📖 Bakara Suresi 146. Ayette “Kendilerine Kitap Verdiklerimiz Onu, Kendi Oğullarını Tanıdıkları Gibi Tanırlar. Buna Rağmen Onlardan Bir Grup, Bildikle

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
51,813
2,724,958
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Bakara Suresi 146. Ayette “Kendilerine Kitap Verdiklerimiz Onu, Kendi Oğullarını Tanıdıkları Gibi Tanırlar. Buna Rağmen Onlardan Bir Grup, Bildikleri Halde Gerçeği Gizler” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓


“Gerçeği hiç bilmemek başka, onu tanıdığı halde saklamak başkadır. Bilgi insanı büyütür; fakat çıkar uğruna susturulduğunda aynı bilgi, insanın ahlaki sorumluluğunu daha da ağırlaştırır.”
Ersan Karavelioğlu

1️⃣ Bakara Suresi 146. Ayette Ne Anlatılmaktadır ❓


Bakara Suresi’nin 146. ayeti, önceki ayetlerdeki kıble ve peygamberlik tartışmasını çok önemli bir noktaya taşır.


Ayet:


kendilerine daha önce kitap verilen bazı kimselerin Hz. Muhammed’i veya ona ilişkin hakikati, kendi çocuklarını tanır gibi tanıdıklarını


ifade eder.


Ardından ağır bir eleştiri gelir:


“Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.”


Burada özellikle dikkat edilmesi gereken iki unsur vardır:


“Bir grup.”


Ve:


“Bile bile.”


Yani ayet bütün Ehl-i Kitap mensuplarını aynı şekilde suçlamaz.


Eleştirilenler:


bildikleri halde hakikati gizleyen belirli kimselerdir.


2️⃣ “Onu Kendi Oğullarını Tanıdıkları Gibi Tanırlar” Ne Demektir ❓


Bu son derece güçlü bir benzetmedir.


Bir insan kendi çocuğunu:


yüzünden,


sesinden,


davranışlarından,


özelliklerinden


çok iyi tanır.


Ayet de bazı Ehl-i Kitap bilginlerinin:


peygamberliğe dair işaretleri çok güçlü biçimde tanıdıklarını


ifade eder.


Klasik tefsirlerde burada “onu” zamirinin çoğunlukla:


Hz. Muhammed’i


veya onun peygamberlik vasıflarını


işaret ettiği açıklanmıştır.


Bazı yorumlarda bağlam gereği kıble hakkındaki hakikate de bağlantı kurulmuştur.


Fakat ana vurgu:


tanıma derecesinin çok güçlü olmasıdır.


3️⃣ Bir İnsan Bir Peygamberi “Oğlunu Tanır Gibi” Nasıl Tanıyabilir ❓


Burada fiziksel olarak önceden tanımaktan söz edilmez.


Daha çok:


ellerindeki vahiy geleneğinde bulunan:


peygamberlik işaretleri,


beklentiler,


nitelikler


üzerinden tanıma kastedilir.


Yani kişi:


beklediği özellikleri gördüğünde:


“Bu anlatılan kişi budur.”


diyecek kadar güçlü bir kanaate ulaşabilir.


Kur’an’ın iddiası:


bazı bilgili muhatapların böyle bir farkındalığa sahip olduğudur.


4️⃣ Bu Ayet Bütün Yahudilerin ve Hristiyanların Hz. Muhammed’i Bildiğini mi Söylüyor ❓


Hayır.


Ayetin kendisi:


“onlardan bir grup”


ifadesini kullanır.


Bu çok önemlidir.


Kur’an farklı yerlerde Ehl-i Kitap içinde:


dürüst,


samimi,


iman eden,


hakikati kabul eden


kişilerden de söz eder.


Dolayısıyla:


bütün Yahudiler veya bütün Hristiyanlar gerçeği biliyor ve gizliyor


şeklinde genelleme yapmak ayetin diline uygun değildir.


Eleştiri:


özellikle bilgisi olduğu halde onu saklayan kimseleredir.


5️⃣ “Gerçeği Gizlemek” Ne Anlama Gelir ❓


Arapça metinde:


“yektumûne’l-hakka”


ifadesi geçer.


Yani:


hakikati gizlemek.


Bu:


bilinen bir gerçeği:


söylememek,


örtmek,


çarpıtmak,


başkalarının ona ulaşmasını engellemek


anlamlarını taşıyabilir.


Burada sorun:


yanlış anlamak değildir.


Sorun:


bildiğini saklamaktır.


Bu yüzden ayetin ahlaki ağırlığı çok büyüktür.


6️⃣ Bilmemek İle Bilip Gizlemek Arasında Neden Büyük Fark Vardır ❓


Çünkü bilmeyen kişi:


yanlış yapabilir.


Ama öğrenme ihtimali vardır.


Bilip gizleyen kişi ise:


hakikat ile çıkarı arasında:


bilinçli bir seçim


yapmış olabilir.


Bir insan:


bir gerçeği bilmiyorsa ona öğretilebilir.


Ama doğruyu biliyor ve:


statüsü,


çıkarı,


grubu


zarar görmesin diye saklıyorsa:


mesele artık yalnızca bilgi eksikliği değildir.


Karakter meselesine dönüşür.


7️⃣ İnsan Bildiği Gerçeği Neden Gizler ❓


Birçok sebep olabilir.


Çıkar.


Korku.


Statü kaybı.


Toplum baskısı.


Grup aidiyeti.


Kibir.


Yıllardır savunduğu düşüncenin yanlış çıkmasını istememek.


Bazen insan:


hakikati kabul ederse:


çok şey kaybedeceğini


düşünebilir.


İşte bu durumda:


hakikat ile menfaat


karşı karşıya gelir.


8️⃣ Bir İnsan Hakikati Kabul Ederse Statüsünü Kaybetmekten Neden Korkar ❓


Çünkü bazı insanların otoritesi:


belirli bir inanç veya yorum üzerine kurulmuştur.


Eğer o yorum yanlış çıkarsa:


itibarı sarsılabilir.


Takipçileri azalabilir.


Konumu değişebilir.


Böyle bir insanın önünde zor bir seçim vardır:


Gerçeği kabul etmek mi?


Yoksa:


konumunu korumak mı?


Bakara 146’nın ruhu:


hakikati çıkarın önüne koymayı gerektirir.


9️⃣ Dinî Bilgi İnsan İçin Bir Ayrıcalık mı, Sorumluluk mu ❓


Her ikisi de olabilir.


Bilgi:


çok büyük bir nimettir.


Ama aynı zamanda:


sorumluluktur.


Çünkü bilen insan:


“Bilmiyordum.”


deme imkânını daha az taşır.


Bir din âlimi,


öğretmen,


uzman


bir şeyi daha iyi biliyorsa:


yanlış bilgi verdiğinde zararı da daha büyük olabilir.


Bu nedenle:


bilgi arttıkça ahlaki sorumluluk da artabilir.


🔟 Bilgi Sahibi Olmak İnsanı Otomatik Olarak İyi Yapar mı ❓


Hayır.


İnsan çok bilgili olabilir.


Ama bilgisini:


manipülasyon,


çıkar,


güç


için kullanabilir.


Bu nedenle bilgi ile ahlak aynı şey değildir.


Bir insan:


doğruyu bilir.


Ama uygulamaz.


Doğruyu bilir.


Ama saklar.


Doğruyu bilir.


Ama tersini savunur.


İşte Kur’an’ın eleştirdiği büyük problemlerden biri:


bilgi ile davranış arasındaki kopukluktur.


1️⃣1️⃣ Hakikati Gizlemek Topluma Nasıl Zarar Verebilir ❓


Çünkü insanlar kararlarını:


ulaştıkları bilgiye


göre verir.


Eğer bilgiyi taşıyan kişi:


gerçeği bilinçli biçimde saklarsa,


başkaları:


yanlış kararlar verebilir.


Dini yanlış anlayabilir.


Haksızlığa destek olabilir.


Gerçeğin yerine:


propaganda


geçebilir.


Bu nedenle bilgi üzerinde oynamak:


yalnızca kişisel günah değil,


toplumsal sonuçları olan bir davranış


haline gelebilir.


1️⃣2️⃣ Bu Ayetin Mesajı Sadece Din Adamlarına mı Yöneliktir ❓


Doğrudan bağlamında vahiy bilgisine sahip Ehl-i Kitap bilginleriyle ilgili güçlü bir eleştiri vardır.


Fakat daha geniş ahlaki ilke herkese dokunabilir.


Bir doktor:


gerçeği gizleyebilir.


Bir gazeteci:


bilgiyi saklayabilir.


Bir siyasetçi:


raporu çarpıtabilir.


Bir şirket yöneticisi:


veriyi gizleyebilir.


Bir insan:


ilişkisinde önemli bir gerçeği saklayabilir.


Ortak soru aynıdır:


Bildiklerini dürüstçe mi taşıyorsun?


1️⃣3️⃣ Her Gerçeği Her Zaman Söylemek Zorunlu mudur ❓


Hayır.


Bu ayrımı iyi yapmak gerekir.


Mahremiyet vardır.


Emanet vardır.


Özel hayat vardır.


Söylenmesi zarar verecek ve kişinin hakkı olmayan bilgiler olabilir.


Bakara 146’daki problem:


hakikatin, insanları yanıltmak veya çıkarı korumak amacıyla saklanmasıdır.


Dolayısıyla:


“Bir şeyi biliyorum, mutlaka herkese söylemeliyim.”


şeklinde sınırsız bir sonuç çıkarılamaz.


1️⃣4️⃣ Bir İnsan Kendisinden Bile Gerçeği Gizleyebilir mi ❓


Psikolojik olarak evet.


İnsan bazen bir şeyi biliyor gibidir.


Ama kabul etmek istemez.


Örneğin:


bir ilişkinin bittiğini bilir.


Ama kendisine:


“Düzelecek.”


der.


Bir davranışının zararlı olduğunu bilir.


Ama:


“Ben istersem bırakırım.”


der.


Bir konuda haksız olduğunu bilir.


Ama:


“Benim de sebeplerim vardı.”


diyerek kendisini sürekli savunur.


Bu durumda insan başkasından önce:


kendi vicdanından gerçeği saklamaya


çalışabilir.


1️⃣5️⃣ Kendini Kandırmak Neden Bu Kadar Kolaydır ❓


Çünkü insan zihni:


kendisini korumayı sever.


Acı veren gerçekle karşılaşmak:


zor olabilir.


Bu yüzden bahaneler üretir.


Hatasını:


küçültür.


Karşı tarafın hatasını:


büyütür.


Kendi çıkarını:


ahlaki gerekçelerle süsleyebilir.


İşte bu nedenle gerçek dürüstlük sadece:


başkalarına yalan söylememek değildir.


Kendine de yalan söylememektir.


1️⃣6️⃣ “Bile Bile” İfadesi Neden Ayetin En Ağır Kısmıdır ❓


Çünkü burada kasıt vardır.


Yanlışlık:


tesadüfi değildir.


Bilgi:


mevcuttur.


Ama davranış:


bilginin tersine gider.


Bu noktada insan:


yanlış yapmaktan öte,


bildiği doğruya karşı durmaktadır.


Kur’an’ın ahlaki sisteminde bu tür bilinçli çelişki:


daha ağır bir sorumluluk doğurur.


Çünkü kişi:


gerçeğe ulaşamamış değildir.


Gerçeğin önünü kapatmıştır.


1️⃣7️⃣ Bakara 145 Ve 146 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar ❓


  1. ayette:

her türlü delil getirilse bile bazı insanların kıbleyi kabul etmeyeceği


anlatılmıştı.


  1. ayette ise bunun daha derin bir sebebi gösterilir:

Bazıları:


hakikati tanıyor olabilir ama gizleyebilir.


Yani mesele artık:


“Delil yeterli mi?”


sorusundan:


“İnsan bildiği gerçeğe karşı ne kadar dürüst?”


sorusuna geçer.


145:


delilin sınırını gösterir.


146:


karakterin sınavını


gösterir.


1️⃣8️⃣ Bakara 146’dan Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir ❓


Belki şöyle özetlenebilir:


Hakikatin değeri, senin çıkarına uyup uymamasına bağlı değildir.


Bir gerçek:


seni rahatsız edebilir.


Statünü sarsabilir.


Yıllardır savunduğun fikri yıkabilir.


Birinden özür dilemeni gerektirebilir.


Ama bunların hiçbiri:


gerçeği daha az gerçek yapmaz.


Asıl ahlaki büyüklük:


gerçek aleyhine çıktığında da onun yanında durabilmektir.


1️⃣9️⃣ Son Söz ❓ Bakara 146 Bize “Gerçeği Bilmediğimiz İçin mi Yanlışta Kalıyoruz, Yoksa Bazen Gerçeği Bildiğimiz Halde Onun Hayatımızı Değiştirmesinden Korktuğumuz İçin mi Gizliyoruz?” Diye mi Soruyor ❓


Bakara Suresi 146. ayetin en sarsıcı tarafı:


bilgi eksikliğini değil, bilgiye ihanet ihtimalini


konuşmasıdır.


İnsan çoğu zaman şöyle düşünür:


“Bir insan doğruyu bilse mutlaka doğru davranır.”


Ama hayat bize bunun her zaman böyle olmadığını gösterir.


İnsan:


doğruyu bilir.


Ve yine de:


yanlış yapabilir.


Bir ilişkinin içinde:


karşısındakine haksızlık ettiğini bilir.


Ama özür dilemez.


Bir tartışmada:


karşısındaki kişinin haklı olduğunu anlar.


Ama:


“Şimdi kabul edersem yenilmiş olurum.”


diye susar.


Bir kurumda:


raporun gerçeği söylediğini bilir.


Ama kendi çıkarına zarar vereceği için:


raporu gizleyebilir.


Bir dinî konuda:


metnin ne söylediğini anlayabilir.


Ama kendi grubunun anlatısına uymadığı için:


başka türlü sunabilir.


İşte bütün bu durumlarda:


bilgi vardır.


Ama bilgi:


ahlaka dönüşmemiştir.


Bakara 146 bu yüzden yalnızca:


“Daha çok öğrenin.”


demekle yetinmez.


Daha zor bir soru sorar:


“Öğrendiğiniz doğruyla ne yapıyorsunuz?”


Çünkü insanın bilgisi büyüdükçe:


karakter sınavı da büyür.


Bazen cahillik insanı yanlış yaptırır.


Ama bazen bilgi:


insanın yanlışını daha ağır hale getirir.


Çünkü kişi artık:


ne yaptığını bilmektedir.


Ayetin:


“kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar”


benzetmesi burada çok güçlüdür.


Bir insan kendi çocuğunu gördüğünde:


“Acaba bu benim çocuğum mu?”


diye uzun uzun delil aramaz.


Tanır.


Yani Kur’an bazı muhatapların:


hakikatle bu kadar açık şekilde karşılaştığını


söylüyor.


Fakat ardından:


“Bir grup bile bile gizler.”


diyor.


Bu iki cümle arasındaki mesafe:


insanın ahlaki trajedisidir.


Bir tarafta:


tanımak.


Diğer tarafta:


inkâr etmek veya gizlemek.


Demek ki insanın en büyük problemi bazen:


gerçeği bulamamak değildir.


Gerçeğin kendisinden istediği değişimi:


istememektir.


Çünkü hakikat bazen çok pahalıdır.


Sana:


“Yanıldın.”


der.


“Özür dile.”


der.


“Bu kazanç sana ait değil.”


der.


“Bu insan hakkında haksız düşündün.”


der.


“Bu grubun bu konuda yanlış yaptı.”


der.


“Yıllardır savunduğun fikir doğru değil.”


der.


İşte o anda hakikat:


soyut bir bilgi olmaktan çıkar.


Bedel isteyen bir çağrıya dönüşür.


Ve insanın karakteri orada belli olur.


Gerçeği mi koruyacak?


Kendisini mi?


Bu ayet aynı zamanda bilgi sahibi insanlar için çok ağır bir sorumluluk ortaya koyar.


Çünkü bilgiyi taşıyan kişi:


insanların önündeki yolu etkileyebilir.


Bir öğretmen yanlış öğretirse:


öğrenciler etkilenir.


Bir din adamı metni çarpıtırsa:


cemaat etkilenir.


Bir gazeteci gerçeği saklarsa:


toplum etkilenir.


Bir bilim insanı veriyi değiştirirse:


başka çalışmalar etkilenir.


Bir doktor gerçeği saklarsa:


hastanın hayatı etkilenebilir.


Demek ki bilgi:


yalnızca kişisel sermaye değildir.


Emanettir.


Ve emanetin en temel şartı:


dürüstlüktür.


Ayetin bir başka boyutu da insanın kendisine yönelir.


Çünkü bazen başkasından gerçeği gizlemeden önce:


kendimizden gizleriz.


Aynaya bakmak istemeyiz.


Hep başkasını suçlarız.


Her olayda kendimizi mağdur görürüz.


Kendi hatamıza:


sebep,


başkasının hatasına:


karakter


deriz.


Kendimiz yaptığımızda:


“Şartlar böyleydi.”


deriz.


Başkası yaptığında:


“Zaten böyle biri.”


deriz.


İşte insanın kendisine karşı dürüstlüğü burada sınanır.


Belki Bakara 146’nın en çağdaş sorusu şudur:


Gerçeğin gerçekten peşinde miyiz, yoksa yalnızca zaten inanmak istediğimiz şeyleri doğrulayacak bilgileri mi topluyoruz?


Bugün teknoloji sayesinde milyonlarca bilgiye ulaşabiliyoruz.


Ama insan:


sadece kendi fikrini destekleyen kaynakları


takip edebilir.


Kendi görüşünü bozan bilgiyi görmezden gelebilir.


Böylece bilgi çağında yaşarken:


kendi zihinsel mağaramızı


kurabiliriz.


O zaman problem bilgiye ulaşamamak değildir.


Bilgiyi:


seçerek görmek


olur.


Bakara 146’nın:


“bildikleri halde...”


ifadesi bu yüzden çağlar üstüdür.


Çünkü insanın en büyük ahlaki sınavlarından biri hâlâ aynıdır:


Bir gerçeği gördüğünde:


ona göre mi değişeceksin?


Yoksa gerçeği:


kendine göre mi değiştireceksin?


Belki ayetin bugünün insanına yönelttiği en güçlü soru tam olarak şudur:


Bütün çıkarlarımızdan, aidiyetlerimizden ve yıllardır savunduğumuz fikirlerden bağımsız olarak bir gerçeğin gerçekten doğru olduğunu açıkça görsek, hayatımızı ona göre değiştirebilir miyiz; yoksa hayatımız değişmesin diye gerçeği gizlemenin bir yolunu mu buluruz?


“Hakikati tanımak insanı otomatik olarak hakikatli yapmaz. Asıl karakter, gerçeği bildikten sonra onu çıkarımıza göre gizleyip gizlemeyeceğimiz anda ortaya çıkar.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt