna karşı düşmanlık değil, merhamet ve sorumluluk taşıdığını gösterir.
Gerçek uyarı, karşı tarafın mahvolmasını istemekten değil, mahvolmamasını istemekten doğar.
Peygamberin Korkması İman Zayıflığı mıdır
Hayır.Kur’an’da korku her zaman iman zayıflığı değildir.
İnsan:
tehlikeden korkabilir,
başkasının zarar görmesinden endişe edebilir,
yanlışın sonuçlarından çekinebilir.
Hz. Nûh’un burada ifade ettiği korku kendi imanından şüphe duyduğu anlamına gelmez. Kavminin karşılaşabileceği azap için duyduğu kaygıdır.
Bu ayrım günümüzde de önemlidir.
Bir insanın korkması veya kaygılanması onu otomatik olarak:
“İmanı zayıf.”
yapmaz.
Duygular insan oluşumuzun parçasıdır.

“Elem Verici Günün Azabı” Hangi Günü Anlatıyor
Ayette:“azâbe yevmin elîm”
yani:
“elem verici bir günün azabı”
ifadesi kullanılır.
Tefsirlerde bunun Nûh kavminin karşılaşacağı azap ve ilahî hesap bağlamında ele alındığı görülür. İlerleyen ayetlerde tufan ve Nûh kavmine gelen tarihsel hüküm anlatılacaktır. Ahiret uyarısı da Kur’an’ın genel peygamberlik mesajının temel bir parçasıdır.
Bu nedenle ayeti, bağlamını yok sayarak tek bir ayrıntıya gereğinden fazla hapsetmemek daha sağlıklıdır.
Açık olan nokta şudur:
Nûh kavmini yaptıklarının ciddi bir sonucu bulunduğu konusunda uyarmaktadır.

Nûh Kavmine Gelen Azabı Bugünkü Doğal Afetlerle Eşitleyebilir miyiz
Hayır.Kur’an Nûh kavmine gelen tufanı, vahyin açık biçimde bildirdiği özel bir tarihsel ilahî hüküm olarak anlatır.
Fakat bugün meydana gelen:
deprem,
sel,
kasırga,
yangın
veya salgın
hakkında vahiy almadığımız için:
“Bu afet kesinlikle Allah’ın şu topluma verdiği ceza.”
diyemeyiz.
Doğal afetlerin bilimsel nedenleri araştırılır. Fay hatları, iklim, altyapı, meteoroloji ve insan ihmali değerlendirilir.
Nûh kavmine ilişkin vahiy temelli özel hüküm ≠ modern her felakete otomatik ceza etiketi.

Bir Toplumda Afet Olması O Toplumun Günahkâr Olduğunu Gösterir mi
Hayır.Afetlerde:
çocuklar,
iyi insanlar,
kötü insanlar,
inananlar,
inanmayanlar
birlikte etkilenebilir.
Bir deprem bölgesinde yaşayan insanlara:
“Demek çok günah işlediniz.”
demek hem vahiy açısından temelsiz hem de mağdurları suçlayıcı olabilir.
Kur’an’daki bazı geçmiş toplumların özel ilahî cezaları, vahiy tarafından açıkça bildirildiği için öyle bilinir.
Biz bugünkü olayların gaybî sebebini aynı kesinlikle bilemeyiz.
Dolayısıyla modern afet karşısında ilk görev:
hüküm dağıtmak değil, yardım etmektir.

Azap Uyarısı İnsanları Dinle Korkutmak İçin Kullanılabilir mi
Kur’an azabı gerçekten anlatır; bunu yok saymak doğru değildir. Fakat azap ayetlerini insanları kişisel iktidar altında tutmak için kullanmak başka şeydir.Bir öğretici:
“Kur’an bu davranışın ahiret sorumluluğunu bildiriyor.”
diyebilir.
Ama:
“Bana karşı çıkarsan Allah seni kesin şu şekilde cezalandıracak.”
diye vahiyde olmayan kişisel tehditler üretemez.
Nûh’un farkı burada çok açıktır:
Kendi otoritesini değil, Allah’ın mesajını anlatır.
Dinî korku insanı Allah’a karşı sorumlu kılmalıdır; bir başka insanın özel kölesi hâline getirmemelidir.

Allah Neden İnsanları Azapla Uyarıyor
Uyarının temel amacı, sonuç gerçekleşmeden önce insana dönüş imkânı vermektir.Bir tehlike varsa ve hiç haber verilmiyorsa insan hazırlıksız yakalanır. Uyarı ise:
düşünme,
davranışı değiştirme,
tövbe etme
ve doğruya yönelme
fırsatı sağlar.
Bu açıdan azap uyarısının içinde bile rahmet boyutu vardır.
Nûh:
“Sizin için korkuyorum.”
derken tam da bunu gösterir.
Peygamber azabın gelmesini zevkle beklemiyor; insanların azaptan kurtulmasını istiyor.

Allah Korkusu Sürekli Panik İçinde Yaşamak mıdır
Hayır.Kur’an’daki Allah korkusunu sürekli kaygı krizi, umutsuzluk veya psikolojik panik şeklinde anlamak doğru değildir.
Takva ve haşyet:
sorumluluk bilinci,
Allah’ın büyüklüğünün farkında olma,
yanlıştan sakınma
ve hesap bilinci
taşır.
Sağlıklı dinî bilinçte korku, ümit ile birlikte bulunur.
İnsan:
Allah’ın azabını ciddiye alır,
ama rahmetinden ümidini kesmez.
Tövbe eder,
ama:
“Allah beni kesinlikle affetmez.”
diye umutsuzluğa sürüklenmez.
Takva ≠ sürekli panik.

Bir İnsan Yalnız Cehennem Korkusuyla İbadet Ederse İbadeti Değersiz midir
Böyle mutlak bir hüküm vermek doğru olmaz.İnsanın Allah’la ilişkisi farklı aşamalardan geçebilir. Bazısı başlangıçta ceza korkusuyla yanlış davranıştan uzak durur; zamanla Allah sevgisi, şükür, bilinç ve ihlâs derinleşebilir.
Kur’an’ın dili hem:
uyarır
hem de:
müjdeler.
Dolayısıyla korkunun kullukta bir yeri vardır; fakat ideal ilişki yalnız korkuya indirgenmez.
İnsan Allah’a:
sevgiyle,
ümitle,
saygıyla
ve sorumluluk bilinciyle
yönelir.
Kulluk yalnız korku ilişkisi değildir.

Hûd 25 ve 26 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 25’te Nûh:“Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”
demişti.
Hûd 26 şimdi uyarının içeriğini verir:
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin; ben sizin için elem verici bir günün azabından korkuyorum.”
Böylece peygamberlik görevi üç aşamada görünür hâle gelir:
Nûh gönderilmiştir.
Mesajını açıkça bildirmektedir.
Mesajın merkezine tevhidi koymaktadır.
Buradaki en önemli ayrıntı şudur: Nûh kavmini kendisine çağırmaz.
Allah’a çağırır.
Bu, peygamberlik ile kişisel iktidar arasındaki farkın en güçlü göstergelerinden biridir.

Sonuç: Hûd Suresi 26. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 26. ayet, Hz. Nûh’un çağrısını son derece kısa fakat çok güçlü iki cümlede özetler:Yalnız Allah’a kulluk edin.
Yanlış yönelişinizin sonucunu ciddiye alın.
Bu iki mesaj aslında birbirine sıkı biçimde bağlıdır.
Çünkü tevhid yalnız teorik olarak:
“Allah birdir.”
demekten ibaret değildir. Tevhid insanın hayatında neyi mutlaklaştırdığını sorgular.
İnsan Allah’a inandığını söyleyebilir ama bir insanı sorgulanamaz hâle getirebilir. Bir liderin her sözünü kutsallaştırabilir. Kendi grubunu hakikatin tek sahibi gibi görebilir. Parayı hayatındaki bütün değerlerin üzerinde tutabilir.
İşte tevhid insanın bütün bu mutlaklaştırmalarına karşı sürekli bir düzeltme getirir:
Mutlak olan Allah’tır.
Bu yüzden Nûh’un mesajı insanı yalnız putların önünden kaldırmaz; aynı zamanda insanların önünde kulluk derecesinde eğilmekten de kurtarır.
Bir peygambere bile kulluk edilmez.
Bir âlime kulluk edilmez.
Bir şeyhe kulluk edilmez.
Bir hükümdara kulluk edilmez.
Bir anne babaya kulluk edilmez.
Bunlara:
saygı,
sevgi,
meşru itaat
ve yardımlaşma
olabilir.
Fakat hiçbir insan:
Allah’ın yerine geçemez.
Burada “itaat” kavramının da doğru anlaşılması gerekir.
Toplumda kurallar olur.
İnsan iş yerindeki meşru kurallara uyar.
Devletin hukukuna uyar.
Çocuk anne babasının makul yönlendirmesini dinler.
Bunların kendisi kulluk değildir.
Sorun, insan otoritesinin:
“Ben ne söylersem ahlaken ve dinen doğrudur; beni sorgulayamazsın.”
noktasına yükselmesidir.
Tevhid, insan otoritesini sınırlar.
Bu nedenle İslam’daki:
“yalnız Allah’a kulluk”
ilkesi, insan onurunun da güçlü temellerinden biridir.
İnsan kula kul olmak zorunda değildir.
Fakat ayetin ikinci yarısı da unutulmamalıdır:
“Ben sizin için elem verici bir günün azabından korkuyorum.”
Nûh’un kullandığı dil çok düşündürücüdür.
“Size azap gelsin istiyorum.”
demiyor.
“Sizin için korkuyorum.”
diyor.
Bu iki ifade arasında büyük bir ahlaki fark vardır.
Gerçek tebliğde insan, karşısındaki kişinin kaybolmasından sevinmez.
Bir Müslüman:
“Şu insan cehenneme gitsin de görsün.”
diyerek peygamberce bir merhamet dili kurmuş olmaz.
Peygamberin tavrı:
“Keşke doğruyu görse ve kurtulsa.”
tavrıdır.
Bu, günümüzde din anlatan herkes için çok önemli bir ölçüdür.
Bir insan farklı düşündüğü kişiye karşı öylesine nefret geliştiriyorsa ki onun felaketinden memnun oluyorsa, tebliğ niyetini sorgulaması gerekebilir.
Çünkü amaç:
tartışmayı kazanmak değil, insana iyiliği istemektir.
Nûh toplumunun inkârı karşısında bile:
“Sizin için korkuyorum.”
der.
Bu cümle, merhamet ile hakikatin birlikte yürüyebileceğini gösterir.
Bir kişiyi sevmek için bütün fikirlerini doğru kabul etmek gerekmez.
Bir insanın yanlışta olduğunu düşünebilir ve yine onun iyiliğini isteyebilirsin.
Bu çok önemli bir ahlak ilkesidir.
Bugün tartışmalar çoğu zaman şöyle ilerliyor:
“Benden değilsen düşmanımsın.”
Kur’an’ın peygamber örneği ise bundan farklıdır.
Nûh kavminin inancını reddeder ama kavminin yok olmasını isteyen bir propagandacı gibi konuşmaz.
Onlar için endişelenir.
İşte dinî eleştiri ile nefret arasındaki fark burada belirginleşir.
Hûd 26 ayrıca bize sonuçların gerçek olduğunu hatırlatır.
Modern insan bazen özgürlüğü:
“Ne yaparsam yapayım hiçbir sonuç yok.”
şeklinde anlayabilir.
Oysa özgürlük ile sonuçsuzluk aynı değildir.
İnsan istediği yemeği seçmekte özgür olabilir; ama sürekli sağlıksız beslendiğinde bedensel sonuçlar ortaya çıkabilir.
Ekonomik kararında özgür olabilir; ama yanlış yatırım zarar doğurabilir.
Ahlaki tercihlerde de Kur’an şu fikri savunur:
Seçimlerin sonuçları vardır.
Ahiret öğretisi bunun en büyük boyutudur.
İnsan:
“Ben inanmak istemiyorum.”
diyebilir.
Kur’an bunu zorla değiştirmez.
Ama aynı Kur’an:
“Seçiminin Allah karşısında bir anlamı ve sonucu vardır.”
der.
İrade ≠ sonuçların yokluğu.
Bu denge çok önemlidir.
Nûh’un azap uyarısını modern afetlere taşırken ise büyük bir sınır koymalıyız.
Nûh’un kavmine gelen tufan hakkında Kur’an açıkça ilahî hüküm bildirir.
Bugün herhangi bir yerde deprem olduğunda bizim elimizde böyle bir vahiy yoktur.
Bu nedenle:
“Allah onları günahları yüzünden vurdu.”
demek ciddi bir iddiadır.
Belki o bölgede bizden çok daha iyi insanlar vardır.
Belki çocuklar hayatını kaybetmiştir.
Belki afette zarar gören insanlar büyük iyilik sahipleridir.
Biz onların Allah katındaki durumunu bilemeyiz.
Üstelik birçok afette zarar miktarını:
kötü yapılaşma,
ihmal,
yanlış şehircilik,
yetersiz denetim
gibi insanî faktörler artırabilir.
Böyle bir durumda:
“Allah cezalandırdı.”
diyerek insan sorumluluğunu örtmek, ayrıca ahlaki bir problem oluşturabilir.
Kur’an’ın kıssasını kullanıp mühendislik hatasını görünmez hâle getirmemeliyiz.
Tevhid, sebepleri inkâr etmeyi öğretmez.
Tam tersine dünyadaki sorumluluğumuzu ciddiye almamızı gerektirir.
Nûh kıssasında tufan vardır diye her sele:
“Nûh tufanının küçük örneği, kesin ceza.”
denemez.
Vahyin açıkça söylediği ile bizim tahminimiz birbirinden ayrılmalıdır.
Hûd 26’nın belki en güzel taraflarından biri de dinî uyarının amacını ortaya koymasıdır.
Bir insanın tehlikede olduğunu düşünüyorsan onu uyarırsın.
Ama onu aşağılamazsın.
Doktor:
“Bu alışkanlık sağlığınıza zarar verebilir.”
dediğinde hastasına düşmanlık etmiyordur.
Aynı şekilde peygamberin:
“Azaptan korkuyorum.”
demesi de insanların iyiliğini istemesinden kaynaklanır.
Bu yüzden tebliğin dili:
hakaret değil açıklık,
kibir değil merhamet,
zorlama değil uyarı
olmalıdır.
Din anlatan insanın hedefi:
“Ben kazandım, sen kaybettin.”
demek olmamalıdır.
Hedef:
hakikatin anlaşılmasıdır.
Bir insan soru sorduğunda hemen:
“Sen inkârcısın.”
demek yerine sorusunu anlamak gerekir.
Birisi ikna olmadığında:
“Cehennemliksin.”
diye tartışmayı bitirmek yerine neden ikna olmadığını dinlemek gerekir.
Nûh’un çağrısı uzun bir sabır sürecidir. İlerleyen ayetlerde kavminin itirazlarını ve Nûh’un cevaplarını göreceğiz.
Bu da bize şunu öğretecektir:
Tebliğ yalnız konuşmak değil, itirazı dinleyip cevap vermektir.
Ayetin tevhid mesajı insanın iç dünyasına da dönüktür.
Bazen insan açıkça hiçbir puta tapmaz ama hayatını tek bir korku yönetebilir:
İnsanların ne diyeceği.
Bu korku öyle büyür ki kişi doğru bildiğini yapamaz.
Bazen para kaybetme korkusu her şeyi belirler.
Bazen makam kaybetme korkusu.
Bazen bir gruptan dışlanma korkusu.
Tevhid insana şunu hatırlatır:
İnsanların görüşü önemlidir ama mutlak değildir.
Allah’ın rızasıyla insanların alkışı çatıştığında insanın yönünü sorgulaması gerekir.
Bu, insanın toplumdan tamamen bağımsız yaşaması demek değildir. Hepimiz birbirimizi dikkate alırız. Fakat:
toplumun onayı, helal ve haramın kaynağı değildir.
Aynı şekilde bireysel arzumuz da hakikatin kaynağı değildir.
Tevhid, insanı hem:
başkalarının tahakkümünden
hem de:
kendi nefsini mutlaklaştırmaktan
koruyan bir ölçüdür.
Hûd 26 böylece yalnız geçmişte yaşamış bir toplumun putlarına yönelik tarihsel bir cümle değildir. Ayet bugün de insana şu temel soruyu yöneltir:
Hayatımda gerçekten nihai otorite kim?
Param mı?
Çevrem mi?
Liderim mi?
Egom mu?
İnsanların alkışı mı?
Yoksa Allah mı?
Bu soruya verilen cevap yalnız dilde değil, zor karar anlarında belli olur.
Herkes seni alkışlarken Allah’a kulluk ettiğini söylemek kolay olabilir.
Asıl sınav, hakikat çıkarına ters geldiğinde başlar.
Ve belki Hûd Suresi 26. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Yalnız Allah’a kulluk ettiğimizi söylerken hayatımızda başka şeyleri farkında olmadan mutlaklaştırıyor muyuz? Para, makam, insanlar veya kendi egomuz Allah’ın ölçülerinin önüne geçtiğinde bunu fark edebiliyor muyuz? Ve yanlış gördüğümüz birini uyarırken Nûh’un yaptığı gibi onun başına felaket gelmesini istemek yerine, gerçekten onun iyiliği için endişe duyabilecek kadar merhametli olabiliyor muyuz?
“Tevhid yalnız ‘Allah birdir’ demek değil, Allah’tan başka hiçbir şeyi mutlaklaştırmamaktır. İnsanlardan yardım al, onları sev, uzmanlara danış ve sebeplere sarıl; fakat hiçbir yaratılmışı Allah’ın yerine koyma. Nûh’un ‘Sizin için korkuyorum’ sözü de unutulmasın: Hakikati anlatırken amaç karşıdakinin yenilmesi değil, kurtulması olmalıdır.”
Ersan Karavelioğlu